Etiket arşivi: medeniyet

Sevgiyi Sevmek Zorundayız

Yüce Yaratıcı kendisini unutanı, kendi haline bırakıyor. Bir Batılı düşünürün ifadesiyle, ALLAH’ tan uzaklaşan insan, bizzat kendisinden uzaklaştı. Allah’tan uzaklaşmak, insanlıktan uzaklaşmak anlamına geldi. Bu şekilde kendisinden uzaklaşan insanlar, artık insanlar gibi konuşamıyorlar ama, hayvanlar gibi havlaşıyorlar. Madde itibariyle çok zenginleşen insanlar, yüreklerini fakirliğe teslim etmiş bulunuyorlar. Hep biriktirmek ve daha fazlasına sahip olmak uğruna, hatır gönül dinlemiyen insan, en yakınlarını bile uzaklaştırdı. En çok ihtiyaç duyduğu zamanda bile bulamayacağı kadar uzaklaştırdı. Şimdi Batılı zenginler, önemli bir hastalık geçirdiklerinde, tehlikeli bir ameliyat yaşadıklarında çok seviniyorlar. Çünkü ancak o zamanlarda, yakınlarının sevgisini ve bir parça da olsa şefkatini görebiliyorlar. Maddeci medeniyet insanı sevgi yetimi ve şefkat öksüzü haline getirmiştir.

İşte bu zihniyetin en hayırlı sonucu, çok kullanışlı ve lüks huzur evleri açmaktır. Çünkü maddeci insanın kendisi gibi çıkarlarından ve beden rahatından başka değer tanımıyan nesli, anne ve babası da dahil kimseyle birşey paylaşmak istemiyor.

Bu sebeble, Batılı bir pedagog şöyle diyor:

“Çocuklarınıza iyi bakın ve çok iyi bir eğitim verin. Çünkü onlar gelecekte sizin hangi huzurevinde kalacağınıza karar verecek kişilerdir.”

Demek oluyor ki, bugünkü maddeci medeniyetin yetiştirdiği en hayırlı evlat, ebeveynini en iyi bir huzurevine götürüp bırakandır. Bu anlayış artık bizim ülkemizde de yerleşmeye başlamıştır. Hem de varlıklı insanlar huzurevi köşelerine atıp ziyaretine aylarca, yıllarca gelmediği anne babasını huzursuz etmektedir.
Bütün bunlar günümüz dünyasında çölleşen yüreklerin feryadı sayılmalıdır.

Bu kötü gelenek, yürek zengini insanlar tarafından kırılmalıdır. Bu insanlar artık Batı dünyasında giderek azalmaktadır. Dolayısıyla da bu noktada Müslümanlara görev düşmektedir.

Hala Allah ve ahiret imanı ile yüreklerinde insanı bir taraf kalmış olan Müslümanlar’a çok büyük bir vebal ve ağır bir görevdir bu… Eğer yeryüzünde sevgi yaşayacaksa, yani insan, insan olması itibariyle, yaşamaya değer bir hayatı yaşayacaksa, MÜSLÜMAN yüreğine ihtiyaç vardır. Bu yürek, Allah’a imanla yücelmiştir. O’NA TEVEKKÜL VE TESLİMİYETLE güçlenmiştir. Yaptığı iyiliklerin dünyada değilse bile, ahirette işe yarayacağını bilen, bu sebeble de kötülük görse dahi, iyilikten vazgeçmeyen bir yürektir. Bütün mahlukatı Allah’ın ayali bilen, varlığa hizmet etmenin Allah’a kulluk olduğunu idrak etmiş bir yürektir.

Yani yaratılmışı YARATAN’dan ötürü seven bir anlayış…

Vehbi Vakkasoğlu

Tarih Şuuru ve Ehemmiyeti

İnsanlar geçmiş zamanın hatıratı ile zaman zaman neşeyâb olduğu gibi, milletler de mazinin irfan ve şehametini yâd ederek maddi ve manevi hayatlarını inkişaf ettirirler. Tarih, mazinin derinliklerindeki hadiseleri anlatan büyük bir hazinedir. İnsan, milletlerin sergüzeşt-i hayatlarını, beşerî kültür ve medeniyetlerin cereyan ve inkişaf tarzlarını açık bir surette tarihin sayfalarından okuyabilir. Zira zihinler nisyan ile malul olsa da, hakikatler tarihin yapraklarındadır. Buna binaen tarihin, her millet için pek büyük bir ehemmiyeti vardır. Hususen, mazisi derin, ihtişamlı ve insani meziyetlerle dolu bu millet, tarihinden ayrı düşünülemez. Ebed müddet yaşamak arzu ve gayretinde olan yüksek seviyeli, akl-ı selim sahibi ve millî şuurla alude bir milletin tarihini yaşatması onun için hayati bir vecibedir. Milletlerin intibah ve inkişafında mazilerinin pek büyük bir tesiri olduğu şüpheden varestedir. Evet, zaman-ı mazi müstakbel tohumlarının ambarı ve şuunatının aynası olduğu gibi, zaman-ı müstakbel dahi mazinin tarlası ve ahvalinin aynasıdır. Bu gayet ehemmiyetli bir hakikattir.

Binaenaleyh, tarihte güzide eserler meydana getiren bir millet, ebediyen yaşamaya layıktır. Hususen, dehâlârıyla ve himmetleriyle medeniyet ve insaniyet namına yüzlerce, binlerce asar-i aliyeyi vücuda getiren milletimiz, kıyamete kadar payidar olmaya ve mazhar-ı taktire layıktır. Millet olarak, daima teali ve terakki etmek için, ecdadımızın sergüzeşt-i hayatını, hususen, mukaddesata hürmet ve muhabbetini inceden inceye araştırıp, tahlil etmemiz icap eder. Zira ecdadımız, örf, âdet ve mukaddesatına itina ve itibar göstermekle terakki etmiştir. Ruhunda sarsılmaz bir iman, bünyesinde layemut bir irade-i hayat taşıyan milletler, hiçbir vakit ve hiçbir suretle ölmez ve öldürülemez. Evet, en müthiş ihanetlere, desiselere, adavetlere ve sadmelere rağmen, bu millet layemut bir azim ile örfüne, tarihine, mukaddesatına sahip çıkarak, eğilmez, yüce dağlar gibi, ayakta kalmayı başarmıştır. Bin seneden beri İslamiyet ve insaniyete kemaliyle hizmet eden şu asilzade millet, kolay kolay özünden, cevherinden uzaklaşmamış, aslına bağlılıktan vazgeçmemiş ve geçmez de…

Tanzimat’tan bu yana çeşitli hile ve desiselerle milletimizi bu ruhtan, bu cevherden, bu merkezden uzaklaştırmak için büyük gayretler gösterildi. Bu hile ve desiseler neticesinde, bu milleti kısmen de olsa merkezinden uzaklaştırdılar, fakat yörüngesinden çıkaramadılar. Zira bugünkü nesil, bu tehlike ve desiselere karşı çok daha uyanık ve dikkatlidir. Artık yabancı kültürlere peyk olmaktan kurtulup, kendi öz mihverinde hareket etme zaruretini idrak etmiştir. Zaten mesele, gençlerimizin hamiyet-i diniye ve millîye ile intibahıdır. Ancak bu sayede istikbâle endişesiz bakılabilir.

