Etiket arşivi: Muhammed Numan Özel

Boykotla Safını Belli Et: Talut mu Calut Mu?

Boykotla Safını Belli Et: Talut mu Calut Mu?

Ahir zamanın havasını soluyoruz. Ve her geçen gün bu kirli ellerin kirleri daha da belirginlik kazanıyor. İnsan bunlardan tiksiniyor.

İşin garibi her taşın altından aynı isimler ve oluşumlar çıkıyor.

Bu yazımda daha önce işlediğim “Kaynaktan Su İçenler” meselesini “Boykot” olarak ele alacağım. Zalim Calut gibi tağut/zalim güçlere karşı duruşun, itaatin, sabrın ve maddi/manevi boykotun (nefsi arzuları terk etme, zulüm kaynaklarını beslememe) sembolü olarak işledim. Zalim emperyalist, kapitalist ve siyonist sistemlere dolaylı destek veren markalardan ürün alıp tüketmek, tıpkı nehri içip ordudan ayrılanlar gibi, zaferi ve amelleri heba eder. Calut’un ordusuna dolaylı olarak destek vermiş olur.

Günümüzde Müslüman birey, sadece namaz kılıp oruç tutmakla yetinemez; tevhidî duruşu, günlük hayatının her alanına –özellikle ekonomisine– yansıtmak zorundadır.

Kur’ân-ı Kerîm, tağutu reddetmeyi imanın en temel meselesi olarak tanımlar.

Kim tağutu inkâr edip Allah’a iman ederse, muhakkak ki kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa yapışmıştır.”[1]

Tağut, Allah’ın hükmü dışında hüküm koyan her sistem, lider veya yapıdır.

İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise bâtıl dava uğrunda savaşırlar. Şu hâlde şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphe yok ki şeytanın planı (tuzağı) daima zayıftır.” [2]

Bugün Siyonist İsrail, Putperest Çin ve Hindistan bunun en bariz örnekleridir.

Kur’ân’ın en çarpıcı örneklerinden biri, Bakara Suresi’nde anlatılan Talut-Calut kıssasıdır. [3]

Bu kıssa, mazlum bir topluluğun izzete kavuşma mücadelesini, zalim Tağut sembolü olan Calut ordusuna karşı duruşu ve zaferin şartlarını anlatır. Kıssanın en kritik kısmı, nehre varıldığında yaşanır.

Talut, ordusuna şöyle der: “Allah muhakkak sizi bir nehirle imtihan edecek; kim ondan içerse benden değildir, -eliyle bir avuç alan müstesna- ondan tatmayan da bendendir” [4] Çoğu asker zevke ve nefsine uyarak nehirden su içer. Sadece az bir grup bir avuç içenler, itaat eder, sabreder ve nehri geçer. İçenler ordudan ayrılır, zaferden mahrum kalır. İtaat eden azınlık ise Allah’ın izniyle Calut’u yener.

Bu imtihan, bugün zalimlerin ürünlerini alıp tüketmekle birebir paraleldir.

Nehir, nefsin arzularını, kolaylığı, konforu temsil eder. Zalim firmaların özellikle Filistin ve Doğu Türkistan’da soykırım yapan rejimi destekleyen markaların ürünlerini almak da aynı nehri içmek gibidir. Bilinçli olarak zulmün finansmanına katkı sağlar, tağut sistemini besler.

Ateşin odunu tamamen yiyip bitirmesi gibi, bu fiil de salih amelleri yer bitirebilir. Klasik âlimlerin naklettiği benzetme –”Ateş odunu nasıl yer bitirirse, gıybet/haset de salih amelleri yer bitirir”– burada da geçerlidir. Çünkü tevhidin olumsuz kısmı yani tağutu reddetmek ihmal edildiğinde, olumlu ameller olan namaz, sadaka vs. korunamaz hale gelir.

Kur’ân-ı Kerîm açıkça buyurur: “İyilik ve takva üzere yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın.”[5]

Zalim bir firmanın ürününü almak, onun kârına katkı sağlamaktır. Bu kâr, zulmün devamına dönüşür. Sen cips, kola, teknoloji alırsın aldığın o şeyin parası silah, propaganda veya ekonomik güç olarak mazluma döner. Seddü’z-zerâi’ (kötülüğe giden yolları kapatma) ilkesi gereği, bu dolaylı yardım haram hükmüne girer. Aman ne aldığıma dikkat ettiğimiz gibi nereden aldığımıza da dikkat edelim.

Talut-Calut kıssasında zafer, itaat, sabır ve nefsî hazları terk ile kazanılır. Nehri içenler, Calut’a karşı duruşu terk eder. Boykot etmeyenler de zalim sisteme dolaylı destek vererek aynı terk edişi yaşar. Yüzden fazla İslam âliminin (Gazze Alimler Heyeti, Uluslararası Müslüman Alimler Birliği, Yusuf el-Karadâvî gibi) ortak fetvası nettir: “İsrail’i ve onları destekleyenlerin ürünlerini boykot etmek farz veya en azından vaciptir; onlardan mal almak haramdır.”

Benzer şekilde, birçok fetva kurumunda zulme açık destek veren firmaların mallarını almak, “bir harama vesile olan da haramdır” kaidesiyle yasaklanmıştır.

Tarihî bir misal: İmam İzz b. Abdüsselâm (Şâfiî âlimi), Haçlılara silah satan tüccarları zalim sayarken, onlara elbise diken terziyi “dolaylı destek” nedeniyle sorumlu tutmuştur. Günümüzde ise cep telefonu, içecek, giyim gibi sıradan ürünlerde bile aynı mantık geçerlidir: Bilinçli alım, zulmün finansmanına ortaklıktır – tıpkı nehri içip ordudan ayrılanlar gibi.

Salih amellerimiz de tehlikeyle karşı karşıya bugün. Tağuta taraftarlık (veya zalim sisteme destek), sadece büyük günah değil; tevhidî bilinci zedeler. Peygamber Efendimiz’in (asv) hadislerinde vurgulandığı gibi, amellerin kabulü ihlâs ve tevhid şartına bağlıdır. Eğer bir kişi namaz kılar, sadaka verir ama aynı anda zalimlerin ekonomisini besliyorsa, bu çelişki amellerin boşa gitmesine yol açabilir. Talut’un ordusundaki gibi: Nehri içenler, fiziken orduda kalsa bile manen yenilmişti. Zafer, itaat eden azınlığa kaldı. Tıpkı haset veya gıybetin sevapları “yiyip bitirmesi” gibi, bu fiil de kulun ahiretteki terazisini hafifletebilir.

Elbette nüanslar var:

– Zaruret halinde (alternatifsiz, mecburi tüketim) hüküm değişir; birçok âlim zaruret miktarıyla caiz görür. Bilmeden veya daha önce alınmış ürünleri tüketmek, günah yazmaz. Ama bilinçli ve alternatif varken devam etmek, büyük risktir – nehri içmek gibi, zaferi kaçırmaktır.

Boykot, tevhidî bir duruştur. Talut’un zaferi gibi.

Talut-Calut kıssası bize şunu öğretir: Zafer, sayıca üstünlükte değil; itaatte, sabırda ve zulüm kaynaklarını beslememede gizlidir. Boykot, pasif bir eylem değil; aktif bir cihattır. Mazluma fiilî yardım, zalime engel olma yoludur. Yerli alternatifleri tercih etmek, ümmet ekonomisini güçlendirmek, Allah’ın rızasını kazanmaktır.

