Etiket arşivi: Muhammed Numan Özel

Fatih Sultan Mehmet Han Kervansarayı (Şekerci Han) perişan halde

Fatih Sultan Mehmet Han Kervansarayı (Şekerci Han) perişan halde

 

 

Fatih Sultan Mehmet Han’ın İstanbul’u fethi sırasındaki olayları tarih kitaplarında mevcuttur. Bunları tadat etmek fuzuli bir tutum olacaktır.

Sultan Fatih, İstanbul’un fethinden sonra şehrin imareti için tabiri caizse kolları sıvamıştı. Fatih Camii bu işin en görkemlisi ve dümdarıdır:

Yapımına 1462 yılında başlanmış ve 1469 yılında tamamlanmıştır. Mimarı, Sinaüddin Yusuf bin Abdullah’tır (Atik Sinan). Cami 1509 İstanbul depreminde büyük hasar görmüş ve II. Bayezid döneminde onarılmıştır. 1766 yılında yaşanan bir depremden dolayı harabe haline geldiği için Sultan III. Mustafa, 1767 ve 1771 yılları arasında camiyi Mimar Mehmed Tahir Ağa’ya tamir ettirdi. Bu nedenle cami orijinal görünümünü kaybetmiştir. 30 Ocak 1932’de ilk Türkçe ezan bu camide okunmuştur.”

İstanbul’un fethinden takriben 10 sene sonra Fatih Camii ve Külliyesinin inşaası başladı. Fatih Camii inşasında çalışan ustaların kalması için Fatih Sultan Mehmet Han Kervansarayı da (Şekerci Han) cami inşaasından önce yapıldı. Bu kervansaray Fatih Camii Külliyesine dâhildir. Ve Fatih Sultan Mehmet Hanın İstanbul’daki ilk eserlerinden olup günümüze kadar da ayakta kalmayı başarmıştır.

Asırların yıpratmasına rağmen günümüze dek ayakta kalan Han, Cami inşaası bittikten sonra dönemin kültür merkezlerinden birisi haline geldi. İçerisinde nice ünlü zevat burada kalmış ve Han’ın tarih sayfalarına icraat ve hatıralarıyla kayda geçmiştir. Mesela Osman Kemâlî Efendi, Kandilli Rasathanesi’nin kurucusu ve müdürü Fatih Hoca, Neyzen Tevfik, Mehmet Akif, Eşref Edip, Bediüzzaman Said Nursi, İmam Hatiplerin kurucusu Celaleddin Ökten bu handa kalan ve kültür toplantılarına katılan isimlerden sadece birkaç tanesidir. Han, tarihi boyunca Fatih Camii’nde namaz öncesi ve sonrası nice sohbetlere ev sahipliği yapmıştır.

Araştırmacı Yazar Talha Uğurluel’in de yakın zamanda video çekerek yetkilerin el atmasını rica ettiği Şekerci Han içler acısı bir haldedir. Aslen iki kat olup, sonrada Marsilya’dan tuğlalar getirilerek üçüncü katı yapılan Şekerci Han’ın yer yer çatısı çökmüş, çöken yerlerde bitkiler çıkmış ve bakımsızlıktan mezbele haline dönmüş. Fatih Sultan Mehmet Han’ın emaneti Şekerci Han yıkılmamaya çalışıyor.

NEYZEN TEVFİK’İN TÖVBE ETTİĞİ YER

“Şekerci Han’ın evvelâ müdâvimi sonra misâfiri olan bir başka mühim şahıs da Neyzen Tevfik’tir. İçki müptelâlığı had safhada olduğu günlerde bir tedbir olarak yerleştirilmişti Mehmet Akif tarafından hanın bir odasına. Hattâ bir ara içkiye tövbe edip ibâdete niyet eden Neyzen çok geçmeden, yapamayacağını anlayıp bozdu tövbesini. Sonraları bu durumunu şu şekilde anlatmıştı: “Senin aşkınla gönlüm süt limanlık yâ Resûlullah / Kalın geldi fakîre Müslümanlık yâ Resûlullah!”

İSTEMEM ÜSTÜM KİRLENİR

“M. Akif de Şekerci Han’ın müdâvimlerindendi. Her gün gidiyor, bu handa kalan Neyzen Tevfik’ten ney dersi alıyor, karşılığında ona Arapça, Farsça ve Fransızca öğretiyordu. Hattâ Neyzen Tevfik, Lâleli Çukurçeşme’deki Ali Bey Hanı’na taşınınca, her sabah Fâtih Sarıgüzel’deki evinden, hiç üşenmeden Çukurçeşme’ye kadar gitmiş, ney dersine devâm etmişti. Çok titiz olan Akif’in, çok pasaklı olan Tevfik’ten ders alması tam bir tezattı esâsen. Hattâ bir ara Akif, Neyzen Tevfik’in Ali Bey Hanı’ndaki odasında yemek yerken, Neyzen’in verdiği elbezine istihzâ ile şöyle teşekkür etmişti: “İstemem. Üstüm kirlenir.” M. Akif’ten başka İzmirli Hâfız Ahmet Bey ve Karantina’da memur Said Bey de yine bu odanın müdâvimi ney üstadlarındandı. Üç ay da buraya devâm eden Akif, bir ara sabrının tükendiğini şöyle ifâde etmişti: Heyhât, söndü şevkim, şevkimle ben de söndüm. Hanlarda sürte sürte âşık garibe döndüm.”

