Etiket arşivi: kutlu doğum haftası

Hoş Geldin Ya Resulallah (Şiir)

Hoş geldin Ya Resulallah

Hoş geldin dünyamıza

Hoş geldin çağımıza

Hoş geldin aramıza

Bereketlendirdin varlıkları

Umutlandırdın günahkârları

Baş tacısın kâinatın

Sebebisin mevcudatın

Kaynağısın şu hayatın

Müjdeyle geldin günahkârlara

Afla geldin isyankârlara

Mürüvvetle geldin zulümkârlara

Hakikat güneşi oldun

İnsanlığın kalbine doğdun

Karanlıkları nura boğdun

Gece ve gündüzlerin rengi değişti

Duygu ve düşünceler derinleşti

Sözler ve lezzetler enginleşti

Getirdiğin nur her yere ulaştı

Sen doğdun putlar devrildi

Kisranın sarayı çatır çatır yıkıldı

Mecusilerin bin yıllık ateşi söndü

San’a gölü kuruyup çöle döndü

O günden beri her yer nurlu

Sana iman eden müminler huzurlu

Hak geldi batıl zail oldu

Ehli küfür karanlıklarda boğuldu

Salat – Selam Sana olsun

Al ve Ashabına olsun

Ey kâinatın Efendisi

Ey Allah’ın Resulü

Ey Rabbimin Sevgili Kulu

Ey gözlerimin Nuru

Ey gönüllerin süruru

Hoş geldin Ey Sevgili

Hoş geldin Ya Resulallah

 

Ahmet TANYERİ – DİYARBAKIR

www.NurNet.org

Peygamberimizi Çocuklara Nasıl Anlatmalı?

Eskiden dedelerimizden, ninelerimizden dinlediğimiz tatlı hikayelerle tanışırdık Peygamberimizle. Şimdi bu görevi daha çok çocuklara yönelik kitaplar alsa da ilahiyatçılar, psikologlar, yazarlar O’nu hikâyelerle tanıtmanın önemine değiniyor.

Beş yaşındaki Azra’yı dedesinin kucağında elinde Peygamberimiz’i anlatan bir kitapla görünce Necip Fazıl’ın dizeleri geliyor aklımıza: …Üçüncü katta, bizim yatak odamızın karşısındaki büyük yatak odasında, kocaman bir ceviz karyolada büyük babamın yanında ve kürkünün içindeyim. Hazret-i Ali’ye, onun misilsiz kuvvet şecaatine dair bir menkıbe dinlemiş bulunuyorum. Soruyorum: ‘Büyük baba, Hazreti Peygamber mi daha kuvvetliydi, Hazreti Ali mi?’ Beş-altı yaşındaki çocuk saffetinin içinden fışkıran bu sual, büyükbabama hem çocuklara, hem büyüklere verilebilecek cevapların en güzelini verdiriyor: ‘O kimseyle ölçülmez, O’nda peygamber kuvveti vardı.’ Büyükbabamın ‘O’nda peygamber kuvveti vardı.’ sözünü, hecesi hecesine hiçbir an unutmadım.Kimbilir, Azra büyüyene kadar dedesi Arif Pamuk’tan Efendimiz’e dair daha nice kıssa dinleyecek. Belki Üstadınki kadar heybetli olmayacak ama yıllar sonra o da “Büyükbabamın sözlerini hiçbir an unutmadım.” tarzı cümleler kuracak.

“Çocuklara Peygamberimiz’i nasıl tanıtmalı?” diye sorduğumuz ilahiyatçılar, psikologlar, yazarlar; O’nu hikâyelerle tanıtmanın önemine değiniyor. Çocuk, hayal gücüne seslenen hikâyelerle hem rahatlıyor, hem O’nu tanıyor. O’nun bütün yaratılanlara karşı sevgisi, sıkıntılar karşısındaki sabrı, güzel ahlakı, erdemli tavırları bir film gibi canlanıyor gözünde. Ve zamanla hayatına düstur edineceği örneklere dönüşüyor.