Sen Allah’tan korkarak (yanlış) bir şeyi terk edersen, Allah (cc) sana ondan daha hayırlısını (dünyada veya ahirette) mutlaka ihsan eder!” [6] Zalimlerin ürünlerini terk etmek, belki daha pahalıya mal olur ama ahirette amellerin korunması, cennetin kapılarının açılması anlamına gelir – tıpkı nehri içmeyen azınlığın Calut’u yenmesi gibi. Belki de yerli üretimin daha da kalitesinin artırmaya da sebep olur bu boykot hareketi. Evet, ben de biliyorum yerli ürünlerin boykot ürünleri kadar kaliteli ve randımanlı olmadığını. Çünkü aynı ihtiyaçlar bizlerin de temel ihtiyaçları ve gereksinimleri içerisinde. Fakat yerli üretime destek vererek kalitesine arttırmaya teşvik ediyorum.

Müslüman olarak soralım kendimize: Namazlarımız, oruçlarımız, sadakalarımız tağuta dolaylı destekle mi heder oluyor? Yoksa Talut’un ordusundaki gibi, nefsi arzuları terk edip tevhidimizi her lokmada, her alışverişte mi koruyoruz? Bu soru, salih amellerimizi “ateşin odunu yemesinden korumak için en güçlü muhasebedir.

Allah bizi tağuttan uzak, mazlumun yanında, salih amellerimizi koruyan kullarından eylesin. Âmin.

Tüm insanlığı zalim devletlerin ürünlerini boykota davet ediyorum.

Unutma! Boykot sadece ürün almamakla değil, o üründen daha kaliteli veya aynı kalitede alternatif ürün üreterek yapılır. Bu konuda da müteşebbisleri sahaya ar-ge çalışmaları yapmaya davet ediyorum.

Almamak elin boykotu, boykotu yaymak dilin boykotu, mazlumlara dua etmek de kalbin boykotudur.

Tavsiye Yazı:

https://www.risalehaber.com/muhammed-numan-ozel-boykotun-turevleri-ve-insanlik-25885yy.htm

https://www.risalehaber.com/muhammed-numan-ozel-yerli-ve-milli-urunleri-boykot-etmek-27490yy.htm

https://www.risalehaber.com/muhammed-numan-ozel-boykotun-onemi-ve-tarihte-boykot-ornekleri-26883yy.htm

Selâm ve duâ ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Bakara (256)
[2] Nisa (76)
[3] Bakara (246-251)
[4] Bakara (249)
[5] Mâide (2)
[6] Ahmed, Müsned, (5/78, 79, 363)

Kaynak: RisaleHaber

NurNet

Bizim Olanlar: Bediüzzaman, Akif ve Abdülhamid Han

Bizim Olanlar: Bediüzzaman, Akif ve Abdülhamid Han

Bir millet, ancak geçmişiyle barıştığı ölçüde geleceğini inşa edebilir. Ve millet kavramı altında toplanabilirler. Geçmiş şimdi ve gelecek arasindaki bağları koparır, köprüleri yıkarak kalabalık bir yığın oluruz ancak. Bugün hepimizin dilinde dolaşan o basit ama yüklü cümle “Bediüzzaman da bizim, Akif de bizim, Abdülhamid Han da bizim.”

Bu söz, eski yaraları deşmek, defterleri karıştırmak için değil, onları sarmak için söylüyorum. Kırgınlıkları, yanlış anlamaları, tarih sayfalarında kalmış sert tartışmaları bir kenara bırakıp, ortak bir sevdaya, ortak bir mirasa sarılmamız gerekiyor çünkü. Herkes kendi zaviyesinden baktığında yorumlar yapıp sözler sarf edebiliyor. Ama derler ya “olan oldu ölen öldü.”

İşte şimdi tam da bu noktadayız. Tarihte nice insanlar birbiriyle can ciğer kuzu sanması olmuşken sonradan kanlı bıçakla hale dönmüşlerdir. Bunun tam tersi de elbette ki olmuştur. Veya yanlış anlaşılmalar veya aracıların arayı bozmaları sebebiyle çeşitli manzaralar yaşandı.

Bu yazımda, üç büyük insanın hikâyesini anlatıyorum aslında: Bir şairin, bir âlimin ve bir sultanın…

Onlar aynı zamanlarda yaşadı, farklı yollar izledi, bazen birbirlerine karşı gibi göründüler, birbirlerine karşı eleştiride bulundular bazen aynı mecliste buluştular aynı havayı teneffüs ettiler bazen farklı düşündüler ama kalplerinin attığı yer aynıydı: Bu aziz vatan, bu şerefli millet, bu mukaddes din. Belki o dönemdeki vatan coğrafyası şu anda aynı büyüklükte sınırlarda değil ama bu kahramanların vermiş olduğu mücadeleler yapmış olduğu hizmetler bugün hala zihinlerimizde bulunuyor. O zamanlarda ki vatan sınırlarımızdan bugün 50 küsür tane devlet çıktı ve bunların hepsinin bir bayrak altında olduğu bir dönemden bahsediyoruz. Sultan Abdülhamid Han, Milli Şairimiz Mehmet Akif, Asrın mütefekkiri Bediüzzaman Said Nursî. Bu 3 isim ve daha birçok isim o dönem aynı mücadeleyi verdiler.

Bugün onlara “bizim” diyoruz, çünkü onlar bizi biz yapan köklerin en kıymetli dalları. Onların çilesi bizim şerefimiz, onların gözyaşı bizim vicdanımız oldu.

Bu kelimeleri okurken, lütfen kalbinizi açın. Çünkü burada anlatılanlar sadece tarih değil; bir milletin kendine dönüşü, kendiyle yeniden buluşmasıdır.

Bazen bir cümle, bir milletin asırlık yarasına dokunur ve orayı iyileştirir. “Bediüzzaman da bizim, Akif de bizim, Abdülhamid Han da bizim…” Bu söz, dudaklardan dökülürken gözleri doldurur; çünkü içinde derin bir hasret, büyük bir özlem ve nihayet bir vuslat vardır.

Bu, sadece bir sahiplenme değil; geçmişle helalleşmenin, köklerle yeniden sarılmanın, gözyaşıyla yıkanmış bir kucaklaşmanın ilanıdır. Bir yere birisine taraf olup diğerini inkâr etmek çürütmek kabul etmemek reddetmek değildir.

Tarih, bizi bazen ayrılıklarla değil, ortak sahiplenmelerle iyileştirir. İşte bu üç isim de böyle. Mehmet Akif Ersoy, gençlik yıllarının harlı ateşinde, Abdülhamid dönemini “istibdat” diye haykırmış, kalemini kılıç gibi sallamıştı. O baskı ortamı, nice temiz kalbi öfkeyle doldurmuştu. Ama yıllar aktı, imparatorluk çöktü, vatan yetim kaldı, millet parçalandı. Ümmet başsız bırakıldı. İşte o zaman Akif’in yüreği sızladı. Bir dost meclisinde içini şu mısralarla döktü:

“Giden semerciyi, derler, bulur muyuz şimdi?
Ya böyle kalfa değil, basbayağ muallimdi.
Nasıl da kadrini vaktiyle bilmedik, tuhaf iş:
Semer değilmiş o rahmetlininki devletmiş!”[1]

Bu dizeler, sadece bir pişmanlık değil; büyük bir vicdanın feryadıdır. Akif, o yalnız sultanın tahtta çektiği çileyi, devletin bekası için boğazında düğümlenen lokmayı geç de olsa anlamıştı. Tıpkı Hükümdarlık döneminde Sultanı eleştiren Jön Türkler gibi.

Bugün “Akif de bizim” derken, İstiklâl Marşı’nın şairini değil sadece; o gözyaşını döken, hatasını asâletle kabul eden büyük vicdanı da bağrımıza basıyoruz.

Bediüzzaman Said Nursî’ye gelince… O, Abdülhamid’i uzaktan değil, yakından tanıyan bir yiğitti. “Şefkatli sultan”[2] demiş, “veli bir zat”[3] “Halife-i Peygamberî” [4] diye anmıştı onu. Eski Said döneminde bile eleştirilerini sultanın şahsına değil, etrafındaki karanlığa yöneltmişti. Ve bazı politikalarına olmuştu.