BURADA KİMSEYE SORU SORULMAZ

“Birçok mühim şahsiyet gibi Bedîüzzaman Said Nursi de İstanbul’a ilk geldiğinde Şekerci Han’da kalmıştı. 1907 yılı sonlarında İstanbul’a gelince, yaklaşık 2 ay Ferik Ahmet Paşa’nın evinde kaldı. 2 ay sonra da Fatih’teki Şekerci Han’da kalmaya başladı.

(Bediüzzaman Said Nursinin kaldığı odanın kapısı) 

Van’da kurmayı düşündüğü üniversite için, Bitlis Vâlisi Tâhir Paşa’nın yazdığı referans mektubuyla birlikte, Sultan 2. Abdülhamid ile görüşmek üzere Yıldız Sarayı’na gitti. Fakat mâbeyn-i hümâyundaki muvazzaf paşalar, pâdişahla görüştürmediler.

Hattâ bununla da kalmayıp, Şişli’de, Şekerci Han’da ve tımarhâneden sonra atıldığı tarassuthânede (nezârethâne) medrese hayallerinden vazgeçirip, memleketine dönmesini sağlamak için uğraştılar. Fakat pâdişahla görüşmeden gitmemeye kararlı olan Said Nursi, sesini duyurmak ve pâdişahın dikkatini çekmek maksadıyla, sultana yazdığı mektubunu gazetelere vermiş, kaldığı Şekerci Han’daki odasının kapısına da “Burada her soruya cevap verilir, kimseye soru sorulmaz” yazmıştı.”

Fatih Belediyesi’nce projeleri Koruma Kurulu’na sunulan Şekerci Han’ın, 4 Haziran 2014’te rölövesi onaylandı, restitüsyon ve restorasyon projelerinin onay süreci devam ediyor. Onayın üzerinden seneler geçmesine rağmen Şekerci Handa bir çivi bile çakılmaması üzücüdür.

100 odalı Şekerci Han, iç tarafı ile etrafındaki dükkânların farklı kişilerin mülkiyetinde olması nedeniyle bir türlü bakım ve onarıma tabi tutulamıyor. Sahiplerinin daha fazla para almak için ayak diremesi de bu süreci uzatmaktadır. Bu şahsi menfaatler de zamana direnen Han’a adeta tokat vuruyor.

1970’lerden itibaren vasfını yitiren han, mezbele/çöplük haline gelmiştir. Gün geçtikçe erimekte ve tarihin yıpratıcı zamanına karşı diz çökmektedir.

Fatih’in Kervansarayına Şekerci Han denmesinin sebebi son dönem Osmanlıda Fatih Camii civarında şeker imalat atölyelerinin çoğalması nedeniyledir.

Yetkili ve etkili kimselerin buraya el atarak tekrar şeker gibi insanların yetişmesi, kültür ve eğitim merkezi olması için elden gelen tüm çabalarını sarf ederek Fatih Sultan Mehmet Han’ın emanetine sahip çıkmasını istiyoruz.

Selam ve dua ile

Muhammed Numan ÖZEL

Kaynak: RisaleHaber

Hizmet Prensibimiz Kavl-i Leyyin Olmalıdır

Hizmet Prensibimiz Kavl-i Leyyin Olmalıdır

Risâle-i Nur Külliyatı, hayatımıza yön ve istikamet veren Kur’ân-ı Kerimin tefsiri olan  prensipleri ihtiva ediyor. Bu istikamet sadece ibadet hayatına bakan muamelat kısmına değil bir Müslümanın tüm hayat safhalarına bakmaktadır. Ferdî, ailevî, siyasî ve sosyal hayatı bitamamiha bize ders veriyor.

Bir insanın ebedi hayatı göz önüne alınıp bakıldığında başka birileriyle beraber bir şeyler yapmaya çalışıyor veya iman kurtarma hizmetinde ittifak ediyorsak dikkatli değil azami derecede dikkat etmeliyiz.

Başka insanların hayatına dokunmak istiyorsak ötekileştirmeden, nezaketle ve ruh inceliğiyle insanlara yaklaşmamız ve yakınlaşmamız gerekmektedir. Bunlar olmazsa başka insanlara dokunamadığımız gibi savunduğumuz fikirlere de en büyük zararı biz verir ve darbeyi vururuz; fakat bunun farkına da varamayıp doğru ve istikametli hareket ettiğimizi zannederiz. İşin en acı tarafı da budur.

“Herkes âyinesinin müşahedatına tâbi’dir.”[1] Bu cihetten herkes kendini haklı görmekte.