Önce kendileri örnek almalı

“Çocuk, gördüğünü değerlendiren bir mercek gibidir.” diyor ilahiyatçı yazar Reşit Haylamaz. Sözleri, çocuklara yalnızca Efendimiz’e ait hikâyeleri anlatmanın yetmediğinin kanıtı. Evet, anne-babaların çocuklarının hayatını bu tür hikâyelerle renklendirmesi önemli. Ancak hikâyelerdeki yaşam tarzını ve güzel davranışları gündelik hayatlarına taşıyarak çocuklarına örnek olmaları da gerekiyor. Haylamaz’a göre, anne-babanın eğilimleri, gündemleri, evde konuştukları, verdikleri tepkiler, hatta hareketleriyle onayladıkları meseleler, kısacası onlardan tezahür eden her görüntü çocuğun geleceğine yön veren deniz fenerleri gibi. Yani çocuğuna Efendimiz’i tanıtıp sevdirmeyi düşünenlerin öncelikle kendilerine bakması, varsa eksiklerini telafi etmesi şart.

Psikolog Farika Teymur Artır’a göre anne-babanın hassasiyeti, çocukta sevgi ve güven duygusunun gelişmesi için de önemli. Çünkü çocuk hikâyeler içindeki güzel davranışları örnek alırken, anne-babasının da aynı kişiyi örnek aldığını görmesiyle sevgi ve güven duygusu gelişiyor. 

Ne tür hikâyeler anlatılabilir?

Prof. Dr. Mehmet Emin Ay, Hz. Peygamber’in çocuklara sevgisinin örneklerle verilebileceğini söylüyor. Peygamber’in çocukluğu nasıl geçmiştir? Bunları anlatmak, çocuklarda Peygamber sevgisinin pekişmesi bakımından faydalı. Sonra Kur’an’da ismi ve hikâyeleri geçen peygamberler de anlatılabilir. Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in başından geçenler, Hz. Yusuf’un ibretli kıssası… Bunlar, çocukların kavrayış seviyelerine uygun anlatıldığı takdirde, peygamberlere iman öğretiminde istifade edilebilecek kaynaklar Mehmet Emin Ay’a göre. Reşit Haylamaz ise Peygamberimiz’i anlatan, çocuklara yönelik kaynaklara değiniyor. Ona göre bu kaynaklar çeşitlendirilerek çoğaltılmalı. Haylamaz, “Kitap ve derginin olmadığı dönemlerde yetişen çocukların bıraktıkları izlere bakıldığında, bu kaynakların her şey olmadığı görülmektedir. Elbette bu, mevcut kaynakları küçümsemek anlamına gelmiyor; benim maksadım, çocuğun etrafında yer alan insanlardaki temsil ağırlığıdır. Din söz konusu olduğunda veya Efendimiz’in adı geçtiğinde sergilenen duruş, çocuk için her türlü malzemeden daha değerlidir.” diyor.

***

Kaç yaşında başlamalı?

Farika Teymur Artır (Uzman psikolog): Okulöncesi dönemde çocuk geniş bir algılama özelliğine sahiptir. Bazı uzmanlar tarafından (Montessori) emici zihin olarak adlandırılan bu özellik sebebiyle çocuklara doğrudan söylenen sözlerden çok, anne-baba ve yakın çevresindekilerin hal ve davranışları etki eder. Bu sebeple bütün dünyada diğer dinlerin mensuplarınca dinî eğitim hayatın ilk günlerinden itibaren başlar. İsim koyma törenleri gibi.

Reşit Haylamaz (İlahiyatçı-yazar): Dikkat ve ilgisini çekebildiğimiz ölçüde her yaştaki çocuğa din adına bir şeyler öğretilebilir ve Efendimiz anlatılabilir. Önemli olan bizim bu konulardaki hassasiyetimiz. Dünyaya geldiği andan itibaren ihtiyaç duyduğu gıdayı hangi hassasiyetle veriyorsak onun ruh dünyasını şekillendirecek, duygularını besleyecek ve şuuraltını oluşturacak bilgileri de aynı titizlikle ve bünyesinin kaldıracağı ölçüde vermek gerektiği kanaatindeyim.

 
Mehmet Emin Ay (İlahiyatçı-yazar): Çocuklara Peygamberimiz’i öğretmeye konuşma çağıyla birlikte, soru-cevap metoduyla başlanabilir. İlk zamanlar “Kimin ümmetisin?” sorusunun cevabı, kuru taklitten ibaretken, özellikle 3-4 yaşlarında, hikâye ve masallara ilgi duyulan çağda anlam kazanarak “Hz. Muhammed” cevabı, hakkında bazı şeyler bilinebilen şahsiyet haline gelir.