Risale-i Nur’un satır aralarında hep o hürmet, o vefa gizli bir meltem gibi eser. “Bediüzzaman da bizim” derken, bu sadâkati, bu basîreti, bu “dâvâ adamı” yüreğini de içimize çekiyoruz. O bize öğretti ki, büyükleri eleştirmek kolaydır; asıl büyüklük, onlara vefa göstermektir.

Ve Abdülhamid Han… Ah o mahzun sultan! Dün batı basınından ithal “Kızıl Sultan” yaftasıyla karalanan, bugün gözyaşlarıyla “Ulu Hakan” diye anılan o yalnız adam… 33 yıl boyunca uykusuz kaldı, nice sıkıntılara göğüs gerdi, imparatorluğu çöküntüden kurtarmak için. Borçları ödedi, demiryolları döşedi, okullar açtı, İslam âlemine hilafet şemsiyesiyle sahip çıktı. Meselâ okuduğum lise, askere giderken girdiğim askeriye binası, saate baktığım saat kulesi, camisinden abdest aldığım şadırvan hepsi onun eserleri.

Elbette hataları oldu, elbette sert tedbirler aldı. Ama o sertlik, bir annenin yavrusunu korumak için gösterdiği öfke gibiydi; devletin dağılmasını geciktiren bendlerdi. Tahttan indirildiğinde, “Ben zaten misafirdim” dediği rivayet edilir. O kadar vakurdu, o kadar çilekeş… “Abdülhamid Han da bizim” derken, işte o yalnızlığı, o fedakârlığı, o “vatan için her şeyi göze alışı” da içimize işliyoruz.

Bu üç büyük şahsiyet, farklı konumlarda, farklı acılarla yoğruldu. Biri marşla, biri tefsirle, biri tahtta aynı davaya gönül verdi: Aziz vatan, şerefli millet, mukaddes İslam… Kalpleri aynı istikamete attı, aynı aşk için yandı.

Bugün “bizim” diye haykırışımız, bir nostalji değil; derin bir vicdan muhasebesidir.

Geçmişteki kırgınlıkları, sert sözleri, yanlış anlamaları affedişimizdir. Kendi tarihimizle barışmak, helalleşmektir. Çünkü bir millet, ancak büyüklerini kucakladığı zaman ayağa kalkar. Onların çilesini sahiplenmeden, bizim acımız dinmez; onların gözyaşını silmeden, bizim gözyaşımız kurumaz. Onlarla aynı ruhu paylaşmadan muhabbetlerine, sevgilerine ortak olmadan sadece bir yere bu taraf olmakla diğerlerini insafsızca eleştirmek hiç de adil bir insanın bir şey değildir ve aziz bir milletin şiarı da olamaz.

Bediüzzaman da bizim, Akif de bizim, Abdülhamid Han da bizim… Onlar, yüreğimizin en sıcak köşesinde yaşıyor. Onların aşkı bizim aşkımız, onların şerefi bizim şerefimiz oldu.

Allah’ım, bu büyüklerin ruhunu şad, makamlarını âli eyle. Bize de onların yolunda yürümeyi, onların gibi sevmeyi, onların gibi fedakâr olmayı nasip eyle. Âmin.

Bu yazıyı bitirirken içimde hâlâ bir titreşim var. Çünkü sözünü ettiğimiz insanlar, sadece geçmişin isimleri değil; hâlâ yaşayan, hâlâ yol gösteren, hâlâ kalplere dokunan ruhlar. Onlara “bizim” demek, kendimize “biz” demektir aslında. Onların mirasını sahiplenmek, bugünün sorumluluğunu omuzlamak demektir.

Belki yarın daha zor günler gelecek. Belki yeni fitneler, yeni ayrılıklar kapımızı çalacak. Ama şunu unutmayalım: Bu millet, büyüklerini kucakladığı sürece yenilmez. Akif’in imanı, Bediüzzaman’ın basireti, Abdülhamid’in feraseti yanımızda oldukça, hiçbir fırtına bizi yıkamaz.

O halde, bu helalleşmeyi bir başlangıç kabul edelim. Bu “bizim” deyişi, bir slogan değil; bir ahit olsun. Onların yolunda yürümek, onların davasını taşımak, onların aşkıyla yanmak olsun en büyük gayemiz.

Rabbim, bu millete bir daha ayrılık acısı yaşatmasın. Birliğimizi, dirliğimizi, vicdanımızı daim kılsın.

Ve biz, her dua edişimizde şu cümleyi fısıldayalım:

Bediüzzaman da bizim, Akif de bizim, Abdülhamid Han da bizim bizi onlara layık eyle.

Onlar bizim oldukça, biz de varız. Elhamdülillah. Bu yolda serdarlarımız, halef seleflerimiz inşâallah onlar.

Selâm ve duâ ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Âkif’İn Asım Şiiri’nden
[2]Ağabeyler Anlatıyor 7 (45)
[3] Asar-ı Bedîiyye (414)
[4] Asar-ı Bedîiyye (449)

Kaynak: RisaleHaber

NurNet

Zihin Fesadı’na Karşı 33 Çözüm Yolu

Zihin Fesadı’na Karşı 33 Çözüm Yolu

Zihni berrak tutmak, kalbi korumak, hayali temiz tutmak ve toplumu ifsattan sakındırmak için…

Zihin fesadı, çoğu zaman bir anda oluşmaz. Bir yanlış bilgi, bir öfke patlaması, bir önyargı, bir “biz-onlar” dili… derken insan fark etmeden düşünme biçimini kaybeder ve adım adım zihin fesâdı başlar. Hakikati arayan bir akıl olmaktan çıkar, “kendi düşüncelerini savunan” bir mekanizmaya dönüşür.

Bu yüzden çözüm de bir anda gelmez. Zihin berraklığına karşı çaydanlığın dibindeki kireci çözmek için kullanılan temizlik malzemesi gibi bir şeyi yok maalesef bir tek hamleyle işi çözecek. Unutulmamalı “Tahrip kolay olmasından hususan.. haylaz gençlerde.. çok sıkıntı vermesi ve o gençleri ifsad etmesi ile bildim ki: Sizlerin irşad ve ıslahlarınıza karşı, zındıka ifsada ve ahlâkları bozmağa çalışıyor.[1]

Çeşitli örgütler, insanların bilhassa gençlerin zihin çürümesine yönelik her şeyi yapmaktadır.

Aşağıdaki 33 madde; hem bireysel hem toplumsal düzeyde zihni korumaya, düşünceyi sahihleştirmeye ve fesadı azaltmaya yönelik bir yol haritasıdır.

1) Niyet Tashihi: Hakikati mi arıyorsun, haklılığı mı?

Zihnin en büyük düşmanı çoğu zaman cehalet değil; niyet bozulmasıdır. Çünkü insan bir konuyu hakikat için araştırırsa yanlışını düzeltmeye hazırdır. Ama bir konuyu “haklı çıkmak” için araştırırsa, doğruyu bile eğip bükebilir.

Bugün tartışmaların çoğu bilgi tartışması değil, kimlik savaşıdır. İnsanlar artık gerçeği değil, tarafını, düşüncesini savunuyor. Bu da zihin fesadının başlangıcıdır: Delil değil aidiyet konuşur bu durumda.

Böyle birisi bir işe meseleye girerken içinden şu cümleyi geçir:

“Eğer karşı taraf haklıysa, ben haklı olmaktan vazgeçebilecek miyim?” Cevabın “hayır” ise, o tartışma zaten hakikat için değil, ego içindir. Ego kasırgaları koptuğunun işaretidir.

Unutulmamalıdır ki “Ameller niyetlere göredir.”[2]

“Eğer bir mes’elenin münazarasında kendi sözünün haklı çıktığına tarafdar olup ve kendi haklı çıktığına sevinse ve hasmının haksız ve yanlış olduğuna memnun olsa, insafsızdır.” [3]

2) Öfkeyle Karar Vermemek: Öfke aklı rehin alır.