Silkinip kendine dönme, derlenip toparlanma şuuru bu milletin çekirdeğinde mevcuttur. Tarihte Selçuklu hanedanının izmihlâlinin akabinde Osmanlı hanedanının hemen ihyası onun en bariz şahididir.

Dâhilî ve haricî rüzgârların tesiriyle Selçuklu hanedanının ahengi sarsıldı, nizamı bozuldu ve neticede hanedan çözüldü. Fakat, hanelerin aile ocaklarının bünyesi sağlamdı. Ahengi, nizamı yerinde idi, fertler salabetliydi, faziletliydi… Ruhlarında cihanşümul bir İslam İmparatorluğu ideali hâkimdi. Bu yüzden Selçuklu saltanatı çözülür çözülmez, hemen yerine küçük bir beylikten koca Osmanlı saltanatını çıkardılar ve asırlarca ihtişamlarını sürdürdüler.

Burada ehemmiyetli bir sual akla gelmektedir: Acaba bunların ruhlarına bu şevki, bu enerjiyi kimler üfledi? Belli ki bu iş mahdut düşüncelerin işi değildi!Bu teşebbüs fikrini nereden aldılar? Yetmiş iki milleti bir pota içerisinde eritip, pişirip terbiye eden ve devletler arasında en yüksek seviyeye çıkaran, asırlarca üç kıtada at koşturan bir devlet-i aliyeyi nasıl ihya ettiler?

Cenab-ı Hak, rahmetinin muktezası olarak Anadolu’ya; Mevlânalar, Edebaliler, Yunuslar gibi nice nice erenler, nice necip simalar, ziyâdar mürşitler, harikulade zekâya sahip ali himmetli gayyur mütefekkirler ihsan etti. İşte bu âlicenap zatlar, milletin manevi mimarları ve rehberleri oldular. Bunlar, tarihimizin semasında üfûl etmeyen fazilet yıldızlarıdır. Tarihimiz, bunlar sayesinde Avrupa ve Amerika gibi milletlerin mazisine nasip olmayan seciyeli ve seviyeli bir şeref kazanmıştır. Amerika henüz keşfedilmemişken, Ruslar canavarlar gibi birbirine saldırırken, Avrupa cehalet sisi altında, zulüm ve vahşetin cehenneminde kavrulurken, ecdadımız hikmet ve adaletin, ilim ve irfanın, şan ve şerefin şahikasındaydı… İftiharımıza vesile olan böyle fazilet abideleri eğer Avrupa milletlerinin tarihinde olsaydı, emin olunuz ki, onları altın harflerle yazar, yıldızlar kadar levhâlâr yapar, semalara kadar yükseltirlerdi. Hamiyet-i diniye ve millîye sahibi bir edibimiz Avrupalının bu hissiyatına tercüman olma sadedinde; “… bir İngiliz vatandaşına Shakespeare’i İngiliz edebiyatından silmeye karşılık altın kaynağı Hindistan’ın tekrar geri verilmesini teklif etseler bunun kesinlikle reddedileceğini” ifade ediyor.

Maalesef bizde ise, tarihimizin semasında celâdetiyle, irfan ve imanıyla parıldayan nice fazilet güneşleri nisyan bulutlarıyla perdelenmiştir. Bu perdeleri kaldırmak, zulümatlı bulutları dağıtmak, bizim için dinî ve millî bir vazifedir. Ta ki mazinin ihtişamını, meziyetlerini bütün berraklığıyla gösterelim, yaprak yaprak okutalım, nesl-i cedide onu tarihin sadık lisanıyla anlatalım… Ancak böyle şanlı tarihimizin hakkını yeniden iade etmiş oluruz. Onun hakkını vermeden, onun zevkini tam yaşamadan yalnız bu günün zevk ve neşesini hissedip duymak milletimizi ebed müddet yaşatamaz. Allah (c.c) korusun, şu devlet; milleti millet yapan değerlerden koparsa, mevcudiyet ve bekasını, vahdet ve istikrarını muhafaza edemez. Tarih şahittir ki, ecdadımız ne zaman dinine, diline, örf ve âdetlerine temessük etmişse terakki etmiştir. Kendi ruh ve kabiliyetine münasip olmayan kültür, örf ve âdetler bu milletin bünyesini tamirden ziyâde tahrip eder, tezelzüle uğratır.

Milletimiz için diğer bir tehlike, tarihiyle arasında ruhi ve hissi bir uçurumun bulunmasıdır. İstikbal ancak bu uçurumun süratle doldurulup hatt-ı muvasalanın temin edilmesiyle garantiye alınabilir. Bu uçurumun dolması için, hayatını, dinine ve milletine vakfedecek, bütün kıymetli mefhumların ve meziyetlerin kaynağı olan tahkiki imana sahip, iradeli, iffetli, ali seciyeli, mazi ile hâlin muhasebesini yapacak, dirayetli, münevver bir neslin yetiştirilmesi lazımdır. Ta ki kaybettiğimiz cevheri, ilmin, irfanın ışığında arayıp bulalım. En sağlam, en emin ve en metin yol bu olsa gerektir. Elbette bir millet için ilimde, irfanda teceddüt etmek, medeniyeti geliştirmek zaruridir. Fakat bu teceddüt ihtiyacı o milleti ruhundan koparmamak, ona mazisini, tarihini unutturmamak şartıyla fayda verir. Selametli, emniyetli yol, ecdadın ruhunu tahlil, seciyesini tetkik ederek, bunu vicdan-ı millîye mal etmek, hâlkı bu noktada tenvir ve irşad ederek teceddüde adım atmaktır.

Bir milleti muhafaza eden ve onu diğer milletlerden ayıran, o milletin inancı, örfü ve âdetleridir. Bir Yahudi, bir İngiliz, yahut bir Japon dünyanın neresinde olursa olsun kendi milletinin inanç, örf ve âdetlerine bağlı olarak yaşar. Milleti gibi düşünür, onun gibi yer, içer, giyinir, kuşanır. Millî ahlak ve seciyelerini aynen muhafaza eder. Bir millet için en korkunç şey, mağlubiyet veya mahkûmiyet değil, kendi mukaddes değerlerinden uzaklaşarak başkasının kültürüne, örf ve an’anesine tabi olmasıdır. Çünkü mağlubiyet, mahkumiyet gibi musibetler muvakkattır. Dün, mağlup ve mahkûm olan bir millet, mukaddes değerlerini kaybetmediği takdirde, bugün galip ve hâkim olabilir. Bir zaman sukut etse de, daha sonra suûd edebilir, inhitat şevkete, zillet izzete döner. Müthiş ve korkunç felaketler içinde inkıraza, inhizama mahkum olan milletlerin iman ve mukaddesatlarına bağlılıkları sayesinde dirildiği, mağlup iken galip, mahkum iken hâkim olduklarını gösteren nice misaller tarihte mevcuttur.