***

Çocukların dilinden Efendimiz

Ahmet Ensar Keskin (6 yaşında): Kutlu Doğum Haftası’nı Peygamberimiz’i hatırlamak için kutlarız. Peygamberimiz, çocukları çok severmiş. Kadınlara ve çocuklara iyi davranırmış. Peygamberimiz, insanlardan namaz kılmalarını istemiş. Hepimizin cennete girmesi için dua edermiş. Peygamberimiz’e O’nu çok sevdiğimi söylemek isterdim. Peygamberimiz’in en çok merhamet özelliğini seviyorum. Peygamberimiz’in bizimle yaşamasını isterdim… O’ndan istediğim başka bir şey yok.

Elif Yağmur Tokay (6 yaşında): Peygamberimiz gül kokarmış. Bir çocuğa dokunduğu zaman o gül kokusu hiç gitmezmiş. Keşke, ben de öyle güzel koksam! Çocukları çok severmiş Peygamberimiz. Ben de O’nu çok seviyorum. O bizim temiz olmamızı, ellerimizi yıkamamızı, odamızı düzenli tutmamızı, çalışkan olmamızı istiyor. Bir de arkadaşlarımızla, kardeşimizle hiç kavga etmemeliyiz.

Melike Azra Pamuk (5 yaşında): Peygamberimiz, hayvanları hiç öldürmüyormuş. Peygamberimiz, gül kokusu kokuyormuş. Annem-babam Peygamberimiz’i anlatırken güzel şeyler düşünüyorum. Ama O’nu rüyamda görebilirim. Peygamberimiz’i rüyamda göreyim diye dua ediyorum.
 
Aslıhan Köşşekoğlu

Adetlerimiz Sünnete Uygun İse İbadet Olur

Peygamberimiz (asm)’in konuştuğu, yaptığı hal ve hareketlerinin tamamına sünnet diyoruz. O’nun söz, hal ve tavırları sosyal hayatımıza yön veren bir yaşam biçimidir. Sözler Efendimize ait olunca mü’minler arasında teveccüh ve teslimiyet vardır. Cenab-i Allah şöyle emrediyor: “De ki, Allahı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayan ve esirgeyendir.” (Al-i İmran Suresi,31) Keza,  “Kim Resule itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa,80 )

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz, Allah’ın sevdiği ve razı olduğu mümtaz bir şahsiyettir. O’na uymayan Allah sevgisinden de uzak kalır. Sadece ayetle amel ederek sünnetten yüz çevirenler, Allah’ın sevdiği o mahbubuna sırt çevirmiş olurlar.

Zaman zaman meslek ve meşrepleri ne olduğu bilinmeyen bazı bid’a ehli ortaya çıkıyor. Bilerek veya bilmeyerek “Kur’an gibi, Allah’ın bir kelamı varken; vefat etmiş peygamberlere, evliya ve müçtehitlere; hadis ve sünnetlere ihtiyaç yok,” diyorlar. Oysa Kur’an’ı anlamaktan maksat, yaşamak ve yaşatmaktır. Örneğin: Ben Allah’ımı da, Kur’an’mı da, Bediüzzaman hazretleri gibi bir müceddid vasıtasıyla hakkalyakin derecede tanımışım, yoksa büyüklerimden nakli olarak aldığım bilgi ile kalacaktım. O zaman ben Bediüzzaman’ı nasıl sevmeyeyim.“dar düşünceler, dar görüşler…” Veyl (yazıklar) o kimseye ki, sünnet-i seniyeyi takdir etmeyip bid’alara giriyor.

O’ Yüce Peygamber (a.s.m.)’in mahiyetini bizzat Kur’an ayetlerinden dinleyelim:

“Peygamber size neyi verdiyse onu alın Ve size neyi yasakladıysa ondan da sakının. Allah’tan korkun, çünkü Allah’ın azabı çetindir.” (Haşir,7)  “O’ kendiliğinden konuşmaz. O’nun konuşması ancak indirilen bir vahiy iledir.” (Necm,3-4)

Bediüzzaman diyor ki: “ sünnet-i seniye edeptir. Hiçbir meselesi yoktur ki, altında bir nur, bir edep bulunmasın. Resul-i Ekrem Aleyhisselâtü Vesselâm: “Rabbim bana edebi güzel bir surette ihsan etmiş, edeplendirmiş.” Keza, “Fesad-ı ümmetim zamanında kim benim sünnetime temessük (yapışsa) etse, yüz şehidin ecrini, sevabını kazanır,” buyurmuş.

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Sünnet-i Seniyesinin menbaı üçtür: Akvali, ef’ali, ahvalidir.

 Akval: Peygamber Efendimiz (asm)’in kavil ve sözleridir.