Öfke, zihni hızlandırır, kan basıncını tavan yaptırır ama berraklaştırmaz. Öfkeliyken zihin, delil toplamaz; “silah” toplar. Yani gerçekleri değil, saldıracak cümleleri arar. Bu hâl, düşünceyi bir savunma mekanizmasına çevirir.

Herkes, kameti mikdarında bir buz parçası olan enaniyetini eritmeyip, bozmuyor; kendini mazur biliyor, ondan niza çıkıyor.

Ehl-i hak zarar eder, ehl-i dalalet istifade ediyor.”[4]

Öfke; insanın muhakemesini daraltır, empatisini düşürür, karşısındakini “insan” değil “hedef” görmeye başlatır.

Öfkeliyken mesaj yazma, paylaşım yapma, karar verme, bir şeye imza atma onay verme.

“Şu an yazarsam pişman olur muyum?” sorusu %70 evet ise, dur.

10 dakika bekle. Sonra aynı cümleyi tekrar oku: çoğu zaman zaten yazmak istemezsin.

3) Sükût Disiplini: Her şeye cevap yetiştirmek zorunda değilsin.

Zihin fesadı bazen fazla ve yersiz konuşma ile büyür. İnsan her meseleye dahil olunca, düşünceyi olgunlaştıracak vakti kalmaz. Üstelik bazı tartışmaların amacı hakikati bulmak değil; ortamı germek, fitneyi büyütmek, insanları provoke etmektir. Genellikle bu kısır döngüyü başlatanlar cevabını bulmak ve merak etmek değildir. Soru bombardımana tutarak zihnin ifsâdına sebep olmaktır. Tıpkı ateizm, denizm.. gibi.

Sükût; acizlik değil, hikmettir. Çünkü her doğru, her ortamda söylenmez. Her yanlış, her yerde düzeltilmez.

Şunu test et: “Ben konuşunca mesele düzeliyor mu, yoksa kavga büyüyor mu?”

Eğer büyüyorsa, sükût daha büyük hizmettir.

“Tartışmayı kazanmak” yerine “kalbi kaybetmemek” hedef olsun.

Bir hakikat, usûlsüzlükle müdafaa edilirse, bâtıl sûretini alır!

4) Günlük Tefekkür Vakti: Zihnin gürültüsünü azalt.

Modern insanın sorunu “bilgisizlik” değil; düşünememek. Çünkü sürekli bildirim, sürekli içerik, sürekli hız… Zihin adeta nefes alamıyor süratten.

Tefekkür, zihni temizleyen bir iç düzenlemedir. İnsan tefekkür edince olayları sadece “haber” olarak değil, “mana” olarak görür. Zihin olayların arkasındaki sebep-sonuç bağını kurar. Bu bağ kurulmazsa zihin, kolay manipüle edilir.

Her gün 10-15 dakika “sessiz düşünme” vakti koy kendine.

Bu vakitte ekran yok, konuşma yok.

Şu soruları sor: Bugün beni en çok ne etkiledi?

Neye gereksiz öfkelendim?

Hangi konuda acele hüküm verdim?

5) Bilgi Perhizi: Zihin de mide gibidir.

Mideye sürekli yemek doldurursan hazımsızlık olur. Zihne sürekli bilgi doldurursan da “hakikat” değil, “kafa karışıklığı” oluşur. Çok içerik, çok haber, çok yorum… İnsan bir süre sonra neye inandığını bile unutuyor.

Zihin fesadı, bazen yanlış bilgiyle değil; aşırı bilgiyle gelir. Çünkü zihin yorulur, yorulan zihin de en kolay yolu seçer: sloganlara teslim olur.

Fikir, kendini eğlendirmek için rastgele bir şeyle meşgul olur.”[5]

Gün içinde haber saatini sınırla: örneğin 30 dakika.

“Her şeyi bilmek zorundayım” psikolojisinden çık.

Bilgi seç: “Bana faydası var mı?” filtresi kullan.

6) Kaynak Sorgulama: Kim söylüyor, niçin söylüyor?

Bir sözün doğruluğu kadar, kaynağı da önemlidir. Zihin fesadı çoğu zaman “yalan”dan değil; kaynağı belirsiz doğruların manipülasyonundan doğar.

kim söylemiş, kime söylemiş, ne için söylemiş ve hangi makamda söylemiş?” olan tabakalara bak!

Evet, bir kelâmın ulüvv-ü mertebesinin menbaları ve onun kuvveti ve hüsn ü cemali dörttür:

1- Mütekellim..

2- Muhatab..

3- Maksad..

4- Makamdır.”[6]

Bazı cümleler doğrudur ama yanlış niyetle kullanılır. Bazı bilgiler eksiktir ama tam gibi sunulur. Bu yüzden “ne söylendi?” kadar “kim söylüyor?” sorusu da önemlidir hakikate ulaşmak için.

Şu 7 soruyu sor:

1. Kaynak kim?

2. Çıkarı ne?

3. Bu bilgi başka yerde doğrulanıyor mu?

5. Sözün amacı nedir?

6. Sözü kim söylüyor?

7. Hangi amaçla söylenmiş?

7) Tek Kaynağa Mahkûm Olmamak: Tek pencere, tek manzara verir.

Bir insan sadece tek görüşten beslenirse, zamanla dünyayı o gözlükle görür. Bu gözlük, hakikati değil, sadece kendi mahallesini büyütür. Farklı sözlere tahammül edemez ve İnhisar, inkisar ve tekfir zihniyeti gelişir neticesinde taassup olur.

Tek kaynak, zihni beslemez; zihni şartlandırır. Şartlanmış zihin ise düşünmez, otomatikleşir.

Bilerek “karşı görüşten” de oku. Ama kavga için değil; anlamak için. Fakat kendini geliştirmeden okuma.

Zihnin kası, farklı fikirlere maruz kalınca güçlenir.

8) Haber Doğrulama: Yanlış bilgi fesattır.

Yanlış bilgi sadece “yanlış” değildir; bir toplumu birbirine düşüren bir fitnedir. İnsan bazen yalanı bilerek değil, bilmeyerek yayar. Ama sonuç değişmez: fesat büyür. Nifak tohumu ağaç değil orman olur.

Paylaşmadan, konuşmadan önce bekle: “Bu doğru mu?”

Tek bir ekran görüntüsüyle hüküm verme.

“Kesin” denilen şeylerin çoğu kesin değildir.

9) Başlıkla Değil Metinle Hüküm Vermek

Başlıklar çoğu zaman dikkat çekmek için abartılır. Bu genel bir kaidedir. İnsan başlığa göre hüküm verince, zihin kısa yoldan karar verir. Bu da muhakemeyi tembelleştirir.

Bir şeye sinirlendiysen özellikle metni oku. Çünkü başlık seni kışkırtmak için yazılmış olabilir. Bazen önüme bazı başlıklar geliyor başla dokunup bakıyorum başlıkla metnin hiçbir bağlantısını kuramıyorum sadece dikkat çekmek için atılmış bir başlık gibi duruyor tabiri ca ise balığı tutmak için oltaya takılan yem gibi.

10) Hızdan Yavaşlığa Dönmek

Hız, düşüncenin düşmanıdır. Hızlı zihin, derin düşünmez. Hızlı zihin sadece “tepki” üretir. Tepki ile yaşayan insan ise yönetilmeye daha uygundur.

Hırs sebebiyle teenni ile hareket etmediği için, o tertibli eşyadaki manevî basamakları müraat etmez; ya atlar düşer veyahut bir basamağı noksan bırakır; maksada çıkamaz.”[7]

Bir konuda hüküm vermeden önce 1 gün bekle. İlk duygu geçince hakikat görünmeye başlar artık.

11) Kanaat Değil Delillere Dikkat Et.

Kanaat, delilsiz inançtır. Delil ise sağlam zemindir. Kanaatle konuşan zihin, en sonunda inandığı için doğru demek zorunda kalır. Ya delille yürüyecek ya da yürüyüşüne göre bir tarz oluşturacaktır.

