Etiket arşivi: müsbet hareket

Müsbet Hareket Üzerine 100 Maddede Nuranî Düsturlar

Müsbet Hareket Üzerine 100 Maddede Nuranî Düsturlar

Selâmün Aleyküm Aziz Kardeşim,

Şimdiye dek arz ettiğimiz müsbet hareket, ihlâs, uhuvvet, cihad-ı manevî ve adaveti terk etme gibi düsturları Risale-i Nur Külliyatı’nın farklı mecmualarından ele alarak bir çok yazı yazmak nasip oldu. Şimdi bu manada yazdığımız yazılardan derleyerek 100 madde hâlinde bunları sıralamak istedim. Her bir madde, Risale-i Nur’un bir nokta-i istinadını ve hizmet metodunu ihata etmektedir:

  1. Müsbet hareket; kendi mesleğinin muhabbetiyle yaşamaktır.
  2. Başkalarının tenkidiyle değil, hakkın izharıyla meşgul olmaktır.
  3. Menfî hareket etmek, hizmet-i imaniyeye zarar verir.
  4. Dâhilde menfî hareket yoktur; müsbet iman hizmeti vardır.
  5. Vazife-i İlâhiyeye karışmamak, muvaffakiyet beklememek gerektir.
  6. Teşhir değil, tebliğ; tahrip değil, tamir esastır.
  7. Uhuvvet, hizmetin ruhudur.
  8. Müsbet hareket, şefkatle ve sabırla yapılır.
  9. Beddua değil, duâ ile mukabele edilir.
  10. Hizmet-i Kur’aniyede en büyük düşman, küfr-ü mutlaktır.
  11. Cihad-ı manevî, kalemle ve tahkikî iman ile yapılır.
  12. Müspet milliyet, İslâm’a zırh olur; yerine geçmez.
  13. Müsbet hareket, İslâm kardeşliğini pekiştirir.
  14. Hizmette rekabet, ihlâsı zedeler.
  15. Hakkı savunmak için batıla benzemek doğru değildir.
  16. Cemaat içinde ferdî kahramanlık taslamak zararlıdır.
  17. Menfaat için hizmet eden, ihlâsı kaybeder.
  18. Hizmet-i Nuriyede, hased bir afettir.
  19. Sadâkat, müsbet hareketin ikizidir.
  20. Zalimlere bile beddua etmeyen bir meslek-i muhabbet vardır.
  21. Ehl-i dalâletin şahs-ı manevîsine karşı, hakikî bir şahs-ı manevî ile mukabele edilir.
  22. Kardeşinin meziyetinden ferah duymayan, hizmete zarar verir.
  23. Âhirete ait amellerde rekabet olmaz.
  24. Nefisle mücadele, asrın en büyük cihadıdır.
  25. Her bir Nur Talebesi, cemaatin bir uzvudur; rekabet edemez.
  26. Cemaatte ihlâs, tesanüdü doğurur; tesanüd de zaferin sebebidir.
  27. Müsbet hareket, asayişin teminatıdır.
  28. Zaman, cemaat zamanıdır; şahsî meziyet zamanı değildir.
  29. İnsaf düsturu, müsbet hizmetin temelidir.
  30. Küçük kusurlarla mü’minin hasenâtı örtülmez.
  31. Kusuru görmek değil, örterek ıslah etmektir esas olan.
  32. Hizmet-i Nuriyede maddî menfaat beklemek, ihlâsa zarar verir.
  33. Samimiyet, müsbet hareketin en bariz nişanesidir.
  34. Kalbde adavet, ihlâsı öldürür.
  35. Ciddiyet, metanet ve sabır; müsbet hizmetin üç sütunudur.
  36. Tevazu ve mahviyet, ihlâsı artırır.
  37. Adavetin telkini, şeytanın en büyük tuzağıdır.
  38. Birbirini tenkit edenler, manevî vücudu parçalar.
  39. Hizmette, sırf Allah için olan kazanır.
  40. Hakaik-i Kur’aniyeye perde olan her türlü enaniyet reddedilmelidir.
  41. Hakkın hatırı âlidir; menfaat hatırlarıyla takas edilmez.