 Ef’al: Peygamber Efendimiz (asm)’in  fiil ve davranışlarıdır.

Ahval: Peygamber Efendimiz (asm)’in hâl ve durumlarıdır. Yani lisan-i hal ile durumu ifade etmektir.

Feraiz, nevafil ve âdat-ı hasene, bunlar da sünnetin hükümleri ifade ediyor. Farz, terk edilmesi haram olan sünnetlerdir ki beş vakit namaz hem farz hem de sünnettir. Nafile ise, farz ve vacip dışında kalan ibadetler anlaşılır. Namazların sünnetleri nafile ibadet gurubuna girdiği gibi, kuşluk namazı, tahiyye-i mescit namazı, evvabin namazı, gece namazı gibi nafile ibadetler vardır.

Âdât-ı hasene ise, Allah Resulünün (asm) yeme, içme ve oturma gibi işleridir. Her bir fiili insanlara birer güzel örnektir. Bir mü’min, âdet olarak her gün yaptığı işleri, Allah Resülünün (asm) yaptığı şekilde yaparsa,  “adatını ibadete çevirir, bütün ömrünü semeredar ve sevaptar yapabilir.”  Hem dünya hem ahireti mamur olur. Zaten sünnetin asıl hedefi; “huzur-u İlahiyi temin etmek ve ömür sermayesini ibadete dönüştürmektir.”

Rüstem Garzanlı/Diyarbakır

www.NurNet.org

22.04.2014

Hoş Geldin, Ya Hatem-ül Enbiya!

İnsanlığın kurtuluşu için gönderilen en son ve en büyük peygamber, Hatemü’l Enbiya Hz. Muhammed (s.a.v.) 571 yılında kameri aylardan rebiü’l-evvel ayının 12. gecesi doğmuştur. Bu mübarek geceye “Mevlit Kandili” denir. 20 Nisan 2014 Pazarı Pazartesi gününe bağlayan gece, mevlit kandilidir.

Cenab-i Allah (cc) Kur’an’ı Kerimde şöyle buyurur:  “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” 1 “Bütün dinlere üstün kılmak üzere Resulünü hidayet ve hak din ile gönderen o’dur. Buna şahit olarak Allah yeter. Muhammed Allah’ın Resulüdür.”2 “De ki: Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınız bağışlasın.” 3

Bediüzzaman Hazretleri, O’ Reisü’l Enbiya ve evliya için şöyle buyurmuş: “Cenab-i Allah (cc) bilerek ve hikmetle tasarruf ediyor.”madem yapan bilir, elbette bilen konuşur. Madem konuşacak; elbette zişuur ve zifikir ve konuşması bilenlerle konuşacak. Madem zifikirle konuşacak; elbette zişuur içinde en cemiyetli ve şuuru külli olan neviyle konuşacaktır. Madem insan neviyle konuşacak; elbette insanlar içinde kabil-i hitap ve mükemmel insan olanlarla konuşacak… “Ben, şu kâinat Hâlıkının mebusuyum. Delilim de şudur ki: Müstemir âdetini, benim dua ve iltimasımla değiştirecek. İşte, parmaklarıma bakınız, beş musluklu bir çeşme gibi akıttırıyor. Kamere bakınız, bir parmağımın işaretiyle iki parça ediyor. Şu ağaca bakınız, beni tasdik için yanıma geliyor, şahadet ediyor. Şu bir parça taama bakınız, iki üç adama ancak kâfi geldiği halde, işte iki yüz, üç yüz adamı tok ediyor.” 4

İşte, İnsanlığın akıl ve kalbinde yer alan “Necisin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?” sorularının cevaplarını çözecek ve kâinatın sahibini ilan ve ispat edecek bir zat lazımdır. O’ zat ancak Muhammed (a.s.m.) gibi bir zat olacak ki sadece insanlar üzerinde değil; belki cansız varlıklar üzerinde de yansıması tezahür edecek.

Hz. Muhammed (a.s.m.) parmağı ile ay’ı ikiye bölmesi,  hayvan ve ağaçların O’nu tasdik etmesi, parmaklarında beş musluklu bir çeşme gibi suyun akıttırması değişmez bir ilahi adet iken, O’ habibi için değiştirmiş, O’nu önceki nebiler gibi bir kavme, bir bölgeye veya bir kıta’ya nebi olarak göndermemiş,  bütün kavim ve kıtalara, hatta bütün insanlara rahmet için göndermiştir. O’ Resuldür, O’ Hatemül Enbiyadır. O’ Seyidül Enbiya ve Evliyadır. O’ bütün varlıkların mebusudur. Çünkü sahibul miraçtır. Bütün âlemi geride bırakıp Kab-i Kavseyne yükselen, Cenab-i Zülcelâlın cemalini gören, bütün âlemin tehiyelerini mebusluk sıfatıyla, hikmetlerle dolu adeta dört zarfı selam yerine Allah’a takdim edendir.