Bir iddiayı savunuyorsan kendine sor: “Bunun delili ne?” Delil yoksa, bunu “benim kanaatim” diye ifade et. Unutma “Kanaata itiraz edilmez.”[8]

12) Önyargı Kontrolü: Sevmemek, yanlış demek değildir. Bir fikri sevmeyebilirsin. Ama sevmemek, onun yanlış olduğunu ispatlamaz. Zihin fesadı burada başlar: İnsan duygusunu delil yerine koyarsa..

Şu soruyu sor: “Bu fikri gerçekten yanlış olduğu için mi reddediyorum, yoksa bana ters geldiği için mi?” Bazen kendi fikrimizi ters gelen kendi bakış açımıza uygun olmayan şehirleri yanlış olarak yorumlayabiliriz bu durum belki de bizim yanlış bir bakış açısında bakmamızdan kaynaklandığını unutmamamız gerekiyor.

13) Nefsi Hakem Yapmamak

Nefis hakem olursa kararlar âdil olmaz. Çünkü nefis kendini haklı çıkarmak ister. Nefis; “yanlış yaptın” demeyi sevmez, “sen haklısın” demeyi sever.

Evet şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez; görse de, yüz tevil ile tevil ettirir. .. Nefsine nazar-ı rıza ile baktığı için ayıbını görmez.”[9]

Hata yaptığında “ama” ile savunma üretme. “Evet, yanlış yaptım” demek zihni temizler. Ve insanın kendi hatalarını kusurlarını görmesiyle insan kendisine bir checkup yapmasına sebep olabilir bu bir aynı zamanda tasavvuftaki murakabe sistemidir.

14) Eleştiriye Açık Kalmak

Eleştiri düşmanlık değildir. Eleştiri, düşüncenin aynasıdır. Eleştiriden kaçan insan, hatasıyla büyür. Yalnız eleştiri yaparken de insaflı olmak gerekmektedir sadece karşı taraftakini çürütmek veya eleştirmek amacıyla bir yorum yapmak genellikle insanı yanlış yere götürür. Bir de yapılan eleştiri karşısında eleştiriye alternatif sunulması da gerekiyor alternatifi sunulmayan eleştiri doğru bir tutum değildir ve aynı zamanda eleştiri de değildir. Tenkid değil tahriptir.

Eleştiri gelince hemen savunmaya geçme. Önce anla: “Ne demek istiyor?” Sonra cevap ver kendine.

15) Fikirle Kimliği Ayırmak

Bir fikre itiraz, bir insana saldırı değildir. Ama günümüzde insanlar fikrini kimliğiyle birleştirdiği için eleştiri “hakaret” gibi algılanıyor. Bu da zihin fesadını büyütüyor. “Bu fikre katılmıyorum” de. “Sen böylesin” deme.

16) Empati Eğitimi: Anlamak, onaylamak değildir. Empati, “hak vermek” değil; “anlamak”tır. Empatisiz zihin, kolayca zalimleşir. Çünkü karşı tarafı insan olarak görmez.

“Ben onun yerinde olsaydım ne hissederdim?” Bu soru zihin fesadını kırar.

17) Siyah-Beyaz Düşünceden Kurtulmak.

Her şeyi ikiye bölmek kolaydır: iyi-kötü, biz-onlar, doğru-yanlış… Ama hayat bu kadar basit değildir. Siyah-beyaz düşünce, zihni daraltır ve fanatizmi besler. Mükemmeliyetçi fıtratlar işte buradan çıkıyor. Bir konuda “kısmen doğru” ihtimalini düşün. “Bu işin gri alanı ne?” diye sor.

18) İstişareyi Canlandırmak

Tek akıl, tek bakış, tek yorum… hata ihtimalini büyütür. İstişare; zihnin yanlışlarını törpüler. Güvendiğin 2-3 kişiye danış. Ama seni onaylayanlara değil, seni düzeltenlere kulak ver.

19) Soru Sormayı Öğrenmek

Soru sormayan zihin, öğrenmez. Soru sormayan toplum, gelişmez. Zihin fesadı çoğu zaman “cevap ezberi” ile büyür. Ezbere dayalı değil fikir üretimine dayanan zihinler canlı ve hayatta kalır. Her gün bir meselede kendine “neden?” sorusu sor. Çocuk gibi merak et: “Bu niye böyle?”

20) Ezberleri Güncellemek

Bazı ezberler bir dönemde işe yarar ama zaman değişir. Zihin eski ezberle yeni dünyayı anlamaya çalışınca çarpılır.

“Ben bunu nereden öğrendim?” sor. “Hâlâ geçerli mi?” diye kontrol et.

21) İdeoloji Putunu Kırmak

Fikirler araçtır. Ama ideoloji put olursa insan hakikati değil, ideolojiyi korur. Bu da zihin fesadının en sert hâlidir. İdeoloji hakikatin kendisi veya tamamı değildir. Hakikatten bir parçadır.

Bir fikri savunurken şunu sor: “Bu fikir beni adil mi yapıyor, yoksa kör mü?”

22) Kutuplaştırıcı Dilden Uzak Durmak Daima Kârlıdır.

“Biz adamız, onlar kötü” dili düşünce üretmez; kavga üretir. Dil bozulursa zihin bozulur. Zihin bozulursa toplum bozulur. Sen ben Dili toplumsal ilişkilerde, aile hayatı dahil hiçbir yerde olumlu getirisi olmaz.

Etiketleme yapma: “hain, cahil, sürü…” İnsanları değil fikirleri konuş.

23) İtham Yerine İzah Et.

İtham, karşı tarafı savunmaya iter. İzah ise düşünmeye çağırır. Zihin fesadı ithamla beslenir, izahla zayıflar.

“Sen şöylesin” yerine “Ben bunu şöyle anladım” de.

24) Gıybet ve İftira Hijyeni

Zihin fesadı sadece bilgiyle değil, ahlâkla da ilgilidir. Gıybet ve iftira; kalbi karartır, kalp karardıkça zihin doğruyu seçemez. Gıybet de şeytanın çerezidir zaten.

Bir insan hakkında konuşurken kendine sor: “Bu sözüm yoksa susmam daha mı hayırlı?”

25) Dijital Detoks

Sürekli ekran, sürekli akış, sürekli yorum… zihin yorulur. Yorgun zihin de yanlışları kolay kabullenir.

Günde 1 saat telefonsuz vakit koy. Sabah ilk 30 dakika ekran açmamaya çalış.

26) Algoritma Esaretinden Çıkmak

Algoritmalar sana “sevdiğini” gösterir. Ama insan sadece sevdiğini görürse, hakikati kaybeder. Çünkü hakikat bazen rahatsız eder.

Bilerek farklı içerikler seç. “Önerilenler” değil “seçilenler” izlenmeli. Sistemin seni yönetmesine izin verme. Kendi sistemini kendin kur.

27) Derin Okuma Disiplini

Derin okuma; zihni inşa eder. Yüzeysel kaydırma ise zihni tüketir. Kitap okuyan insan, düşünceyi sabırla kurar.

Günde 10 sayfa bile olsa düzenli oku. Okurken not al: zihin aktif kalır.

28) Zihni Besleyen Dost Çevresi

Çevre, zihnin iklimidir. Sürekli kavga eden, sürekli kötüleyen, sürekli küçümseyen bir ortam; zihni bozar.

Sana huzur ve düşünce kazandıran insanlarla çoğal. Sürekli öfke üreten ortamlardan uzaklaş.

29) Dua ve Manevî İstikamet

Zihin tek başına değildir. Kalp, vicdan, niyet, lâtifeler… hepsi düşünceyi etkiler. Maneviyat, zihni “temiz” tutar. Çünkü insanın iç dünyası temizse dış dünya daha doğru okunur.

Güne kısa bir dua ile başla. İstiğfar ile devam et. “Beni doğruya ilet” talebi, zihnin pusulasıdır.