“Zihniyet-i inhisar, hubb-u nefisten geliyor, sonra maraz oluyor, niza ondan çıkıyor.”[2]

Tebliğ hizmetlerinde üslup çok önem arz etmektedir. Din-iman hizmeti, bilhassa dahilde müsbet manadaki “izah, ispat, irşad ve nasihat”ten ibarettir… Müsbet ve kavl-i leyinle yapılmayan tebliğlerin de faydasından çok zarar verdiği de aşikardır. Fakat, bu irşad ve nasihatin dahi ruh ve akla zarar vermeden yapılması gerekiyor. Aksi taktirde hiçbir kelam etmemek daha münasip olacaktır.

Son derece hassas ve muazzam olan bu hakikati perçinleyerek izah ve tarif eden “medenîlere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değildir.”[3]

Bunlardan kendi hesabımıza aldığımız en önemli mesaj şöyle olsa gerektir:

* Din ve imân hizmetinde, evvelâ muhatabın anlayış/yaş/kültür/eğitim gibi hususiyetleri göz önüne alınmalı, onun evham damarını tahrik etmeyecek bir üslûp/ifade/mevzulara girlmemeli. Merakını celbedecek mevzularla merakı tahrik edilmelidir.

* Muhatabı asla dışlamamalı, dini kendi tekelindeymiş veya anlayışımızı karşı tarafa dayatma gibi bir tutum sergilemekten kaçınmalıyız.

* İnandığımız hakikatleri, bağıra çağıra, muhatabın başına vururcasına da değil, medenice ve mutlaka ikna metoduyla izah yoluna gidilmeli. İkna olmayan kimse ilzam dahi olsa hakikate yanaşmayacağı unutulmamalı. İlzam olan ikna olmazsa bize ve fikirlerimize yanaşmayacağını da unutmayalım.

* Bu vb. prensipler manzumesine uyulmadığı takdirde “din hesabına” galebe çalmak mümkün görünmediği gibi dinin aleyhine hareket etmiş de oluruz.

Elhasıl: Din-iman hizmetlerinde bulunan ve imanını kurtarmak ve başkalarının imanına kuvet vermek gibi kutsi bir arzu taşıyanlar, hizmet zeminlerinde sert, haşin ve keskin davranmamalı. Çünkü bu metodla hareket etmeyenin tüm faaliyeti tahrip hesabına geçecektir. Hizmet zeminimizde asabiyete sebep olacaktır. (Bu mevzuda Daire içi mi yoksa daire harici mi ehemmiyetlidir? Yazımı okumanızı datavsiyeederim)

Şayet, böyle patavatsız davranarak hiddet eseri gösterilirse, bu yapılan şey dine hizmet falan değil, sadece kendi nefsine uymak ve hissiyatını tatmin etmek anlamına gelir.

Tabiî, herkesin aldığı ölçü, kullandığı mihengi kendisine. Lâkin, Risâle–i Nur’un düstûr ve mîzanlarına göre durum, vaziyet böyle.

Tabi her insanın mizacı, eğitimi, kültürü de bu meselelerde yadsınamaz bir hakikattir. İnsanın mizacı değişmez ama insan mizacını geliştirebilir.

Selam ve dua ile

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Tarihçe-i Hayat ( 84 )

[2] Sözler ( 719 )

[3] Divan-ı Harb-i Örfi (20&57)

 

 

www.NurNet.org

RİSÂLE-İ NUR’UN KUR’ÂNÎ YOLU… 

RİSÂLE-İ NUR’UN KUR’ÂNÎ YOLU… 

  Risale-i Nur Külliyatı, ahir zamanda ümmet-i Muhammed’in manevi imdadına yetişmiş olan bir dirayet tefsiridir. Telifin ilk anından son avanına kadar ümmet-i Muhammed’e sahil-i selamete çıkış yolunu göstermiştir. Risale-i Nur ve emsali dirayet tefsirini bilmeyen ve anlamayan kimseler alıştıkları klasik tefsir olan Rivayet Tefsirini, Risale-i Nur Külliyatında göredikleri için nasıl yaklaşacaklarını anlayamamaktadırlar.       

“Risale-i Nur, Arş-ı A’zam’la bağlı olan Kur’an-ı Azîm-üş şan ile bağlanmış bir hakikî tefsiridir.”[1]Klasik tefsirler aklı tatmin ederken Risale-i Nur’un metodu letaife sirayet etmektedir.  

Nazlı bir gelin edasında olan Risale-i Nur Külliyatıyla, nur alemine girmenin birinci vazifesi, ihlâs-ı tammeden sonra tam sadakat ve tam sebat etmektir. Bu sayede nur alemine girilir ve istifade etmeye başlanır Dirayet Tefsiri olan Risale-i Nur Külliyatından. Yani, Risale-i Nur Külliyatının dairesinde Risale-i Nur’un talimatı ve düsturları çerçevesinde hareket etmekle mümkündür. Aksi taktirde yani ihlâs-ı tamme, tam sadakat, tam sebat kapılarından geçilmezse Nurlar letaife sirayet etmemekle beraber insanı sadece malumatfuruş ve geveze yapacaktır.  