İşte, Mebusluk şanına yakışır o beyan-ı mübarek: “Ettahiyatu, Elmubarekatu, Essalâvatu, Ettayyibatu” dur. Bütün tahiyyeler, bütün mübarekler, bütün salâvat ve dualar ve bütün kelimat-i Tayyibe Allah’a mahsustur. 5

Ettahiyyatu: Bütün zihayatların insan, cin, melek ve hayvanların yaptıkları ibadetleri sana takdim ediyorum.

Elmübarekatu: Bütün tohumların, çekirdeklerin kudretinle toprak altından çıkıp lisan-i halleri ile yaptıkları duaları sana takdim ediyorum.

Essalavatu: Bütün zişuurların insan, cin ve meleklerin yaptıkları makul dualarını sana takdim ediyorum.

Ettayyibatu: Bütün temiz ruhların enbiya, evliya, şüheda, Salihlerin, meleklerin yaptıkları ibadetleri sana takdim ediyorum.

Cenab-i Hak, lisan-ı hikmetle: O’ Hatemü’l Enbiyaya amirane “selam” etmiş,  melekler de bu Müşahedeye “ Allah’tan başka ilah yok, Muhammed O’nun Resulüdür” diyerek şahadet etmişler, işte peygamberimizin mebusluk payesi böylece ispat ve ilan edilmiş, risalet mertebesine yükselen ve Haktan halka o görevle gelen efendimiz, insanlara ve cinlere İlahi emir ve talimi ulaştırmaya memur kılınmıştır. Hoş geldin, Ya Hatemü’l -Enbiya!..

Ya Rabbi!  Sevgili Peygamberimizin insanlık için getirdiği güzellikleri hayatımızda tatbik etmeyi nasip et, Mevlit kandili’nin bütün İslam âlemine ve insanların huzuruna vesile olmasını rahmetinden niyaz ediyorum.

Rüstem Garzanlı /DİYARBAKIR
17.04.2014

www.NurNet.org

KAYNAK

1- Enbiya, 1

2-Fetih süresi, 28,29,

3-Ali-İmran,31

4-Mektubat 19. Mektup

O’ Nur (asm) Âlemlere Onurdur!

“Onur,” kısa olarak kişisel değer ve şeref olarak değerlendirilebilir. Bu şeref ve kıymetin insanlık tarihinde eşref-i mahlûkat olan Peygamberimize (asm) ve dolayısıyla insanlığa mahsustur. Çünkü İnsan yaratılış itibariyle “onur”lu bir varlıktır. Yaratılışların en saygını da insandır.

Bediüzzaman, Mesnevi-i Nuriye’de:”Eğer o âlem-i kebîr, bir şecere (ağaç) tahayyül edilirse, Nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur…” demiştir.

Âlemlere Rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz (asm) onur hakkında şöyle demiş: “ Onur,” hakikati söylemektir.  Nefreti basmaktır, hürriyet umurunda çaba göstermektir, başkalarını kendine eşit görmektir, başkasının da hakkını müdafaa edebilmektir, büyüklere hürmet etmektir, insanlarla iyi münasebetleri devam etmek ve ettirmektir, kibirli olmamak ve mağrurane dolaşmaktır.”

Allah (cc) bir hadis-i kutside buyurur ki: “Ben gizli bir hazine idim; görmek, görünmek ve bilinmek istedim; âlemi yarattım”  Yarattığı on sekiz bin âlem içerisinde en kıymettarı şüphesiz insandır. Hadis-i kutside söz edilen gizli sırları keşfederek manalarını çözen varlık elbette şuur, akıl ve fikir sahibi olan insandır. İşte bu muhteşem kapalı âlemler, sırlar ve hazineler insanla değer kazanıyor.

Cenab-i Allah (cc) insana verdiği akıl ve şuur ile kapalı hazinelerini bildirmiştir. İnsan,  sirat-i müstakim üzere hareket ettiği müddetçe hem dünyası hem de ahireti mamur olur. Maalesef, bugün dünya üzerinde çıkan kargaşa ve anlaşmazlıkların çoğu sırat-i müstakimden ayrılarak bencillik ve sömürgeciliği hedef seçen güçlü insanlar zayıfı ezmeye çalışmaktadır.