30) Nefis Muhasebesi

İnsan kendini hesaba çekmezse, zaman onu yanlışlarına alıştırır. Alışılan yanlış, artık yanlış gibi görünmez.

Her akşam şu 3 soruyu sor:

1. Bugün hangi hatamı savundum?

2. Kimi kırdım?

3. Hangi doğruyu erteledim?

31) İlimle Kibirlenmemek

Bilgi kibir doğurursa, zihin hikmeti kaybeder. Çünkü kibir, öğrenmeyi bitirir. “Ben biliyorum” diyen zihin, yeni hakikate kapanır.

Bir şey öğrendiğinde şunu hatırla:

“Bildiğim, bilmediğimin yanında azdır.”

32) Adalet ve Merhameti Merkez Yapmak

Adalet; zihnin terazisidir.

Merhamet; kalbin sigortasıdır.

İkisi birlikte olursa insan hem doğruyu görür hem insana zarar vermez. Hikmet buna denir zaten.

Zihin fesadının en büyük sonucu; adaleti kaybetmek, merhameti yitirmek, manipülasyonlada açık hale gelmektir. Böyle olunca doğru bilgi bile zalimce kullanılır.

Bir hüküm verirken şu iki soruyu sor:

“Bu adil mi?”

“Bu merhametli mi?”

Zihin fesadı; sadece yanlış bilgi meselesi değildir. Bir ahlak, bir üslup, bir istikamet meselesidir.

Zihni korumak; hakikati korumaktır.

Hakikati korumak ise insanı ve toplumu korumaktır.

33. Son olarak da yukarıda yazmış olduğum maddeleri küçümseyip kulak ardı etmeden insaf nazarıyla bakmak gerekir.

Allah’ım!

Kalplerimizi ifsattan, zihinlerimizi dalâletten, dilimizi zulümden muhafaza eyle.

Bizi hakikatin hizmetkârı eyle, nefsimizin değil. Âmin.

Selâm ve duâ ile.

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Şuâlar (325)

[2] Buhârî

[3] Lemalar (158)

[4] Kastamonu Lâhikası (196)

[5] Sözler (276)

[6] Badıllı Mesnevi (157)

[7] Mektubat (272)

[8] Şualar (706)

[9] Lemalar (88)

Kaynak: RisaleHaber

NurNet

Düşüncenin İstikameti Bozulunca…

Düşüncenin İstikameti Bozulunca…

Zihin Fesâdı

Öyle bir hız ve haz asrında yaşıyoruz ki “hiç bir şey kararında kalmıyor[1] Bu sebeple niyetimizi, amelimizi, âlemimizi, itikadımızı muhafaza etmeye çaba sarf etmeliyiz.

Bazen insanın gözü görür ama hakikati seçemez. Kulağı duyar ama manayı anlayamaz. Aklı çalışır ama hakikate varamaz. Latifeleri var ama körelmiş bir tablo önümüze çıkıyor.

İşte tam bu noktada karşımıza çıkan temel mesele zihin fesadıdır.

Zihin fesadı, sadece “yanlış düşünmek” değildir kesinlikle. Zihin fesadı daha derin bir şeydir: Muhakemenin bozulması, hakikatin yer değiştirmesi, doğru ile yanlışın yerinin karışması ve demogojiyle aldanıp aldatılmaya açık bir hâle gelmesidir insanın. Yanlış düşünmek bir hata olabilir; insan yanılır, düzeltir, öğrenir. Ama zihin ifsadı çok daha tehlikelidir.

Bu zihin ifsadına karşı Bediüzzaman Hazretlerinin şu ikazı çok yerindedir.

Muvazenesiz ve mizansız olan çok aldanır, aldatır.”[2]

Bugün en büyük felaketler, çoğu zaman bombayla değil; zihinlerin içinden başlıyor ve hiç akla hayale gelmeyen mecralara kayabiliyor.

Sadece insan zihni değil kâinatta hiç bir şey boşluk kabul etmez. Ya hakikatle dolar ya da abes gürültülerle.

Zamanımızda modern çağın en büyük problemi de burada başlıyor zaten gürültü çok, hakikat az.

Sosyal medya bir yandan bilgi üretiyor gibi görünürken, diğer yandan insanı sürekli bildirim bombardımanına tutarak düşünemez hâle getiriyor. Çünkü düşünmek zaman, sabır, derinlik, emek ve tecrübe ister. Ama dijital çağ hız ister, tepki ister, slogandan çok faaliyet ister.

Bu yüzden artık birçok insan fikir üretmiyor; fikir tüketiyor. Muhakeme etmiyor; taraf tutuyor. Araştırmıyor; paylaşıyor. Takım lideri değil takım oyuncusu konumunda bir rol alıyor.

Zihin fesadı her zaman insandan başlamıyor. Bazen dışarıdan yönlendirmelerle başlıyor ifsad. Kara propaganda, dezenformasyon, algı yönetimi…

İçeriden başlayanlar genellikle korku, öfke, önyargı, takıntı…

Ve insan bir bakar ki hakikati değil, alışkanlıkları ezbere konuşmaya başlamaktadır.

Zihin Fesadının Alametleri

Zihin fesadı bir anda olan bir şey değildi. Belirsiz bir zaman sürecinde zihin sağlığı bozulmasıyla insanın dili de tavrı da duyguları da değişmektedir.

  • Her şeye kesin hüküm verir.
  • “Belki” kelimesini sevmez.
  • Dinlemeyi zayıflık sayar.
  • Sorgulamayı ihanet görür.
  • Her meseleyi “bizden mi, değil mi?” terazisine koyar.

Böyle bir zihnin sahibinin en büyük problemi şudur:

Hakikati aramaz, hakikati kendine uydurur. Ve kendine göre fetvacı star kapı kapı dolaşıp âdetâ. Sabit fikirlidir, ben merkezlidir, enâniyeti zirvededir.

Ve insanın zihni bozuldu mu artık bozulma süreci hızlanır. Kalbi de daralır, ruhu da kararır, kullandığı kelimeler argo ve küfürlerle dolar. Çünkü hakikat genişlik verir; fesat ise insanı bir kuytuya hapseder.

Zihin fesadı ferdî bir arıza gibi başlar ama toplumsal bir felakete dönüşebilir. Tabiri caizse kamu davasına döner. Toplum insandan oluşmaktadır. Bir toplumda zihinler ifsat olursa artık istişare ölür, kavga büyür. Empati biter, düşmanlık artar. Adâlet zayıflar, taassup güçlenir. Hakikat değil, taraftar sayısına meseleler renk alır.

O zaman artık insanlar gerçeği değil; kendi mahallesinin gerçeğini savunur. Aklını uyuma moduna alıp taklit ve grup psikolojisine tabi olur.

Bu hâl, sadece fikir ayrılığı değildir.

Bu, toplumun iç bağışıklığının çökmesidir aynı zamanda.

Zihnin tefekküre dönmesiyle hem fert bazında hem de toplum bazında çürümenin önlemi alınabilir.

Zihin fesadının panzehiri, sadece “çok bilgi” değildir. Çünkü çok bilgi bazen daha çok karmaşaya da kapı açmaktadır.

Eleştirel düşünmek (her duyduğunu yutmamak)

Kaynak sorgulamak (bilgiyi tahkik etmek ve doğrulamak gereklidir)

Nefsi sorgulamak (önyargıyı fark etmek ve uzak durmak)

Empatiyi korumak (insanı kaybetmemek için gereklidir)

Sükûtu öğrenmek (her şeye cevap vermeye çalışılmamalı)

Zihin, ancak sükûnetle, tefekkürle, teslimle berraklaşır, tasaffi eder,

Gürültüyle, bilgi kirliliğiyle değil.

Zihin Bozulursa, İman da Yorulur Beden de Yorulur. Bugün mental yorgunluk diyoruz. Bunun bence temel sebebi zihin fesadıdından kaynaklanmaktadır.