Lübbü bulmayan, kışır ile meşgul olur. Hakikati tanımayan hayalâta sapar. Sırat-ı müstakimi göremeyen, ifrat ve tefrite düşer. Müvazenesiz ve mizansız olan çok aldanır, aldatır.[2] 

Edile-i Nuriye olarak tabir ettiğim bu dört düstur insanın hem şahsi hayatında, hem içtimai hayatında, hem hizmet hayatında olmazsa olmaz hakikatlerdir. Kalb ile teslim akılla iz’an edilip tefekkür edilirse bu dört düstura uymayanlar ne kadar hem kendi hem de çevresine verdiği zarar ziyanları görebiliriz. Gerçekten akıl gözü kör olursa insanın basireti bağlanıyor ve çok büyük yanlışlara düşüyor.  

Burada mesele hizmet üzerine olduğu için herkes kendi hizmet çevresine baktığında  hüsnü zan ederek itimad ettiği kimselerin yanlış yönlendirmeleri veya erkan ve usule uymayan hareketlerini göz önüne getirip baksa bu dört düsturun ehemmiyeti alenen görülecektir. 

Selam ve dua ile 

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Kastamonu Lahikası ( 247 )

[2] Muhakemat ( 49 )

Risale-i Nurda Razaman-ı Şerife Dair

“BÜTÜN RUH U CANIMLA MÜBAREK RAMAZANINIZI TEBRİK EDERİM.” (K: 94)

“Hem mübarek Ramazanınızı, hem inşâallah hakkınızda bin ay kadar meyvedar Leyle-i Kadrinizi, hem saadetli bayramınızı, hem çok kıymetdar hizmetinizi bütün ruhumla tebrik ve tes’id ederim.” (K: 36)

“Sizin Leyle-i Berat’ınızı ve gelecek Ramazanınızı tebrik eder ve bu gelecek Leyle-i Kadr’i hakkınızda ve hakkımızda bin aydan daha hayırlı olmasını ve defter-i a’malimize böyle geçmesini Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyoruz ve böylece, bayrama kadar

 اَللّٰهُمَّ اجْعَلْ لَيْلَةَ قَدْرِنَا فِى هذَا الرَّمَضَانَ خَيْرًا مِنْ اَلْفِ شَهْرٍ لَنَا وَ لِطَلَبَةِ الرَّسَائِلِ النُّورِ الصَّادِقِينَ duasını etmeye niyet ettik.” (K: 91)

İbadetin manası şudur ki: Dergâh-ı İlahîde abd, kendi kusurunu ve acz ve fakrını görüp kemal-i rububiyetin ve kudret-i Samedaniyenin ve rahmet-i İlahiyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir. Yani rububiyetin saltanatı, nasılki ubudiyeti ve itaati ister; rububiyetin kudsiyeti, paklığı dahi ister ki: Abd, kendi kusurunu görüp istiğfar ile ve Rabbını bütün nekaisten pâk ve müberra ve ehl-i dalaletin efkâr-ı bâtılasından münezzeh ve muallâ ve kâinatın bütün kusuratından mukaddes ve muarrâ olduğunu; tesbih ile Sübhanallah ile ilân etsin. (S:41)

İbadetin semeratı ise uhrevîdir. (Nİ:53)

İbadetin semeresi âhirette görünür. (MN:225)

o sultanın emirlerini, nehiylerini kıymetsiz görüp iman ile imtisal etmeyenler ve ibadetle kendilerini sevdirmeyenler ve şükran ile hürmette bulunmayanlar için rububiyetin ebedî karargâhında elbette bir dâr-ı mükâfat ve mücazat olacaktır. (MN:40)

Hilkat-i beşerdeki hikmetin takva olduğuna ve ibadetin de neticesi takva olduğuna ve takvanın da en büyük mertebe olduğuna işaret vardır. (İ:98)

Takva, menhiyattan ve günahlardan içtinab etmek; ve amel-i sâlih, emir dairesinde hareket ve hayrat kazanmaktır. Her zaman def’-i şer, celb-i nef’a racih olmakla beraber; bu tahribat ve sefahet ve cazibedar hevesat zamanında bu takva olan def’-i mefasid ve terk-i kebair üss-ül esas olup, büyük bir rüchaniyet kesbetmiş. (K:148)

Evet hiç mümkün müdür ki; insan umum mevcudat içinde ehemmiyetli bir vazifesi, ehemmiyetli bir istidadı olsun da, insanın Rabbi de insana bu kadar muntazam masnuatıyla kendini tanıttırsa, mukabilinde insan iman ile onu tanımazsa.. hem bu kadar rahmetin süslü meyveleriyle kendini sevdirse; mukabilinde insan ibadetle kendini ona sevdirmese.. hem bu kadar bu türlü nimetleriyle muhabbet ve rahmetini ona gösterse; mukabilinde insan şükür ve hamdle ona hürmet etmese; cezasız kalsın, başı boş bırakılsın, o izzet, gayret sahibi Zât-ı Zülcelal bir dâr-ı mücazat hazırlamasın? (S:65)