Bugün hepimize düşen ortak vazife, cihana nûmune-i fazilet olan asil milletimizin tarihine, şahsiyet-i maneviyesine, irfanına, inancına, örfüne, âdetine hürmet etmek ve onu yaşayıp yaşatmaktır. Buna hem dinen, hem de vicdanen mecburuz. Evet, bu sadece bir vecibe-i iman ve vicdan değil belki bir vecibe-i insaniyedir. Eğer biz dört başı mamur, sağlam, şerefli ve haysiyetli bir hayatla ebediyen yaşamak istiyorsak, tarihimizden, ecdadımızdan bize miras kalan şu maddi ve manevi hazinelerden azami derecede istifade etmek mecburiyetindeyiz. Cidden şu necip milletin sergüzeşt-i hayatı haşmetli, şerefli ve zevkli menkıbelerle dolup taşmaktadır. Bunlar kıyamete kadar söylenip yazılsa bitmez denilse sezâdır. Fakat maalesef bu hazinelerin kapıları kapalıdır, gizlidir, mesturdur. Bu hazinelere müracaat etmek ve kapılarını açmak şu millet için zaruri bir ihtiyaçtır. Milletin bu zaruri ihtiyacını temin etmek, kapalı kapıları açmak, hazineleri ortaya çıkarmak da bu milletin eğitimcilerinin, idarecilerinin, rehberlerinin vazifesidir. Bu millî ve dini vazifeyi yerine getirmeyip de sadece hamiyetten, âlicenaplıktan, millîyetperverlikten dem vurmak abestir, manasızdır.

Malumdur ki, tarih bir milletin mihengidir, mizanıdır, bir mukayese unsurudur. Hangi sebepler ile yükselip zirveye çıktığımız ve yine hangi sebeplerle gerileyip sukut ettiğimizi fehmetmek için tarihe vukufiyet şarttır. Bu nokta-i nazardan tarihimiz nesl-i cedide ibretengiz ve ihatalı bir nazarla ders verilmelidir. Tarihin muhakemesi ve felsefesi derinden derine tahkik ve tahlil edilmelidir. Çünkü bir millet ancak tarihin iyi ve kötülüklerini, ibretengiz derslerini unutmamak sayesinde istikbalini kurtArabîlir. Kur’an-ı Kerim Peygamber kıssalarını (sav.) zikrederek müminleri tarihten ders almaya davet ettiği gibi, birçok ayette de

“Yeryüzünde seyahat ediniz! Sizden önce gelip geçen kavimlerin hâline ve yalancıların akıbetine ibretle bakınız.”1

emirleriyle onlara, tarihte cereyan eden hadiselere nazar-ı ibretle bakmalarını, inceden inceye tahkik ve tahlil etmelerini ferman buyurdular.

Şu da ehemmiyetli bir noktadır ki, tarih sadece harplerden, muzafferiyetlerden, mağlubiyetlerden ibaret olmayıp, milleti millet yapan unsurların bir mecmuasıdır. Bu unsurlar din, dil, kültür, örf ve ahlak gibi manevi değerlerdir. Bu sebepledir ki, tarihi, bu değerlerle beraber mütalaa etmek gerekir. Bütün muzafferiyetlerin, terakkilerin temelinde bunlar yatmaktadır. Bu değerler her milletin manevi hayatının meşaleleridir. Tecrübe edilmiş bir hakikattir ki, manevi meşaleleri sönen bir milletin hayatı gevşer, kanı kurur, bedeni felce uğrar, belki de izmihlal ve inkıraza gider.

Bu hakikat, şuur-u umumiyi alakadar eden en büyük bir hayati meseledir. İstikbali, nurlu ve saadetli bir devreye kalbetmek için, mezkûr manevi değerleri ecdadımız gibi, şuurla kaynaştırıp, lahûti bir feyz ile hayata mal etmeliyiz. Böylece, İslamiyet’le mezc olmuş ecdadımızın şahsiyet-i maneviyesindeki kabiliyet-i temeddünü enzar-ı âleme yeniden arz edilecek ve o, eski satvet ve haşmetiyle bütün milletlere rehber olacak bir mevki-i muallaya oturacaktır. İstikbâl buna hamiledir. Evet, millî şuurla alûde, imanlı, faziletli, gayretli nesli cedit bu hakikati, biiznillah tahakkuk ettirecektir.

Mehmed Kırkıncı – 2010

Dipnotlar:

1 Rum Suresi, 30/42.

Gerçek İnsan, Gerçek Medeniyet

Bugün herkes barıştan ve hürriyetten yana görünürken, ne savaş bitiyor ne de kavga. Kendisi gibi inancı olmayana, kendi gibi düşünmeyene ve dolayısıyla çıkarına ters düşene herkes düşman.

Bir yandan en iyi teknolojiyi temsil ederken bir yandan da insanların kolunu taşlarla kıran veya bu zulme ses çıkarmayan batı dünyası mı medeni? İnsanların binlerce yıldır özleyerek beklediği gerçek insan ve gerçek medeniyet nerede?

Binlerce  yıl öncesinden bir Semud’lu çıksa da “biz dev binalar ve kuleler diktik, en medenî biziz” diye gururlansa.. Veya bir Ad’lı “biz istediğimiz cinsî serbestliğe sahibiz, en ileri görüşlü ve modern biziz” derse, ne dersiniz?

Aklını salata tabağında yememiş bir kimse, bu iddialar karşısında: “Siz medeni değil, şaşkınsınız ve insanlığın yüz karasısınız” demez mi?

Dikkat edin, çağımızda bu iddiaları savunan ve size “çağ dışı” diyenler var. Demek ki, çağımız bir çember üzerinde hızla ilerlerken, Allah’ın lânetine uğrayan “Sodom ve Gomore”ye gelinmiştir. Bundan habersiz görünen zavallı insanoğlu, çılgınlığı ve insanlık şerefini sıfıra indiren cinsî hürriyeti gelişme sanıyor.

Biz onlara deriz ki:

—Sizin keşfettiğinizi sandığınız bu çılgın alkol ve cinsi serbestlik, 3 bin yıl önce çok daha gelişmiş olarak yaşandı. Fakat bu çirkinliklerden semâ utandı ve İlâhî gazap, onları dondurup, gelecek asırların insanlarına ibret yaptı!

Yine çağların gerisinden bir Romalı çıksa da “Biz zulmün temsilcisiyiz, en medenî biziz” derse, ne dersiniz?

Bir yandan en ileri teknolojiyi temsil ederken, bir yandan da insanların kolunu taşlarla kıran veya bu zulme ses çıkarmayan batı dünyası mı medenî? İnsanların binlerce yıldır özleyerek beklediği gerçek insan ve gerçek medeniyet nerede?

Çağımız, gerçeğin anatomi masasına yatırılıp araştırıldığı bir çağsa, çağdaş olmaktan şeref ve iftihar duyar ve onun peşinden koşarız. Fakat çağımız, zulme çifte standart uygulayan zeka ve çılgınlıkları hürriyet sayan bir motif arıyorsa, biz bundan insanlık adına utanır ve iğreniriz. Bu tarz çağdaşlıkta biz yokuz! Sodom ve Gomore’ye dönmeyi, insanlık şerefine indirilmiş en büyük darbe sayarız.

Şimdi medenî insanın, takvime bağlanamayacak olan sırrından örnekler vermek istiyorum. Böylece yeni kuşaklara, insanlığın şeref defterindeki kendi özlerini iyi tanısınlar ve böyle bir çağı örnek göstersinler.

Çağların yine karanlık bir devrinde, her türlü çılgınlıklar zirveye tırmanmış ve özellikle kadın, değeri sıfır olan bir varlık sayılmıştı. Bu durum görünürde kadına sonsuz bir hürriyet mânâsına geliyordu.

Ve yüceler yücesi Fahr-i Kâinat Efendimiz (S.A.V.) lütfen ve tenezzülen gelip önce kadını kurtardı.