  42. Tesanüd ve uhuvvet, müsbet cihadın ordusudur.
  43. Rıza-yı İlâhî esas maksattır.
  44. Rekabet ve kıskançlık, cemaatin ruhunu söndürür.
  45. Adavetin yerine şefkat, kin yerine dua koyulmalıdır.
  46. Enaniyet, müsbet hareketin zehridir.
  47. Cemaatin kıvamı, ihlâsla sabitleşir.
  48. Şahsî kusurlar, umuma zarar vermemelidir.
  49. Kardeşinin kusurunu görme; meziyetine sevin.
  50. Müsbet hareket, bu zamanda Kur’anî bir farzdır.
  1. En büyük hizmet, sabır ve metanetle yapılan iman dersidir.
  2. Müsbet hareket eden, kalbiyle değil, yalnız hizmetiyle hükmeder.
  3. Kalbî muhabbet, lisanî ifşadan evlâdır.
  4. Gizli haset, en gizli nifak tohumudur.
  5. Müsbet hareket, mü’minin vakar ve izzetini muhafaza eder.
  6. Enaniyetle değil, mahviyetle hakikat tebliğ edilir.
  7. Hakkı sevdirmek, batılı susturmaktan evlâdır.
  8. Rekabet, cemaatin ruhunu zedeler.
  9. Tesanüd, ruhların ittihadıdır.
  10. Hakaik-i imaniyeye perde olacak nefsânî çıkışlardan kaçınılmalıdır.
  11. Mahviyet, ihlâsın alâmetidir.
  12. Hizmette sebat, hakikate sadakatin nişanesidir.
  13. Uhuvvet, cemaat ruhunun nurudur.
  14. Şefkat, cihad-ı manevînin en müessir silâhıdır.
  15. Hizmette menfaat arayan, ihlâsı kaybeder.
  16. Cemaatin kalbi, her ferdin kalbinden üstündür.
  17. Fedakârlık, müsbet hareketin bedelidir.
  18. Müspet hizmet, asayişi netice verir.
  19. Asayişi ihlâl eden söz, hizmeti sabote eder.
  20. Kalp kırmak, hizmeti kırmak gibidir.
  21. Hizmet, tevazu ile yücelir.
  22. Kardeşinin kusurunu örtmek, hizmetin ruhuna uygundur.
  23. Kin tutmak, hizmetten uzaklaştırır.
  24. Kardeşlikte ihlâs varsa rekabet kalmaz.
  25. Müsbetlik, hizmette sükûnet ve vakar ister.
  26. Hizmet, ilim ile beslenir, ihlâs ile büyür.
  27. Tesanüd, sebat ile kuvvetlenir.
  28. Cemaat, bir ruh-u manevîdir; onu ihlâsla ihya et.
  29. Samimiyet, müsbet hareketin zırhıdır.
  30. Hizmette sebat eden, zaferin yolunu açar.
  31. Nefisle mücadele, asıl cihad-ı ekberdir.
  32. Kin ve intikam, kalbî karanlıklardır.
  33. Kur’an’dan alınan metot, müsbet hareketle işler.
  34. Müsbet hareket eden, şahsî davasını bırakır.
  35. Kalbe kin değil, nur koymalı.
  36. Şeytanın dostluğu, kin ve garazla beslenir.
  37. Hizmetin kıymeti, ihlâsın derinliğiyle ölçülür.
  38. Her kusur bir imtihandır; sabırla karşılanır.
  39. Cihad-ı manevîde lisan, kılıçtan keskindir.
  40. Gıybet ve tecessüs, ihlâsı öldürür.
  41. Şefkat, müsbet hareketin en yumuşak zırhıdır.
  42. İstişare, cemaat ruhunun aklıdır.
  43. Hizmetin selâmeti, kalbî muhabbette saklıdır.
  44. Uhuvvetin zedelenmesi, hizmeti sarsar.
  45. İhlâs, hizmetin bekâsıdır.
  46. Tenkit, yapıcı değilse yıkıcıdır.
  47. Müsbetlik, hakikati temsil etmektir; kavga etmek değildir.
  48. Allah için hizmet eden, neticeye karışmaz.
  49. Sükût bazen tebliğden kuvvetlidir.
  50. Müsbet hareket, bu zamanın en yüksek edebi ve ahlâkıdır.