Ramazan-ı Şerifte güya âlem-i İslâm bir mescid hükmüne geçiyor; öyle bir mescid ki, milyonlarla hâfızlar, o mescid-i ekberin kûşelerinde o Kur’anı, o hitab-ı semavîyi Arzlılara işittiriyorlar.” (M: 401)

“Şöyle bir vaziyetteki bir mescid-i mukaddeste, nefs-i süflînin hevesatına tabi olup, yemek içmek ile o vaziyet-i nuranîden çıkmak ne kadar çirkin ise ve o mesciddeki cemaatın manevî nefretine ne kadar hedef ise; öyle de Ramazan-ı Şerifte ehl-i sıyama muhalefet edenler de, o derece umum o âlem-i İslâmın manevî nefretine ve tahkirine hedeftir.” (M: 401)

“İşte Ramazan-ı Şerif âdeta bir âhiret ticareti için gayet kârlı bir meşher, bir pazardır.” (M: 402)

“Evet Ramazan-ı Şerif; bu fâni dünyada, fâni ömür içinde ve kısa bir hayatta bâki bir ömür ve uzun bir hayat-ı bâkiyeyi tazammun eder, kazandırır.” (M: 402)

“İşte Ramazan-ı Şerif’teki oruç, hakikî ve hâlis, azametli ve umumî bir şükrün anahtarıdır.” (M: 399)

Ramazan-ı Şerifteki savm, İslâmiyetin erkân-ı hamsesinin birincilerindendir.” (M: 398)

“İşte Ramazan-ı Şerifteki orucun çok hikmetleri; hem Cenab-ı Hakk’ın rububiyetine, hem insanın hayat-ı içtimaiyesine, hem hayat-ı şahsiyesine, hem nefsin terbiyesine, hem niam-ı İlahiyenin şükrüne bakar hikmetleri var.” (M: 398)

“İşte Ramazan-ı Şerifteki oruç doğrudan doğruya nefsin firavunluk cephesine darbe vurur, kırar.” (M: 404)

“Her Ramazan شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِى اُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ âyetini, nuranî parlak bir tarzda gösteriyor.” (M: 401)

Kur’an’ın madem ki, ilk nüzulü şehr-i Ramazanda olmuştur.” (B: 85)

Ramazan, Kur’an ayı olduğunu isbat ediyor.” (M: 401)

“Ramazan-ı Şerifin sıyamı, Kur’an-ı Hakîm’in nüzulüne baktığı cihetle ve Ramazan-ı Şerif, Kur’an-ı Hakîm’in en mühim zaman-ı nüzulü olduğu cihetindeki çok hikmetlerinden birisi şudur ki: Kur’an-ı Hakîm, madem Şehr-i Ramazan’da nüzul etmiş; o Kur’anın zaman-ı nüzulünü istihzar ile o semavî hitabı hüsn-ü istikbal etmek için Ramazan-ı Şerifte nefsin hacat-ı süfliyesinden ve malayaniyat hâlattan tecerrüd ve ekl ü şürbün terkiyle melekiyet vaziyetine benzemek ve bir surette o Kur’anı yeni nâzil oluyor gibi okumak ve dinlemek ve ondaki hitabat-ı İlahiyeyi güya geldiği ân-ı nüzulünde dinlemek ve o hitabı Resul-i Ekrem (A.S.M.)dan işitiyor gibi dinlemek, belki Hazret-i Cebrail’den, belki Mütekellim-i Ezelî’den dinliyor gibi bir kudsî halete mazhar olur.” (M: 401)

“Şu mübarek Şehr-i Ramazan, Leyle-i Kadr’i ihata ettiği için, kendisi de ömür içinde bir leyle-i kadirdir ki, muvaffak olanın ömrüne bin ömür katar.” (B: 282)

“Evet birtek Ramazan, seksen sene bir ömür semeratını kazandırabilir.” (M: 402)

Ramazan-ı Şerifte sevab-ı a’mal, bire bindir.” (M: 401)

“Her hasenenin sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerifte yüzden geçer, Şaban-ı Muazzamda üçyüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarekte bine çıkar ve cuma gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadir’de otuzbine çıkar.” (Ş: 494)

“Evet herbir harfi otuz bin bâki meyveler veren Kur’an-ı Hakîm, öyle bir nuranî şecere-i tuba hükmüne geçiyor ki; milyonlarla o bâki meyveleri, Ramazan-ı Şerif’te mü’minlere kazandırır.” (M: 402)

Şimdiden biz tedbir ettik ki: İki Kur’an’ı, Risale-i Nur’un buradaki has talebeleri Ramazan-ı Şerif’te, herbiri her günde bir cüz’ünü sizin ile beraber okumak ile, Ramazan’ın her gününde bir hatme-i Kur’aniye olarak, manevî ve çok geniş bir mecliste, Isparta ve Kastamonu’yu ihata eden bir dairede halka tutan Risale-i Nur talebelerinin ve o dairenin merkezinde sizler bulunmak cihetiyle Risale-i Nur şakirdlerinin etrafınızda olarak; Nakşî’de hatme-i hacegân tarzında, fakat çok büyük bir mikyasta Risale-i Nur’un bütün şakirdleri manen hazır ve o dairede bulunuyor niyetiyle, tasavvuru ile okunmak,” (K: 91)