İlk günlerin değişmez mesajları içinde, kadın denilen o nâzenin varlığı çıkar masasının kağıdı olmaktan kurtarıp, onu erkekle aynı eşitliğe getirdi. İlimde ve okuyup yazmada çağın bütün putlarının kırıp, onları gerçek değerine ulaştırdı.

Bu arada, tesettür, yânî örtünme, sırf onu bir metâ olmaktan kurtarıp, insanlık plâtosuna çıkarmak için farz kılındı.

Efendimiz (S.A.V.) bir taraftan Hz. Aişe vâlidemizi ilim dalında en üstün bir şeklinde eğiterek o çağların en büyük hukuk âlimi seviyesine getirmiş, bir taraftan da onunla birlikte koşu yapıp kadın neslini sonsuz eksiden sonsuz artıya doğru uzanan, hız ötesi bir sür’atle yüceltmişti.

Bu medeniyet örneklerini anladığımız sürelerde, dünyanın efendisi olduk. Anlamakta güçlük çektiğimiz ve onları görmezlikten geldiğimiz çağlarda da, dünya kaosunun içine düştük.

Selçuklular ve Osmanlıların ilk dönemini, çağımızın fikir ve inanç portresiyle karşılaştırın.

Herkes barıştan ve hürriyetten yana görünürken, ne savaş bitiyor ne de kavga. Kendisi gibi inancı olmayana, kendi gibi düşünmeyene ve dolayısıyla çıkarına ters düşüne herkes düşman.

Bir de beş asır öncesine bakın. Fatih, Müslümanların baş temsilcisi, fakat bütün doğu Hıristiyanlarının da hâmisi. İşte bir örnek:

Kontrolü sırasında, pis gördüğü bir kilise sebebiyle şu fermanı çıkartıyor.. “Bütün kiliseler, vaftiz kazanlarının gülsuyu ile yıkanacak, bu iş aralıksız devam edecek, masraflar Osmanlı hazinesinden ödenecek.”

Bu fermanın özünde, Medine fermanının özü yatıyordu. Tarihîn en medeni yazılı belgesi olan Medine Beyannamesi,insanların inançlarına bakmaksızın eşit haklara sahip olduğunu belirtiyordu.

İslâm’ın esası, iki önemli temele dayanır:

Namaz ve infak (S. Bakara; ayet: 4-5, Hadid, ayet: 7,18) Namaz Allah’a karşı sorumluluğu ve hamd’i; İnfak ise, insanlara sevgi ve devamlı yardımı ifâde etmektedir.

Medeniyet, Allah’ı bilmek ve O’nun eşref-i mahlûkat olarak yarattığı insana saygı ve sevgi duymakla yürür. Bunun dışındaki her gösteriş, bir hüsran eyleminden öteye geçemez. Marksizm’in hâli pürmelâli gibi.

Şimdi birkaç zarif örnekli, insanın ne kadar özel bir yüceliği temsil edebildiğini aktarmak istiyorum.

A- Veysel Karanî Hazretleri, Efendimizi (S.A.V.) görebilmek için Cenab-ı Hakk’a yalvardığında; gönlüne, böyle bir nasib olmadığı mesajı geldi. Bu defa:

“-Ya Rabbi, diye dua etti. O’nu görmesem de, hiç olmazsa yaşadığı toprakları ziyaret etmemi ve bir kerecik de ola, O’nun ayak izlerini öpmeli nasip eyle. “

İşte kızgın çöllerde 17 gün boyunca ve çıplak ayakla yapılan bu efsanevi ziyaret, böyle bir inceliği temsil ediyordu.

B- Bedir savaşında, esirlerin komutanlığı Hz. Ammar’a verilmişti. Efendimiz (S.A.V.) O’na şöyle buyurdu:

—Ya Ammar, esirleri bağlama ve kendin kaç lokma yersen, onlara da o kadar yedir. Kaç yudum su içirsen, onlara da o kadar ver. Dört Müslüman’a okuma-yazma öğretenleri serbest bırak. Ammar anlatıyor:

“O gün ben 12 yudum su içmiştim. Belki yanlış saymışımdır diyerek, onlara 13’er yudum su verdim!”

Sevgili okuyucularım. Unutmayınız ki bu esirler, Hz. Ammar’ın annesi Hz. Sümeyye ve babası Hz. Yaser’i türlü işkencelerle şehid eden azgın kâfirlerdi.

Böyle zarif bir örneğe dünya tarihinde rastladınız mı?

Ve 14 asır öncesinin insanının bu kadar medenî yapan gerçeği fark ettiniz mi?

C- Yedi asır öncesinin dünyasında, milletler derebeylerin sömürüsü ve zulmü altında inlerken Anadolu’da Selçuklu Devleti hüküm sürüyordu. Selçuklular, bir yandan bitmez tükenmez Haçlı Seferlerine karşı mücadele verirken, bir yandan da medeniyete altın çiviler çakıyordu. Esnaf ve san’atkârı, yalnız toplumun mutluluğu için çalışıyor, Allah sevgisi ve korkusu ile yürütülen hizmetler, bütün Selçukluları mutlu ediyordu. Kadılar, (hâkimler) dâvâya bakma imkanı bulamadıklarından, maaşlarını devlete iade ediyorlardı. Hiç kimse hakkının dışında bir özlem taşımıyor, fakat herkes, hakkının çiğnenmeyeceğinden emin yaşıyordu. Nitekim ağır Moğol darbeleriyle sarsılan Selçuklu devleti dağılınca, Hıristiyanlar kilisede ağlayarak duâ ediyorlardı:

Bize bu mutlu hayatı, bir daha kim sağlayacak?” diye.

D- Selçuklulardan aynı kan ve aynı canla yeşeren Osmanlılar, Orhan ve I.Murad devrinde, medenî hayatın öyle şaheser örneklerini verdiler ki, Avrupa’daki birçok insan, bu medeniyetin kendilerine ulaşması için kiliselerinde dua ediyordu.

Bu eşsiz insanların örnek hayatı öyle zarif bir toplum doğurdu ki, toplumda fakir kimse kalmadığından, zekâtlar hazineye verilmek zorunda kaldı. Bu ekonomik ihtişamımız, dünyada tek örnektir. Fakiri olmayan toplum! Ne Marksizm, ne de her ülkeden fazla yoksulu barındıran süper ülke uydurmaları.. Veya çok gelişmiş ülke çılgınlıkları.

Her türlü zulüm ve çılgınlığı yaşayan süslü toplumlar mı çağdaş?

Geceleri can ve mal korkusundan sokağa çıkılamayan ülkeler mi medeni?

İslâm güneşi dünyanın eskimiş ve yıpranmış çehresine doğup, ona tam anlamıyla diri bir güzellik getirdiği zaman, o çehrede atalarımızın seçkin siluetlerinin seyrediyoruz.

Selçuklunun muhteşem insanlık sevgisi, Osmanlı’nın, devletin yapısını insanın mutluluğu ile yoğuran mânâ sırrı, ışık ışık tarihin karanlıklarında parlayıp duracaktır.

Allah, medenî insanın ışık ışık güzelliğini, Türk-İslâm sentezi içinde yaşayan ceddimize öylesine yansıtmıştır ki, hâlâ milletimizin özünde bu hikmeti seyretmek mümkündür.