Cenâb-ı Hak, bu yüz başlıkta hulâsa edilen 100 hülasa maddeyi hizmet-i imaniye düsturlarını hayatımıza tatbik etmeyi nasib eylesin. Kalplerimize ihlâs, amellerimize istikamet, cemaatimize sadakat ve tesanüd ihsan eylesin. Âmin.

Cenâb-ı Hak bizleri bu hakikat-i âliyeye sadakatle hizmet edenlerden eylesin. Kalplerimizi uhuvvetle doldursun, ihlâs ile ihya eylesin, müsbet hareketin rûhunu ruhumuza nakşeylesin. Âmin.

Burada tadad edip de hayatımıza tatbik edemediğimiz hakikatler için “estağfirullah” demek boynumuza borçtur.

Selam ve dua ile..

Muhammed Numan ÖZEL

Kaynak: RisaleHaber

www.NurNet.org

Neden Bediüzzaman Hazretleri hayatı boyunca âsâyişin muhafazasına dikkat etmiş ve talebelerine de bunu tavsiye etmiştir?

Neden Bediüzzaman Hazretleri hayatı boyunca âsâyişin muhafazasına dikkat etmiş ve talebelerine de bunu tavsiye etmiştir?

 

Malum olduğu üzere, hakikatların, aklıselime takdimi ve tebellürü için en müessir an, ruhların sakin olduğu, arzuların dizginlendiği huzur ve sükûnet zamanıdır. Huzur ve sükûnet ise, âsâyişin kemaline bağlıdır.

Anarşi ve terörün, fitne ve fesadın kuvvet bulduğu zamanlarda, hakikatları idraklere sunmak mümkün olmaz. Çünkü o anda, hâkimiyet, terör ve anarşinin eline geçmiştir. Artık insanların itidal ile aklıselimle hareket etmeleri imkânsız hale gelmiştir. Çünkü anarşi ve terör hengâmında, hak ve adâletin gerçek mizanlarına uymak oldukça zordur.

İnsanlık tarihini tedkik ve tahkik eden müdakkikler için, en müheyyic hâdiselerden birisi, sahabe-i kiram arasında, İbn-i Sebe ve Hâricîlerin ifsadlarıyla vukua gelen elim facialardır.

Evet, terör ve nifakın şiddeti, o asırda bile huzur ve sükûnu zîr-ü zeber etti. Fitne ve ihtilafın çelik pençesi altında, o kahra lâyık olmayan insanlar,elim bir âkibete dûçar oldular. Artık hâkimiyet, zâlim fitnenin eline geçmişti,Esedullah unvanını alan bir zâtın, eli ayağı bağlanarak, dînen mükellef olduğu Hakka davet vazifesini hakkıyla yerine getiremez oldu ve üstelik O’nun faziletinden, ferasetinden, ilim ve irfanından kemaliyle istifade edilemedi. Dünya üzerinde yayılmakta olan nurun şayan-ı hayret inkişafı, o süre içinde tevakkuf etti.

İşte bu gibi ibretli hadiselerden dolayı, Üstadımız, yüce ferâgatıyle, şecâatiyle, merhamet ve şefkatiyle yapmış olduğu bir asra yakın manevî mücâhedesinde, talebelerini fitne ve fesadı, nifak ve şikakı netice verecek, âsâyişi zedeleyecek her türlü hareketten büyük bir hassasiyetle uzak tutmuş ve onları Müslümanları birbirine düşürecek davranışlardan şiddetle sakındırmıştır. Zamanın idarecilerine de hayati önem taşıyan konularda gerekli ikazı yapmaktan bigâne kalmamıştır.

Üstadımızın bu irşâd metodunu, geçmiş asırlarda gelen kutuplarda, gavslarda, müceddid ve müçtehidlerde de müşahede etmekteyiz. Mesela, İmam-ı Rabbanî gibi bir müceddidin, kendisini senelerce hapsettiren ve Ehl-i sünnet itikadının en büyük bir düşmanı olan Ekber Şah’a karşı ayaklanma hazırlığına girişen Selim Şah’ın yardım talebini reddettiği, hatta O’nu babasına isyandan vazgeçirdiği bir vakıadır.

Yine, şeriat-ı garra-yı Muhammediye’nin büyük bir rüknü olan İmam-ı A’zam Hazretleri, hem Emeviler hem Abbasiler devrinde hapse atıldığı, nice zulümlere, işkencelere maruz bırakıldığı hâlde, müsbet hareketi elden bırakmamış, idareyi devirmeyi aklından bile geçirmemiştir. Hâlbuki o gün, başta seyyidler olmak üzere, bütün mü’minler O’nun arkasındaydı; muvaffak olması kuvvetle muhtemeldi.

Bu iki misali teyid eden daha birçok vakıa tarihte mevcuttur.

Demek ki, irşâd ve tebliğ, huzur ve âsâyişin mevcudiyeti ve devamıyla mümkündür.

Peygamberimiz’in (A.S.V.) devletsiz bir millet içinde gönderilmesikader-i ilâhî’nin, zikrettiğimiz hakikata bir remzi olsa gerektir. Resûlüllah Efendimizin (A.S.V.) karşısında bir devlet mevcut olmadığından, imân ve Kur’an hakikatlarını kalplere hâkim kılması oldukça kolay oldu. Şayet,Roma gibi aristokrat bir devletin içinde zuhur etseydi, dinin neşrinde ciddî manilerle karşılaşabilirdi.