“Elbette o Ramazan, mahsus bir bayram-ı İlahî ve bir meşher-i Rabbanî ve bir meclis-i ruhanî hükmüne geçmek, mukteza-yı hikmettir.” (M: 402)

“Madem Ramazan o bayramdır; elbette bir derece, süflî ve hayvanî meşagılden insanları çekmek için oruca emredilecek.” (M: 402)

Kardeşliğimiz hatırı için, şaban ve ramazan hürmetine birbirine küsmemek ve kardeş olup barışmak lâzım ve elzemdir.” (Ş: 501)

“Hele şu mübarek Ramazan, birkaç müfsidin kalbimize saldığı hançerin acısını kalben, bütün gün için için ağlamakla geçiriyoruz.” (B: 225)

“Bana ait bu faideler gibi hem uhuvvetimizin, hem Risale-i Nur’un, hem ramazanımızın, hem sizin bu yüzde öyle faideleri var ki, perde açılsa, “Ya Rabbena!” (Ş: 294)

 “..hali, kuvveti müsaid ise, her Ramazan için ayrı bir keffaret var.. Fakat ruhsat ciheti, tedahül sırrına binaen müteaddid Ramazan için bir keffaret farz, ayrı ayrı keffaret müstehab derecesinde kalır.” (B: 352)

 “Ehl-i iman, ehl-i hakikat, hususan Risale-i Nur talebelerinin vazifesi; bu musibetli açlığı, Ramazan riyazet-i diniyesinin tarzındaki açlık gibi vesile-i iltica ve nedamet ve teslimiyet yapmağa çalışmaktır.” (K: 141)

“Bu aşr-i âhir-i Ramazan’da her gece, hususan tek gecelerde Leyle-i Kadr’in bulunmak ihtimali kuvvetli olduğunu hadîs-i şerif ferman ediyor.” (E: 245)

“Demek Risale-i Nur’un sadık şakirdlerinden birisi, Leyle-i Kadr’in hakikatını ve Ramazan’ın yüksek mertebesini kazansa, umum hakikî sadık şakirdler sahib ve hissedar olmak, vüs’at-ı rahmet-i İlahiyeden çok kuvvetli ümidvârız.” (K: 94)

“Seksen sene ibadetli bir ömrü bahtiyarlara kazandıran Ramazan-ı mübarekte inşâallah Nur’un şirket-i manevîsi o kazanca mazhar olacak.” (T: 514)

“Cenab-ı Hak bu Ramazan-ı Şerifin Leyle-i Kadrini umumunuza bin aydan hayırlı eylesin, âmîn.” (Ş: 508)

“Hadîs-i şerifin sırrıyla Ramazan-ı Şerif’in nısf-ı âhirinde, hususan aşr-ı âhirde, hususan tek gecelerde, hususan yirmiyedisinde; seksen küsur sene bir ibadet ömrünü kazandırabilen Leyle-i Kadr’in ihyasına ve herbiriniz umum Nur talebeleriyle beraber, hususan bu bîçare çok kusurlu, hasta, zaîf kardeşinizi hissedar etmenizi ve herbirinizin dualarınızın binler manevî âmînlerin teyidiyle dergâh-ı İlahîde kabul olmasını rahmet-i İlahiyeden niyaz ediyoruz.” (Em: 21)

“Ömürde ecel, Ramazanda Leyle-i Kadir gibi, Esmada İsm-i Azamın istitarı mühim hikmeti var.” (B: 331)

“Mübarek Ramazan’ın Leyle-i Kadir sırrıyla, seksen üç sene bir ömr-ü manevî kazandırması sırr-ı hikmetiyle ve Risale-i Nur’un şakirdlerindeki sırr-ı ihlasla tesanüd ve iştirak-i a’mal-i uhrevî düsturuyla herbir sadık şakird, o fevkalâde manevî kazancı elde edeceğine gayet kuvvetli bir delili budur ki: Bu daire içinde kırk bin, belki yüz bin hâlis, hakikî mü’minlerin içinde hakikat-ı Leyle-i Kadr’i elde edecek bir-iki, on-yirmi değil, belki yüzlerin elde etmesi ihtimali kavîdir.” (K: 181)

“Bu mübarek Ramazan-ı Şerif’teki dualar, ihlas bulunmak şartıyla inşâallah makbuldür.” (K: 265)

“Ramazanda kalb ile beraber nefsi dahi hakikatlerle meşgul etmek..” (S: 693)

“Câmi’ dualarla dua etmek; hem hulûs ve huşu’ ve huzur-u kalb ile dua etmek; hem namazın sonunda, bilhassa sabah namazından sonra; hem mevaki-i mübarekede, hususan mescidlerde; hem Cum’ada, hususan saat-ı icabede; hem şuhur-u selâsede, hususan leyali-i meşhurede; hem Ramazanda, hususan leyle-i kadirde dua etmek kabule karin olması rahmet-i İlahiyeden kaviyyen me’muldür.” (M: 279)