Ve biz bu muhteşem insanı, batında bile geleceğin teminatı için tek ümit görüyoruz.

Yoksa sahibinin usandığı ve terk etmeye fırsat aradığı Marksist rejimlerle veya yine sahibinin kurtulmak için kilisede duâ ettiği ateist batı taklitçiliği ile varılan nokta, Sodom ve Gomore felâketidir.

Bunu özlemek ve çağın gereği saymak, günahların tamamından daha vahim bir insanlık suçudur.

Atalarımızın akıl almaz medenî yapılarını ve zarif hayatlarını hatırlamak bile; bizi emsâli görülmedik mânâ zehirinden kurtaracaktır.

Gönüllerde yaşayan insanlık yüceliğini, çirkin pazarlarda ve ayak altında aramak yerine; kendimizi bulma sırrını Allah bize ihsan etsin..

 Onkolog Dr. Haluk Nurbaki

Zafer Dergisi

İnsan Fıtraten Medenidir

Medeniyet; ‘medine’ kelimesinden türetilmiş olup, ‘şehirde toplu bir şekilde yaşamak’ anlamına gelir. Şehirde yaşayanlara medenî, çölde ve çadırda yaşayanlara da bedevî denilir. Birinci hayat tarzına medeniyet, diğerine ise bedeviyet adı verilir.

Malumdur ki, insan tek başına yaşayamaz, diğer insanlarla bir arada yaşamaya mecburdur. Zira insan, kendi ihtiyaçlarını tek başına karşılayamaz. Onun için diğer insanlarla birlikte yaşaması, yardımlaşma ve böylece hayatını devam ettirmesi zaruridir. “İnsan fıtraten medenîdir.” sözü bu manayı ifade etmektedir.

Kimin himmeti yalnız nefsi ise; o insan değil… Çünkü: İnsanın fıtratı medenîdir, ebnâ-yı cinsini mülâhazaya mecburdur. Hayat-ı içtimaiye ile, hayat-ı şahsiyesi devam edebilir.”1

İnsanların ilim, irfan, sanat, ticaret ve çiftçilik gibi mesleklerle uğraşmaları ve birbirleriyle yardımlaşmaları medeniyetin güzelliklerindendir. Onun içindir ki, insan, hem kendisine hem de diğer insanlara faydalı olmak için çalışır, herkesle ülfet, muhabbet ve ünsiyetle geçinir. Diğer insanların maddî ve manevî hukukunun muhafazasına çalışır. Vatan ve milletinin terakkisi için elinden gelen gayreti göstermekle medenî bir insan olmaya çalışır.

Medenî insan, yardımlaşma, istikamet, adalet ve uluvv-i himmet gibi güzel ahlâkları hayatına mal etmek için gayret gösterir. Güzel ahlâklar, ferdî ve içtimaî hayatın nizam ve intizamının vesilesidir, medeniyeti sadece “maddî terakki”, “fen ve sanatta ileri gitme” olarak görmek doğru değildir.

İnsanlar ahlak ve meşreb itibariyle çok muhteliftirler. Hem kendisinin hem de diğer insanların saadet ve selametlerine hizmet eden, vatan ve milletin terakki ve tekamül etmesi için gayret gösteren medenî, alicenap, fedakar ve faziletli insanlar olduğu gibi, sözüm ona şehirde yaşayıp, sadece şahsî menfaatlerini gözetmekle bedevilerin bedevisi olan, medenileşmemiş insanlar da vardır. Milletimizin maddî ve manevî hukukuna tecavüz eden bazı makam ve rütbe sahibi, ayrıca kendi örf, adet ve ahlâkını tahribe çalışan nice yazarlar da vardır ki, milletimiz bunlardan gördüğü zararları hiçbir bedeviden görmemiştir. İşte bunlar vahşet ve zulümde çöldeki bedevilere rahmet okutacak kadar ileri gitmişlerdir.

Bu medenîlerden çoğu, eğer içi dışına çevrilse, kurt, ayı, yılan, hınzır, maymun postu görülecek gibi hayâle gelir.”2

Bedeviyetten kurtulup gerçek medeniyete kavuşmanın yegâne çaresi, Nebiyy-i Zişan Efendimiz’in (a.s.v.) taraf-ı ilahiden getirdiği İslâm dini ve o kaynaktan feyiz alıp gönüllere dolan Allah korkusu, Allah sevgisi, doğruluk, kul hakkına riayet gibi üstün seciyeleri ve meziyetleri ferdi ve içtimai hayata hâkim kılmaktır. Aksi halde medenileşmek imkânsızdır.

Medeniyeti iki şekilde ele almak mümkündür. Bunların birincisi hak dinden, faziletten, güzel ahlaktan, iman ve irfandan uzak olan ehli dalaletin medeniyetleridir. İkincisi ise; hayatını ilâhi vahyin ışığında tanzim eden müminlerin medeniyetidir.

Bu iki medeniyeti Bediüzzaman Hazretleri şöyle dile getirmiştir:

Birincisi, medeniyet libasını giymiş korkunç bir vahşettir. Zahiri parlıyor, bâtını da yakıyor. Dışı süs içi pis, sureti me’nus, sîreti makûs bir şeytandır.”

“İkincisi, batını nur zahiri rahmet, içi muhabbet, dışı uhuvvet, sureti muavenet, sîreti şefkat, cazibedar bir melektir.”3

Birinci medeniyeti benimseyen ehl-i dalalet dünya saadetini hayatın lezzetini, medeniyet ve sanatta terakkiyi, âhireti düşünmemekte, Allah’ı tanımamakta ve hayvani hürriyette aramaktadırlar.

Bu medeniyet eşhası fakir, sefih ve ahlaksız eder. Böyle istibdat, sefahete ve zillete memzuç medeniyete bedeviyeti tercih ediyorum.”4

Bunların gittiği yolun zehirli meyvelerini bir başka eserinde şöyle beyan etmektedir:

… İnsan, Cenab-ı Hakk’ı tanımazsa ve Ona tevekkül etmezse, o vakit insan, gayet derecede âciz ve zaîf, nihayet derecede muhtaç, fakir, hadsiz musibetlere maruz, elemli, kederli bir fâni hayvan hükmünde olup, bütün sevdiği ve alâka peyda ettiği bütün eşyadan mütemadiyen firak elemini çeke çeke, nihayette, bâki kalan bütün ahbabını bir firak-ı elîm içinde bırakıp, kabrin zulümatına yalnız olarak gider. Hem müddet-i hayatında gayet cüz’î bir ihtiyar ve küçük bir iktidar ve kısacık bir hayat ve az bir ömür ve sönük bir fikir ile nihayetsiz elemler ile ve emeller ile faydasız çarpışır ve hadsiz arzuların ve makasıdın tahsiline, semeresiz boşu boşuna çalışır. Hem kendi vücudunu yüklenemediği halde, koca dünya yükünü bîçare beline ve kafasına yüklenir. Daha cehenneme gitmeden cehennem azabını çeker.”5

İşte ehli dalaletin gittikleri yolun hasareti o kadar büyük olur ki, tasavvurundan ruh, akıl ve kalb ürperir.”6

İkinci yolda giden ehl-i hidayete Kur’an-ı Kerim’in kazandırdığı cennet yemişlerini ise Mesnevî-i Nuriye adlı eserinde şu şekilde hulasa etmektedir:

Kur’anın hâlis ve tam şakirdi ise, bir abddir. Fakat a’zam-ı mahlukata karşı da ubudiyete tenezzül etmez ve Cennet gibi en büyük ve a’zam bir menfaati gaye-i ubudiyet yapmaz bir abd-i azizdir. Hem halim selimdir. Fakat Fâtır-ı Zülcelalinden başkasına, izni ve emri olmadan tezellüle tenezzül etmez bir halim-i âlîhimmettir. Hem fakirdir fakat onun Mâlik-i Kerim’i ona ileride iddihar ettiği mükâfat ile bir fakir-i müstağnidir. Hem zaîftir fakat kudreti nihayetsiz olan Seyyidinin kuvvetine istinad eden bir zaîf-i kavîdir ki, Kur’an hakikî bir şakirdine cennet-i ebediyeyi dahi gaye-i maksad yaptırmadığı halde; bu zâil fâni dünyayı ona gaye-i maksad hiç yapar mı? İşte iki şakirdin himmetlerinin ne derece birbirinden farklı olduğunu anla!..”7

İslâm medeniyetinin temeli Kur’an ve Sünnet-i Seniyyedir. Bunun en mümtaz bir örneği ASR-I SAADET’tir. Evet, dünyada gıpta edilecek bir medeniyet varsa o da yine Asr-ı Saadet Medeniyetidir.

Terakki ve medeniyetin ruhu, semavi dinler, hususan İslâm dinidir. Hatta bugün Avrupa’nın cihanı hayrette bırakan maddî terakkisinin temeli Emevilerin gerçekleştirdikleri Endülüs Medeniyeti’ne dayanır.

Endülüs, yetiştirdiği ilim ve fen adamları sayesinde kısa bir zamanda manen ve maddeten terakki ederek huzur ve feraha kavuşmuştur. Kısa bir zamanda çeşitli meyve ağaçlarını havi bağ ve bahçeler, El- Hamra gibi gözleri kamaştıran saraylar ve muhteşem mabetler inşa edilmiş ve böylece Endülüs, medeniyetin merkezi olmuş ve Avrupa’ya üstatlık yapmıştır.

Müslümanlar, Endülüs’te birçok medrese açmakla beraber, ilim ve fen adamlarını da daima gözetip himaye etmişlerdir. İlim adamlarının himaye edilmesi sayesinde, fen ilimlerinde İbn-i Rüşt gibi büyük mütefekkir ve feylesoflar; içtihat sahasında Şâtibi ve İbn-i Hazm gibi müçtehitler ve İbn-i Arabî gibi manevîyat sultanları yetişmiştir.

Nitekim bu gibi âlim ve mütefekkir zatların himmet ve gayretleriyle tasnif ve te’lif edilen ve dünyanın hiçbir yerinde olmayan kıymetli eserler, Endülüs’teki kütüphaneleri doldurmuştur. Melik’in sarayındaki katalog 45 cilt olup, 600 bin’den fazla eser mevcut idi.

Endülüs’teki bu terakki, Avrupalıların gözlerini kamaşmıştır. Dolayısıyla Avrupa’nın çeşitli yerlerinden Endülüs’e ilim tahsili için birçok insan gelmiş ve buradan aldıkları ilim ve irfanı kendi memleketlerine götürmüşlerdir. Nitekim Endülüs, Avrupa’nın üstadı olmuş ve Müslümanlar Avrupa’nın ilim ve fikir terakkisinde derin izler bırakmışlardır.

Maalesef asırlar sonra güzel ahlâkın gereği olan ilim, adalet, ubudiyet ve çalışmayı bırakan Müslümanlar; bir taraftan sefahat ve ahlaksızlığa diğer yandan da makam ve mevki kavgalarına düşerek, aleyhlerinde kadere fetva verdirmişler. Böylece kader-i ilâhi tecelli etmiş ve Yüce Allah onlara ihsan ettiği hâkimiyet nimetini geri almış ve Endülüs tekrar Hıristiyanlar tarafından işgal edilmiştir.

Endülüs’te iktidarı ele geçiren Katolikler, (Miladi 1226, Hicri 634) İspanyol Katoliklerinden Ferdinant’ın da destek ve kışkırtması ile o güne kadar Müslümanların onlara yaptıkları iyilik ve tanıdıkları hürriyete mukabil, onlar, Müslümanları ve Musevileri zorla Katolik yapmaya çalışmışlardır. Bununla da kalmayıp kabul etmeyenleri diri diri ateşe atarak yakmışlar, bir kısmının üzerlerine kızgın katranlar dökmüşler; bazılarının ise ayaklarını ayrı ayrı atlara bağlayıp, zıt yöne doğru koşturarak onları parçalatmışlardır. Hatta insanları ayaklarından bağlayıp baş aşağı kızgın ateşin üzerine asıp etleri dökülünceye kadar yakmışlardır. Bu işkenceleri seyredenlerin şefkat edecek kalpleri ve müteessir olacak vicdanları olmadığından acımak bir tarafa bu vahşetlerin yapılmasından zevk almışlardır. Bu zulüm ve işkenceleri tarih kitaplarında okuyan her kalp ve vicdan sahibinin müteessir olmaması ve gözyaşı dökmemesi mümkün değildir

Yine Katolikler Endülüs’teki kütüphanelerde bulunan bütün eserleri suya döküp imha etmişlerdir. Eğer bu eserler imha edilmeseydi bugünkü beşerin terakkisi asırlar önce yakalanmış olabilirdi. Hıristiyan âleminde bu hakikatlerin doğruluğunu ifade eden birçok insaflı fikir adamı olduğu gibi, maalesef bunu bildiği halde inkar eden mutaassıpların sayısı da az değildir.

O zaman Endülüs ile ilim ve irfanda rekabet halinde olan Bağdat’ı işgal eden Moğollar da (Miladi 1258, Hicri 656) Bağdat’taki sayısız eserleri Dicle nehrine döküp imha etmişlerdir. Bundan dolayı Dicle Nehrinden bir hafta boyunca mürekkep aktığı rivayet edilmektedir.

İslâm medeniyeti cihanşümul bir medeniyettir. Ancak bu cihanşümul medeniyete ulaşmak, İslâm’ı iyi inceleyip, öğrenmekle ve hayata tatbik etmekle mümkündür. İslam Tarihine bakıldığında asr-ı saadetten sonra bunun en ileri ve en güzel örneklerini Selçuklular ve Osmanlılarda görmekteyiz.

Mesela; Selçuklular bir yandan Haçlı ordularıyla savaşırken bir yandan da Ulu Camiler, medreseler, hamamlar ve kervansaraylar inşa etmişlerdir.

Osmanlılar ise; bir taraftan sanayi ve ticarette diğer taraftan, maarif ve ilimde ilerlemenin yolunu tuttular. Medreselerde insanları cehaletten kurtarıp, İslam dinini hakkıyla anlatan ilim ve irfan sahibi alimler yetiştirdikleri gibi, Halkı tenvir ve irşad etmeleri için, Tekke ve Zâviyelerde hizmet edecek mürşitler yetiştirdiler. Bununla birlikte her şehirde haşmetli ve müzeyyen camiler, mescitler, kışlalar ve saraylar inşa ettiler, asırlar boyunca dünyaya her yönüyle mükemmel bir medeniyet sundular. Bu yüzden bu medeniyetlere kısaca ‘Türk – İslâm Medeniyeti’ denilmiştir. İstanbul bu medeniyetin sembol şehri, burada yaşayanlar da, bu medeniyetin sembol insanı olmuştur. Mesela; Süleymaniye Camii, Osmanlı Medeniyetinde hem dinin hem de sanatın en güzel sembollerinden birisidir.