Zihin fesadı, bir entelektüel problem gibi görünse de aslında ahlâkî bir meseledir. Çünkü insan hakikate karşı dürüst değilse, akıl zekâya dönüşür ama hikmete dönüşmez. Meydan gevezelik ve gürültüyle dolar.

Bugün kendimizi korumamız gereken en önemli yer, dışarısı değil:

Kendi zihnimizdir, dimağımızdır harimimiz. Zihin bozulursa, insanın istikameti bozulur. İstikamet bozulursa, en doğru söz bile yanlış yere hizmet eder.

Ve insan, hakikati kaybettiğini çoğu zaman fark etmez… Ta ki yanlışlarını “doğru” sanacak kadar ilerleyene kadar.

Zihnimizi korumak, sadece aklı değil; insanlığı, nesli, ahlakı, kamu hukukunu korumaktır aynı zamanda.

Zihnimizi gereksiz kirli bilgilerden koruyup, bildirimlere kapatmalıyız ki şahsi işletim sistemimiz düzgün ve istikametli çalışabilsin İnşallah.

Alakalı bir yazımı da buraya bırakıyorum.

Zihin Sağlığınız Nasıl?

https://www.risalehaber.com/muhammed-numan-ozel-zihin-sagliginiz-nasil-27808yy.htm

Selâm ve duâ ile.

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Sözler (25)

[2] Muhakemat (49)

Kaynak: RisaleHaber

NurNet

Risale-i Nur’u İtibarsızlaştırma Planları-2

Risale-i Nur’u İtibarsızlaştırma Planları-2

BİR KELİME Mİ, BİR KÜLLİYAT MI; BİR HATA MI, BİR DESİSE Mİ?

“Bu Zamanın En Büyük İhsanı”

Bediüzzaman Said Nursî’nin şu sözü, yalnızca bir tesbit değil; çağımıza yöneltilmiş keskin bir uyarıdır:

Bu zamanda en büyük bir ihsan, bir vazife; imanı kurtarmaktır. Başkalarının imanına kuvvet verecek bir surette çalışmaktır.”[1]

Bugün dünyaya baktığımızda; bilgi yağmuru altında fikren susuz kalmış bir insanlık görüyoruz. Herkes konuşuyor, herkes hüküm veriyor, herkes kendi doğrusunu dayatıyor. Ama hakikati arayan gönüller, gürültünün içinde kaybolmuş hâlde. Tam da bu gürültü çağında Üstâd’ın işaret ettiği “en büyük ihsan”ın ne kadar isabetli olduğu ortaya çıkıyor.

Bu asırda din ve İslâmiyet düşmanları, evvelâ imanın esaslarını zayıflatmak ve yıkmak plânını, programlarının birinci maddesine koymuşlardır.”[2] Çünkü toplumların çürümesi, önce iman damarının zayıflamasıyla başlar. Gerisi çorap söküğü gibi gelir.

Maddi imkânlar artsa da manevi temeller zayıflarsa, insanın iç dünyası boşlukta kalır. Bu boşluk, ya umutsuzlukla ya da aşırılıklarla doldurulur. Bugün gençlerdeki kimlik bunalımından aile bağlarındaki çözülmeye, madde bağımlılığı ve aile sorunları, toplumsal tahammülsüzlükten ruhsal çöküntülere kadar pek çok mesele, aslında imanın hayat verici nurundan, bereketinden mahrum kalmanın sessiz çığlığıdır. Sükûtun çığlığıdır.

Bir metni değerlendirirken yapılan en büyük hata, bütünü bırakıp parçaya takılmaktır. Fakat bundan daha büyük bir hata vardır:

Parça üzerinden hüküm verip, o parçanın hangi cereyan tarafından büyütüldüğünü hiç sorgulamamak üzerine yazımız devam edecektir.

Risale-i Nur gibi yaklaşık bir buçuk milyon kelimelik, Kur’ân merkezli bir iman külliyatı söz konusu olduğunda; birkaç kelime etrafında dönüp “tahrifat” iddiasını ısrarla gündemde tutmak, artık masum bir ilmî hassasiyet olmaktan çıkar. Bu noktada sual değişir:

Bu kadar küçük farklar neden bu kadar büyütülüyor?

Kim, neden ve hangi maksatla bu meseleyi diri tutuyor?

İşte bu yazı, yalnız “ne oldu?” sorusuna değil; “neden özellikle böyle yapılıyor?” sualine de cevap vermek için kaleme alınmıştır.

TAHRİFAT MI, TELİF SÜRECİ Mİ, YOKSA İÇTEN İFSÂD MI?

RİSALE-İ NUR’A ATILAN İDDİALARIN HAKİKAT TERAZİSİ

Bu asırda Risale-i Nur’a yönelen hücumlar, ekseriyetle açık inkâr ve düşmanlık sûretinde değil; bazen “sadakat”, “metin hassasiyeti”, “ilim adına tenkit” perdesi altında gelmiştir. Ve bu bahanelerin ardına saklanarak Risale-i Nur’a bir güvensizlik iklimi oluşturmaya çalışıyorlar.

Bunların en yaygını ise şudur: “Risale-i Nur tahrif edildi.

Bu iddia, zahiren masum bir suâl gibi görünse de; tekrar ediliş tarzı, verilen metin örnekleri ve ısrar derecesi itibarıyla, artık ferdî bir kanaat değil, organize bir şüphe üretimi hüviyeti kazanmıştır.

Evvelâ şu hakikat kat’iyetle tesbit edilmelidir:

Risale-i Nur, menşei gizlenen bir eser değildir. Bilakis daha başta şunu ilan eder:

“Doğrudan doğruya Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın İ‘caz-ı Manevîsinden süzülen ve çıkan ve tevellüd eden Risale-i Nur Esaslarına dayandığı, Müellif tarafından mükerreren ve musırrane beyan edilmekte…”

Bu beyan, aynı zamanda bir mihenk taşıdır. Çünkü Kur’ân’dan süzülen bir hakikate yöneltilen itham, ister istemez Kur’ânî mizanlarla tartılır.

Hakikî Tahrifat Nedir?

Risale-i Nur’a göre tahrifat; kelimede değil, istikamettedir.

Emirdağ Lâhikası bu noktayı çok açık ifade eder:

“Mağlubâne perde altında veya bid‘alara müsamaha sûretinde ve tevilat ile bir nevi tahrifat içinde Hizmet-i Diniye tam olamaz.”[3]

Demek ki hakikî tahrifat:

İman esaslarını sulandırmak,

Hizmeti mecrasından uzaklaştırmak,

Hakikatleri hevâ ve hevesle tevil etmek,

Hizmeti kitap merkezinden çıkartıp şahıs ve siyasi merkeze kaydırmak,

Dini, zamanın keyfine uydurmaktır.

Yoksa müellif tasarrufu ile yapılan tashihler, Risale-i Nur’un nazarında tahrifat değildir. Bunları tahrifat olarak görmek ve göstermeye çalışmaksa sûi niyete işaret eder. Sürekli bu tarz yerleri ön plana çıkartmaksa Risale-i Nur Külliyatı’nı itibarsızlaştırma çalışmalarına şu taşımaktır.

Telif Süreci, Nüsha Farkları ve Yetkili Tasarruf

Risale-i Nur, tek seferde yazılıp rafa konmuş bir külliyat değildir. O, toplum içinde yazdırılan, tashih edilen, tertip ve telif gören bir telif sürecinin mahsulüdür.