“Şimdiden biz tedbir ettik ki: İki Kur’an’ı, Risale-i Nur’un buradaki has talebeleri Ramazan-ı Şerif’te, herbiri her günde bir cüz’ünü sizin ile beraber okumak ile, Ramazan’ın her gününde bir hatme-i Kur’aniye olarak, manevî ve çok geniş bir mecliste, Isparta ve Kastamonu’yu ihata eden bir dairede halka tutan Risale-i Nur talebelerinin ve o dairenin merkezinde sizler bulunmak cihetiyle Risale-i Nur şakirdlerinin etrafınızda olarak; Nakşî’de hatme-i hacegân tarzında, fakat çok büyük bir mikyasta Risale-i Nur’un bütün şakirdleri manen hazır ve o dairede bulunuyor niyetiyle, tasavvuru ile okunmak,” (K: 91)

Biz dahi hem dünyamıza, hem istikbalimize, hem âhiretimize, hem vatanımıza, hem milletimize tam menfaatli ve kolay ve selâmetli olan iman ve istikamet yolunu takib edip, boş vaktimizi sıkıntılı hülyalar yerinde Kur’andan bildiğimiz sureleri okumak ve manalarını bildiren arkadaşlardan öğrenmek ve kazaya kalmış farz namazlarımızı kaza etmek ve birbirinin güzel huylarından istifade edip bu hapishaneyi güzel seciyeli fidanlar yetiştiren bir mübarek bahçeye çevirmek gibi a’mal-i sâliha ile hapishane müdür ve alâkadarları, câni ve katillerin başlarında zebani gibi azab memurları değil, belki Medrese-i Yusufiyede Cennet’e adam yetiştirmek ve onların terbiyesine nezaret etmek vazifesiyle memur birer müstakim üstad ve birer şefkatli rehber olmalarına çalışmalıyız. (AS:19)

Ramazan-ı Şerifte hayrı birden bine çıkan evradlarımızla meşgul olup ilmî derslerimizle bu cüz’î, geçici sıkıntılara ehemmiyet vermemeğe çalışmak büyük bir bahtiyarlıktır.” (Ş: 509)

“Şu satırları bana yazdırtan âsâr-ı Nur’un şeref-i vürudları ve feyizleri, inşâallah içinde gizlenmiş olan aşr-ı âhir-i Ramazandaki Leyle-i Kadr’in ihya edilmiş sevabını verir ve rıza-yı Samedanîye mazhariyetle, saadet-i ebediyeyi kazanmaya bir vesile olur.” (B: 297)

“Bu mahiyetteki Ramazanınızı tebrik ediyoruz.” (K: 95)

“Cenab-ı Erhamürrâhimîn bu Ramazan-ı Mübareke’nin hürmetine Rahmeten-lil-Âlemîn olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmetine rahmetiyle imdad eylesin!” (K: 155)

Selam ve dua ile

Muhammed Numan ÖZEL

Kaynak: RisaleHaber

Nasıl beraber hizmet edebiliriz?

Nasıl beraber hizmet edebiliriz?

İnsanın maddi ve manevi hayatı olarak iki hayatı vardır. Bir taraftan diğer tarafa veya birini diğerine hizmetkâr olarak kullanabilir. Bu bir tercih meselesidir.

Maddi hayatı manevi hayata hizmetkâr olarak ve ahiret saadetine hizmet eden metodlar temelde tasavvuf ve ilim olarak iki hizmet tarzı vardır.

Risale-i Nur hizmeti de hakikat mesleği olan ilim ve tasavvufu cem eden zülcenaheyn bir hizmet metodudur.

İçtimai hayatın safhalarında muhtelif kademelerde hizmet eden çeşitli metodolojilerin bulunduğu bir realitedir. Herkesin çevreninde bu hizmet erbabı mevcuttur.

Hizmet erbabı ve metodları için Üstad Bediüzzaman hazretleri şunu tavsiye etmektedir.

“Ehl-i İslâm, dünyaya ve hırsa sevk etmeye ve teşvik etmeye muhtaç değildirler. Terakkiyat ve asayişler, bununla temin edilmez. Belki mesailerinin tanzimine ve mabeyinlerindeki emniyetin tesisine ve teavün düsturunun teshiline muhtaçtırlar. Bu ihtiyaç da, dinin evamir-i kudsiyesiyle ve takva ve salabet-i diniye ile olur.”[1]

Buranın üzerinde mülahaza ve mütalaalar yapılması gerekir. Bakın karşımıza neler çıkıyor.

* Hizmette dünya menfaati için hırs edilmemeli.

* Hizmette hangi sahalarda branşlaşacağı belirlenmeli ve bu sayede herkes aynı yerlere yarım yamalak el atıp birbirinin mukallidi olan neticesi de yarım yamalak elde etmenin önüne geçilmeli.

* Farklı metodlar/hizmetler arasında aynı şeye el atmaktan çıkabilecek gerginlikleri branşlaşmayla ortadan kaldırılmalı.