Günümüzde başta ABD olmak üzere bütün dünya bu medeniyete hayranlığını dile getirmekte ve pek çok ilim adamı, vakıf ve araştırma grupları günlük hayatta karşılaştıkları güçlükleri yenmek ve buhranları çözmek için bu medeniyeti incelemektedirler.

İslâm Medeniyetini tafsilatlı bir şekilde öğrenmek isteyenler Corci Zeydan’ın“Medeniyet-i İslam Tarihi” adlı eserine müracaat edebilirler.

Dini ve fenni ilimleri birlikte elde eden bir millet hakiki saadete ve bahtiyarlığa nail olur. Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şu ifadelerle en güzel bir şekilde dile getirmiştir:

Âlem-i insaniyette, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar iki cereyan-ı azîm, iki silsile-i efkâr; her tarafta ve her tabaka-i insaniyede dal budak salmış, iki şecere-i azîme hükmünde… Biri, silsile-i nübüvvet ve diyanet; diğeri, silsile-i felsefe ve hikmet, gelmiş gidiyor. Her ne vakit o iki silsile imtizaç ve ittihad etmiş ise, yani silsile-i felsefe, silsile-i diyanete dehalet edip itaat ederek hizmet etmişse; âlem-i insaniyet parlak bir surette bir saadet, bir hayat-ı içtimaiye geçirmiştir. Ne vakit ayrı gitmişler ise, bütün hayır ve nur, silsile-i nübüvvet ve diyanet etrafına toplanmış ve şerler ve dalaletler, felsefe silsilesinin etrafına cem’olmuştur.”8

Batı medeniyeti teknik sahada son derece ilerlemesine rağmen insanların huzur ve saadetlerini sağlama konusunda aynı başarıyı göstermemiştir. Çünkü hakiki medeniyetin yayılması hem maddî hem de manevî ilimlerin beraber yürütülmesine bağlıdır. Sadece maddî sahada veya yalnız manevî sahada terakki kafi değildir. Bediüzzaman Hazretleri bu konuda,

“Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder.”9 buyurmuştur.

Sadece maddî terakkiye ehemmiyet verilip, inanç ve ahlâkta geri kalınırsa o toplum manevî çöküntüye uğrar. İnsanlar her arzu ettiği şeyi işlerler, birbirinin maddî ve manevî hukukuna tecavüz ederler. Bu da, cemiyetin nizam ve intizamını bozar.

Tarihin sayfalarına atf-i nazar eden bir insan, bunun çok misallerini görebilir. Mesela, Epikür adındaki ahlâksızın, Yunan milletini; Mezdek ismindeki bir seciyesizin de İran milletini ne gibi felaketlere götürdüğü aşikaredir.

Medeniyetin ölçüsü insana verdiği değere ve ona götürdüğü hizmete göredir.

Mehmed Kırkıcı

Dipnotlar:

1 Tarihçe-i Hayat, s. 100.
2 Tarihçe-i Hayat, s. 132.
3 Mesnevi-i Nuriye, s. 89.
4 Divan-ı Harb-i Örfi, s. 48.
5 Sözler, s. 633.
6 Sözler, s. 632.
7 Mesnevi-i Nuriye, s. 155-156.
8 Sözler, s. 538.
9 Münazarat, s. 86.