Bediüzzaman,  konu ile alakalı şöyle diyor: “ben tok olayım başkası açlıktan ölse banana”  burada faiz kurumlarının insanlığa verdiği zarar üzerinde durmaktadır. Yani, “sen çalış, ben yiyeyim” prensibi ağır bastığı için, halkı kine, hasede, çatışmaya sevk ediyor, dolayısıyla insanlar arasına da fitne, fesat, dengesizlik, bozgunculuk ve çatışma giderek artıyor. Aslında bugün dünyada her ne kadar bilimsel ve teknolojik anlamda bir ilerleme görünüyorsa da; Ne yazık ki, insanın onurunu muhafaza ve yüceltmeye yönelik ilerleme ve çaba pek görünmüyor. Eğer bir memlekette aç insan varsa, vatandaş arasında ayrımcılık, ötekileştirme, menfi milliyetçilik ve ırkçılık varsa, hor görme ve işkence varsa, binlerce insan öldürülüyorsa, bu toplumun eksikliğidir, rahatsız olan “onur”, toplumun onurudur.

Bugün açık saçık yarı çıplak kızlar, erkeklerle parklarda, sokaklarda ve caddelerde sabahlara kadar başıboş, rezalet içinde dolaşıyorlarsa, çöplük ve cami avlularına bebekler terk ediliyorsa,  bu da  toplumun eksikliği ve onurudur… Bugün kendi mahallesinde ve sokağında insanlar soyuluyorsa, çocuğunu okula tek başına gönderemiyorsa, bir memleketin hapishaneleri gençlerle doluysa, bu da toplumun eksikliği ve onurudur. Velhasıl, dünyada menfaat için katledilen insanlar, dökülen kanlar, şiddet, işkence, adaletsizlik ve zulüm varsa,  bu da insanlığın ve toplumun eksikliği ve onurudur.

Tarih boyunca İnsanlık kendi ürettiği beladan, neme lazımdan dolayı çok zarar görmüş, hatasının neticesinde de bitkin ve baygın bir hale düşmüştür, çıkış yolları aranıyorsa da, ne yazık ki ektiği tohumun filizleri başına dolanmış, kıvırdıkça boğazını sıkıyor, kendi tuzağından kurtulamıyor. Kurtuluş çaresi yok mu? Var. İşte, Fahr-i âlem efendimiz (asm) bin dört yüz sene önce “Veda hutbesi”nde insanlık âlemine verdiği mesaj!  Şöyle ki:  İnsanların canları, malları, ırzları, iffet taşıyan değerleri ve insanlık onuru dokunulmaz olduğunu, İnsanın yaşama ve mülkiyet hakkı ile manevi kişiliği ayni ölçüde ve güvence altına alınarak kişilik onuruna dokunulmaz, demiştir. İşte reçete, işte insan hürriyetti, işte “onur”…

Cenabı Allah’ın yarattığı en mükemmel ve onurlu varlık elbette insandır. İnsanlar da bazen temel ölçütlerde sapma göstererek onursuz bir davranış sergileyebilir. Bu davranışıyla da yadırgayabilir. Yoksa insanlar ırk, renk, maddi durum, soy-sop gibi ölçülere göre değerlendirilemez. Peygamberimiz (asm)’in yanında siyahı da beyazı da değerli ve onurludur.

Eshab-i kiram döneminde, Sad bin Vakkas ile Selmani Farisi arasında küçük bir kırgınlık yaşandı. Herkes kendi atalarını saymaya başladı, Sıra Selmani Farisi’ye gelmiş, Selman: “Benim İslam döneminde hiçbir atam olmadı, ben İslamoğlu Selman’ım” dedi. Bunu işiten Hz. Ömer, “ben de İslamoğlu Ömer’im. Herkes bilsin ki ben Selman’ın kardeşiyim,” demiş. İşte başkalarını kendine eşit görmek, kibirli olmamak, insanlarla iyi münasebet kurmak”  iki cihan serverı Hazreti Muhammed (a.s.m.)’in tarif ettiği “onur” bu olsa gerek.

Ya Rabbi! İnsanlık onurunun yücelmesi ve korunmasını, salah ve selamete kavuşmasını senden niyaz ediyoruz. Amin….

Rüstem Garzanlı / Diyarbakır

16.04.2014

www.NurNet.org