* Mesailerrin tanzimi maddesiyle İslamiyet’in çeşitli hizmet dallarında ihtisaslaşmanın da önemi vurgulanmalı. Hadis, kelam, fıkıh, tefsir, hıfz, akaid… gibi

* Mabeynlerindeki emniyetin tesisiyle ortak istişareler ve beraber hareket etmenin gerekliliği.

* Birbirinin ihtisas sahasına giren meselelerde, istişare heyetlerinin ivedilikle irtibata geçerek birbirine muavenetin lüzumuna…

* Bu vb. maddelerin tahakkuku ise, ihlas, iktisad, takva ve salabetle mümkün olacağı…

* “Vasıta-i halas ve vesile-i necat olan “ihlas”[2] olduğu unutulmamalı ve tüm hedefler ihlasa müteveccih olmalıdır.

* Meşreb taassubu ve nakli, akla tercih edip tahkik mesleği bırakılıp mukallitliğe tevessül edilmemelidir.

Bu vb. çıkarımları çoğaltabiliriz.

“…Şu zamanda, heyet-i içtimaiye-i İslâmiyeyi çok çark ve dolapları bulunan bir fabrika suretinde tasavvur ediyorum. O fabrikanın bir çarkı geri kalsa, yahut bir arkadaşı olan başka çarka tecavüz etse, makinenin mihanikiyeti bozulur. Onun için ittihad-ı İslâmın tam zamanı gelmeye başlıyor. Birbirinizin şahsî kusurlarına bakmamak gerektir.”[3]

Bu metinden hissemize düşenlerse şöyle:

* İçtimai hayat ve içtimai hayatın manevi merkezi kalb ve ruh dairesi birbiri içinde sistematik işleyen bir çark, bir fabrikadır ama bir çok sistemin beraber işlediği bir fabrika.

Malumdur ki, birbiri içinde sistematik olarak işleyen sistemler birbirine bağlıdır. Mesela bir saat düşünelim. Çalışması için enerji, saat kadranı ve kadranın arka planında çalışan çarkları sistemleri bulunur. Bu sistemlerden birisinde hâsıl olacak olan bir sekte bütün sistemin inkıtaına, durmasına sebep olacaktır. Yani makinenin mihanikiyeti bozulacaktır. İnsanın şevki de bu sistemlerin enerjisi gibidir. Şevki kırılan insanı da hizmetleri atıl kalır. Bu sebepledir ki insanın şevkini kırmak onu manen öldürmekle eş değerdir. Bunu bilen hasımlar çeşitli yollarla hasmının veya hased ettiği kişinin maneviyatını kırmak için çeşitli yollara tevessül ederler. Gayretli bir dava adamının yolunda ki en büyük müşevvik şevkidir.

* İttihad-ı İslamın tahakkukunun bir manası da kişi âleminin bütünlüğünü teşkil edebilmesidir. Yani kalbini, aklını, ruhunu, hayalini, kuvvalarını, tasavvurunu, taakkulunu, tasdikini, iz’anını, iltizamını, itikadını gayelerine tevcih ederek her şeyiyle gayesine yürümelidir. Bunlar içinde vuku bulacak olan bir sekte esna-i tarikten dönmeye, döndürmeye, aldanmaya ve aldatmaya, sırat-ı müstakimi görememenin neticesi olan ifrat ile tefrit vartalarına yuvarlanmaya sebep olacaktır. Bu sebeple gaye insanı, dava adamı, idealist insanların hedef sapmasının önüne ancak bu bütünlüğü dengeli olarak sağlayabilmesiyle mümkündür. (İttihad-ı gaye.)

* Aynı gayeye müteveccih hareket eden farklı hizmet metodları/hareketlerinin kendi meşrebimize farklı gelen hareketlerini tenkid etmeyip ve hem şahsi hem de umumi manalarda eksikleri, hata ve kusurları kapatarak umumi gayeye müteveccih hareketlerde/hizmetlerde safları sıklaştırmalıdır.

“Bir çark itaatsizlik etse, bütün fabrika herc ü merc olur.”[4]hakikatinin nice canlı nümuneleri unutulmamalıdır.

Elhasıl: “Şuurlu farzettiğimiz bir çark, daha kuvvetli bir çarkı görse memnun olur. Çünki vazifesini tahfif ediyor. Hak ve hakikatın, Kur’an ve imanın hizmeti olan büyük bir hazine-i âliyeyi omuzlarında taşıyan zâtlar, kuvvetli omuzlar altına girdikçe iftihar eder, minnetdar olur, şükreder.”[5]

Rabbim, bu hakikatlerle gayelerimize müteveccihen hareket etmeyi ve hizmetlerimizde sünnet-i seniyye dairesinde sırat-ı müstakim hareket edebilmeyi nasip eylesin.

Selam ve dua ile

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Lem’alar ( 123 )

[2] Mektubat ( 270 )

[3] Tarihçe-i Hayat ( 99 )

[4] Tarihçe-i Hayat ( 69 )

[5] Tarihçe-i Hayat ( 208 )

Kaynak: RisaleHaber

www.NurNet.org