Bunun Külliyattan bazı delilleri:

Bizzat Üstad’ın ifadeleriyle

  • Yirmi Sekizinci Lem’a’nın Yirmi Sekizinci Nüktesinin aynı fihristesi değil, On Beşinci Söz’ün âhirinde yazılsın. Çünki ikisi aynı Hakikatten bahsediyor.”[4]
  • “Merhum Hâfız Ali’nin Lem’alarını tashih ettim.”[5]

Bununla da kalmamış; Üstâd Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, bazı has ve emin talebelerine, kendi adına ve kendi mizanları içinde tashih, tebdil ve tağyir vazifesi vermiştir. Ama kendini Üstâd’dan da üst makamlarda gören bazıları bugün Üstâd kabrinden kalkıp gelse ona bile itiraz edeceklerdir bu hususlarda. Bazıları da hizmetin işleyişi konusunda aynı durumda “Bizim meşveret kararımız var” deyip Üstâd’a itiraz edecek bir duruma evrilmiş. Her neyse bu meseleleri eski yazılarımda istemiştim onlara havale ediyorum.

  • Bu izin:
  • Keyfî değil,
  • Umumî değil,

Emanet ve mes’uliyet esaslıdır. Önüne gelene sen/siz bunu yapın dememiş Allâme Bediüzzaman!

Bu tasarrufların tamamı, hakikât-i imaniyeyi ve istikâmet-i hizmeti muhafaza içindir; bozmak için değil.

Hakikât terazisine bu tahrifçi ekibin iddialarını koyalım. Risale-i Nur Külliyatı yaklaşık bir buçuk milyon kelimedir. Buna mukabil, bugün “tahrifat” diye dolaşıma sokulan bütün örnekler toplansa, yaklaşık üç yüz kelime civarındadır.

Bu farkların tamamına yakını:

İmlâ, tekrar, eş mânâlı kelime tercihi, tertip ve yer değişikliği nev’indendir.

Bu nisbet, binde ikinin bile çok altındadır. Ve bu farkların hiçbirinde:

Akaidi bozan, iman esaslarını sarsan, mesleği değiştiren tek bir kelime dahi gösterilememiştir. Baktığımızda “Ekrâd, Kürdistan” gibi kelimelerin “Şarklılar, Vilâyet-i Şarkiye” gibi kelimelere takılıp kalıyorlar. Ancak Kürt ve Kürdistan kelimelerinin tamamı değiştirilmemiştir. Külliyatta bu kelimeler çokça yer almaktadır.

Burada artık mesele kelime değil, niyet meselesidir.

“Bu ısrar nereden geliyor?” diye hemen akla geliyor.

İşte tam bu noktada, Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin On İkinci Şuâ’da bütün cesaretiyle teşhir ettiği hakikat devreye girer:

Çok şekillere giren gizli ifsâd komitesi.”[6]

Bu cereyan:

Açıktan inkâr etmez,

Doğrudan hücum etmez,

Hakikati reddetmez.

Bilakis:

Hakikatle konuşur gibi yapar,

Ayeti kullanır, ruhunu boşaltır,

Hadisi zikreder, mânâsını eğer,

Ağabeyleri medih eder, ama onları istismar eder,

Risaleleri över, tesirini kırar.

Çünkü bu millet, Kur’ân’a açıktan düşman olana karşı uyanıktır. Fakat İslâmî hizmet kisvesi altında gelen “Vehhâbiler” gibi akımların tahribatı çok daha tehlikelidir.

Üstâd’ın “çok şekillere giren” tabiri tam da bunu anlatır. Bu cereyan bazen:

Aşırı akılcılık, bazen tecdid ve ıslahat, bazen “biz de Risale okuyoruz, okuduk” perdesiyle konuşur.

Maksadı âyeti inkâr etmek değil; âyetle konuşup âyetin ruhunu söndürüp tesirini kırmaya çalışırlar.

Bu sebeple Risale-i Nur, yalnız küfre değil; hak namına yapılan tahrifatlara, bid‘atkârâne tevillere karşı da bir settir.

Bugün Risale-i Nur’daki üç yüz kelime farkını gündemde tutup, bir buçuk milyon kelimelik iman hizmetini gölgelemeye çalışan bazı zihniyet; işte bu içten ifsâd metodunun tipik bir tezahürüdür.

Bu iddiaları konuşanlardan bazılarına da baktığımızda ya külliyatı baştan sona okumamış kulaktan dolma laflarla konuşan…

ya da kendince bazı yerleri siyak ve sibak bağlamını koparıp kendi yüklediği mânâlarla tenkidlerle konuşan…

ya ehl-i sünnet tüm cemaatlere muarız olan tiplerdir.

İTİRAZLARA MADDE MADDE CEVAPLAR

1. “Nüsha farkları var.

→ Var; ama binde birinde binde biri kadar ve tamamı telif sürecine ait.

2. “Talebeler metne dokunmuş.”

→ Üstâd’ın izni ve murakabesiyle; bu tahrifat değil vazifedir.

3. “Bu kadar küçük farklar niçin savunuluyor?”

→ Savunulan farklar değil, iman hizmetinin itibarıdır.

4. “Bu hassasiyet masum.”

→ Israrla büyütülüyorsa, artık masum değildir.

5. “Niçin bu kadar dikkat çekiliyor?

→ Çünkü bu mesele, On İkinci Şuâ’nın haber verdiği içten ifsâd metoduyla birebir örtüşmektedir. Hizmetin tesirini, kuvvetini, kudsiyetini kırmaya yönelik algı operasyonudur.

ZAMAN FERASET-İ İMANİYE ZAMANI

Bu zamanda tehlike, küfrün açıktan gelmesi değildir. Tehlike, dindar sûrette, ilim perdesinde, hizmet kisvesi altında gelmesidir.

Risale-i Nur’u anlamak, birkaç kelimeye bakarak değil;

hangi ruhla konuşulduğunu ayırt ederek mümkündür.

Risale-i Nur’u anlamak, birkaç kelimeyi büyütmekle değil; mesajın ruhunu, maksadın niyetini, konuşanın damarını okumakla mümkün olur.

Tahrifat mı Nüsha Farklılıkları mı?

https://www.risalehaber.com/muhammed-numan-ozel-tahrifat-mi-nusha-farkliliklari-mi-26908yy.htm

Bandrol Meselesinin Güzelliği Nedir?

https://www.risalehaber.com/bandrol-meselesinin-guzelligi-nedir-17687yy.htm

Türkiye’de Risale-i Nur Hizmetleri

https://www.risalehaber.com/muhammed-numan-ozel-turkiyede-risale-i-nur-hizmetleri-26874yy.htm

Türkiye’de Nurculuk

https://www.risalehaber.com/muhammed-numan-ozel-turkiyede-nurculuk-26845yy.htm

Dünyada Risale-i Nur Hizmetleri

https://www.risalehaber.com/muhammed-numan-ozel-dunyada-risale-i-nur-hizmetleri-26828yy.htm

Risale-i Nur’a ve Bediüzzaman’a Sataşmalar

https://www.risalehaber.com/muhammed-numan-ozel-risale-i-nura-ve-bediuzzamana-satasmalar-26699yy.htm

Nifak ve Şikakın Neticeleri

https://www.risalehaber.com/nifak-ve-sikakin-neticeleri-25031yy.htm

Neşriyat Hizmetinin Önemi

https://www.risalehaber.com/muhammed-numan-ozel-nesriyat-hizmetinin-onemi-25018yy.htm

Bu ve emsâli yazılarım için diğer yazılarımdan bakılabilir.

Cenâb-ı Hak bizleri:

Kur’ân ve Sünnet’e sıdk u sadâkatle bağlı, Risale-i Nur’un gösterdiği istikametten şaşmayan, hak namına bâtıla alet olmayan, bu dehşetli ifsâd cereyanının şüphelerinden muhafaza edilmiş kullarından eylesin. Basiret-i imaniyemizi ziyadeleştirsin. Âmin.

Selâm ve duâ ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Emirdağ Lahikası-1 (62)

[2] Sözler (749)

[3] Emirdağ Lahikası-1 (63)

[4] Emirdağ Lahikası-1 (27)

[5] Emirdağ Lahikası-1 (27)

[6] Şuâlar (288)

Kaynak: RisaleHaber

NurNet