Unutkanlık Üzerine

Hani Rabbin meleklere demişti ki: ”Ben çamurdan bir beşer yaratacağım. Ona suret verip yarattığım ruhtan üflediğimde, hepiniz onun önünde secdeye kapanın.” Meleklerin hepsi birden ona secde etti. Ancak iblis müstesna. O büyüklük tasladı ve kafirlerden oldu.
Allah buyurdu ki: ”Ey iblis! Kudretimle yarattığım şeye seni secde etmekten alıkoyan nedir? Kibir mi taslıyorsun; yoksa gerçekten yücelerden misin?”
İblis ”Ben ondan daha hayırlıyım.” dedi. ”Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın.”
Allah buyurdu ki: ”Öyleyse çık Cennetten. Artık sen kovulmuş biri sin. Kıyamet gününe kadar lânetim senin üzerinedir.”
İblis ”Ey Rabbim, onların diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver” dedi.
Allah buyurdu ki: ”Sen mühlet verilenlerdensin. Bu mühlet, İlâhi ilmimizde vakti belli olan bir güne kadardır.”
İblis dedi ki: ”Senin izzetine yemin olsun ben onların hepsini azdıracağım. Ancak onlardan ihlasa erdirdiğin kulların müstesna.”
Allah buyurdu ki: ”Bu doğrudur ve Ben hakikati söylüyorum: muhakkak ki cehennemi sen ve sana uyanların hepsiyle dolduracağım.” — Sa’d süresi 38:71-85.
Ve İblis huzurdan ayrıldı. Artık şeytanın hikayesi başlamıştı… Şeytan durdu ve bir süre düşündü. İşe nereden başlanabilirdi? Neler, nasıl yapılmalıydı? İnsanlara ‘haydi Cehenneme birlikte gidelim!’ demekle bu iş olmazdı. Cehennemi, Cennet gibi göstermek gerekirdi. İnsanoğluna düşman olduğu halde dost görünerek onları kandırmak şimdi elzem olmuştu. Soldan yaklaşamadığı birisine sağdan da yaklaşabilmeliydi. Strateji, ince ve hileli olmalıydı. Bu, pek de kolay görünmüyordu.
Bir kibir uğruna üstlendiği vazifenin ağırlığı çöktü omuzlarına. Vazifesini zorlaştıran bir dizi faktörle karşı karşıya olduğunu şimdi daha iyi anlıyordu. Her şeyden önce insan, İslam fıtratında yaratılıyordu. Ve içinde yaşadığı kainat ta buna şahitlik ediyordu. Semavi kitaplar ve peygamberler de buna apaçık deliller teşkil edeceklerdi. Ve azdıramayacağı ihlasa erdirilmiş insanların her birisi onun yolunda aşılması imkânsız birer dağ gibi duracaktı. Velhasıl işi çok zordu. Ve kendi kibirlenmesini hatırladı. Allahın bir emrine kasten karşı gelerek sonra tevbe etmemekte direnmenin cezası her halde ebedî cehennem olacaktı. Acaba bütün bunlara değer miydi?
Dönüp özür dilemek, bütün bu lânetli işleri binlerce sene sürdürerek sonunda ebediyyen ateşte yanmaktan daha kolay olmasındı? ‘Ama hayır’ dedi, ‘bunu kesinlikle yapamam.’ Ben muhakkak ki üstün bir mahlukum ve bunun anlaşılmadığını düşünüyorum. Hem bunun artık dönüşü olmadığını ve tövbemin de kabul edilmeyeceğini zannediyorum. Artık vakit geçirmeden işe koyulmalıyım!
Ve bunun üzerinden bin yıllar geçti, zaman gele gele asr-ı saadet oldu. Şeytan, bu geçen zaman süresince yeryüzünün diğer toplulukları gibi Arabistan toplumu üzerinde de, o ilk baştaki iddiasında oldukça etkili olmuştu. Son Kitabın ve Peygamberin (s.a.v.) gönderildiği ortamda cahiliyet ve gericilik diz boyu yaşana gelmekteydi. Bu insanlığın en bedevi kavmini kendi kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeye kadar götüren azgınlık şekillerinden birisi de açık saçıklıktı. Hatta öyle ki, Kabedeki putlar bile müşriklerce açık saçık biçimlerde ziyaret ediliyordu.
İşte bu zamanda ve ortamda gönderilen Resul (s.a.v.) ve nazil olunan Kur’an, inananlara tesettürü emrediyor, nazarları helâl olmayana sarf etmeyi yasaklıyordu. Ve bu dairede hareket etmeye çabalayan mü’minlerin kuvve-i hafızalarındaki netlik hemen dikkati çekiyordu. Hz.Peygamberin (s.a.v.) kendisine Cebrail (a.s.) vasıtası ile vahyedilen ayetler, bunları ilk kez ve bir kez duyan insanların hafızalarına yanlışsız kaydediliyordu. Keza Resulullahın (s.a.v.) sözleri ve halleri de bu keskin nazarlarda eksiksiz iz düşümünü derhal buluyordu. Bu insanların kuvve-i hafızaları bir çocuk kadar saflaşmaktaydı. Onlar için bir şeyi bir kere görmek veya duymak, hiç unutmamacasına öğrenmek için yeterliydi. Ve böylesi berrak nazarlarda ve keskin hafızalarda kazınan bu sözlü kültür birikiyor, birikiyordu.
Yine günlerden bir gün hadis konusunda uzman on âlim toplanarak, hafızasında bir milyondan fazla hadisin senetleri ile var olduğu söylenen İmam-ı Buhari’yi denemek için, herbiri senetlerini karıştırarak kendisine on adet hadisin doğruluğunu sorarlar. Hepsini baştan sona dinleyen İmam, söz konusu yüz hadisi soru sırası ve doğru senetleri ile sıralar. Bu muazzam kültür birikimi ve öğrenileni unutmama hâli, mü’minlerin hakikat noktasında bildiklerinin bütünü ile düşünüp, bu bütünlük içinde yaşamalarına imkân tanıyordu. Çoğunluğunu eğitimsiz hatta ümmî insanların oluşturduğu bu toplumun birike gelen İslamî kültürü, onun fertlerinin günlük hayatlarında bir bilinç motifi olarak her zaman yansımaktaydı.
Mü’minler, aciz ve fâni oldukları, bu dünyada bir imtihan yaşadıkları, Allah ve ahiretin var olduğu gerçeğini hiç unutmadan yaşıyorlar, toplumsal ilişkilerini de bu gerçeklikle düzenliyorlardı. Ve ehl-i İslam, kendilerini insanlığın zirvelerine çıkaran bu halin bereketli meyvelerinden çok ama çok memnunlardı. Fakat bu durumdan hiç de memnun olmayan birisi vardı. İblis. O bu hali kıskanıyor ve içi içini kemiriyordu. İlk insanın yaratılışındaki isyanına uygun olarak, düşmanı olan insanın yaratıcısı ve ahiret ile bağını koparması, unutmadıklarını unutturması gerekiyordu. Yoksa bu iddiasını kanıtlamak ve kendisi ile aynı yolun yolcularını bulmak çok zor olacaktı. Pek te aptal olmayan şeytanın, tesettür ve harama sarf-ı nazar etmemek emrine ittiba ile, göz kamaştırıcı parlaklıktaki kuvve-i hafızalar arasındaki paralel ilişkiyi fark etmemesi imkansızdı. Bu çerçevede neler yapabilirim diye kara kara düşünmeye başladı…
Şeytanın mahiyeti ve düşünce sistematiği bütün detayları ile kendisine bildirilen Hz.Peygamber (s.a.v.) daha o zamandan, mucizevî bir tarzda, zaman içinde gitgide şiddetlenecek ve ahir zamanda doruğa tırmanacak olan bir umumi hastalığa karşı mü’minleri açıkça uyarıyordu; ”Ahir zamanda hafızların göğsünden Kur’an nez’ediliyor, çıkıyor, unutuluyor”.
Evet, bu şeytanî tasarının adı ‘unutkanlık hastalığı’ olacaktı ve iblis planlarını bu eksende hazırlıyordu. ‘Benimle beraber cehennemlik olacakları belirlemek için ehl-i İslam ve İmana Allahı ve ahireti unutturmak gerekir’ diye kurgulamaya devam etti iblis. ”Bu ‘unutturma’ işini gerçekleştirebilmek için şu ‘unutmayan’ parlak kuvve-i hafızaları bozmaya çalışmalıyım. Bu da ancak harama nazar ile mümkün olabilir. Bunun için de tesettür emrine ilişmek şarttır.” Şimdi şeytanın ehl-i İslam üzerindeki yeni planının ana hatları belli olmaya başlamıştı. Ve bunun devamında ikinci bir safha başlayacaktı. Bunları uygulama safhası. Şeytanın fikrince, tesettür emrini kırmak için açık saçıklığı daha da teşvik etmek gerekirdi. Bunun için nefsinin heva ve heveslerine tabi olmuş kişilerden gönüllü yardım alınabilirdi…
Derken o zamanın üzerinden bin dört yüz şu kadar sene geçerek vakit asrımıza geldiğinde artık medeni değerler, kültür, moda, medya, tiyatro, dans vs. ile açık saçıklık umumileşti ve sokağa düştü. Belki de medya ile evlere kadar girdi. Ve bu tuzağın farkında olmayan ehl-i İslamda harama nazar arttıkça nefsin hevesleri heyecana gelip, vücudunda su-i istimaller ile israfa girmesi ve haftada birkaç kez gusül abdesti alması kaçınılmaz hale gelir. Bu durumda, günümüzde tıbben de ispat edildiği gibi, kuvve-i hafızasına zaaf gelir, ve unutkanlık başlar.
Adamın birisi doktora gider. Doktor ‘Şikayetiniz nedir?’ der. Hasta ‘Unutkanlık hastalığı doktor bey.’ Doktor ‘Bunun belirtileri nasıl?’ Hasta ‘Neyin belirtileri?’ Doktor ‘Unutkanlık hastalığı dediniz ya!’ Hasta ‘Ne unutkanlığı?’ •••
Harikulade parlak kuvve-i hafızaların nereden nereye geldiğini anlatan bu misâl aynı zamanda ehl-i İslamın yıpranmışlığının boyutlarını da ortaya koymakta. Günümüzde herkesin az ya da çok şikayet ettiği bu hastalık, açık saçıklıkla paralel şiddetini de arttırarak devam etmekte. Zamanımız insanını, başladığı bir işi, hatta bir cümleyi bile tamamlayamayacak hale getirebilen bu unutkanlık illeti, ciddiye alınmazsa, çok kere ehl-i İslamda bu hayatın gerçeklerini unutarak yaşama temayülleri ortaya çıkartmakta. Allah ve Resulü ise, ehl-i imana ve ehl-i hakikate yakışmayan bu halden kaçınmamızı istemekte. Ve ilgili hadisten çıkardığı dersle İmam-ı Şafii’ (r.a.) bu hükmü açıkça belirtmiş; ”Harama nazar, unutkanlık verir”. Bu derdin dermanı ise, mümkün oldukça harama sarf-ı nazar etmemektir.
Murat Kazancı