Evet, nifaka ve tefrikaya düşerek parçalanan bir milletin, asla pâyidar olamayacağına inanan Bediüzzaman Hazretleri, âsâyişin muhafazasına büyük ehemmiyet vermiştir. Risale-i Nur’da bunu defalarca dikkat nazarlarına arzetmiştir.

Bunlardan birkaç misâl:

İmân ilminden ibaret olan Risale-i Nur eczaları, emniyet ve âsâyişi temin ve te’sis ederler. Evet, güzel seciyelerin ve iyi hasletlerin menşe’ ve menbaı olan imân; elbette emniyeti bozmaz, temin eder. İmansızlıktır ki, seciyesizliği ile emniyeti ihlâl eder.”(Tarihçe-i Hayat)

Mesleğimiz, sırr-ı ihlâsa dayanıp, hakaik-i îmaniye olduğu için; hayat-ı dünyaya, hayat-ı içtimaiyyeye mecbur olmadan karışmamak ve rekabet ve tarafgirliğe ve mübârezeye sevkeden hâlâttan tecerrüd etmeye mesleğimiz itibariyle mecburuz.” (Kastamonu Lahikası)

Madem îman hizmetinde ihlâs-ı etemle, anarşiliği durdurmakla, âsâyişi muhafaza etmekle sabır ve tahammül gerektir. Ben de bunun için rahatımı, haysiyetimi feda ediyorum. Onları da helâl ediyorum.” (Şualar)

Bize ezâ ve cefâ edenlere karşı hiçbir talebemin kalbinde zerre kadar intikam emeli beslememesini ve onlara mukabil Risale-i Nur’a sadâkat ve sebatla çalışmalarını tavsiye ederim. Ben çok hastayım. Ne yazmaya, ne söylemeye takatim kalmadı. Belki de bunlar son sözlerim olur. Medreset-üz Zehra’nın Risale-i Nur talebeleri bu vasiyetimi unutmasınlar.”(Emirdağı Lahikası)

Bir asra yakın ömründe imân ve mârifete ait kudsî ha-kikatlan büyük bir vukufiyetle Kur’an’dan istihraç ederek, bu milletin imanının muhafazasına ve tekâmülüne çalışan Bediüzzaman gibi âlî himmet bir dâhinin, âsâyişin muhafazasına gayret göstermesi,bu millet için, üzerinde ehemmiyetle durulması gereken hayatî bir meseledir. Üstad’ın bu vadide duyduğu endişelerin ve gösterdiği gayretlerin, derin sırlara ve hikmetlere istinad edeceği aşikârdır.

Bunlardan beşini nazar-ı mütalâaya arz ediyorum:

1) Hz. Üstad’ın âsâyişin muhafazasına fevkalâde ehemmiyet vermesinin en büyük sebebi, anarşiyi küfr-ü mutlakın semeresi olarak mülahaza etmesidir. Eserlerinde bu mânâ üzerindeki hassasiyetini büyük bir heyecanla ifade buyurmuştur. Bunlardan birkaç misâl:

Ben elli-altmış senedir küfr-ü mutlaka karşı imana hizmet etmek ve küfr-ü mutlakın neticesi olan anarşilikten milleti kurtarmak için bütün kuvvetimle îman hizmetindeki ihlâsın neticesi olan âsâyişi muhafaza ile bir cânî yüzünden on mâsumu zulümden kurtarmak için rahatımı, şerefimi, haysiyetimi hattâ lüzum olsa hayatımı feda etmekle, herbir tazyikata, mânâsız, lüzumsuz şeylere karşı sabır ve tahammül ettim. İşte benim otuz-kırk senedir bu hizmet-i îmaniye için, benim hakkımda habbeyi kubbe yapıp bir bardak suda fırtına çıkarıp beni tâciz ettikleri hâlde, sırf hizmet-i îmaniyenin bir neticesi olan âsâyiş için sabır ve tahammül ettim.”(Emirdağı Lahikası)

Artık yeter! Kabir kapısındayım, beni dünyaya baktırmayınız…”

“Hem emniyet-i umumiye reisi olduğunuz cihetle, benim hizmetime taraftar olmanız lâzım. Çünki mahkemelerce sabit olduğu gibi, Risale-i Nur’un dersleri, dünyaya baktığı vakit bütün kuvvetleriyle âsâyişin temellerini muhafaza etmek, korumak ve fesat ve ihtilâllerin önünü kesmek olmasından, kudsî ve manevî inzibat komiserleri hükmünde olduğuna delil, üç vilâyet zâbıtaları anlamışlar.” (Emirdağı Lahikası)

“Bu vatanın ve bu milletin hayat-ı içtimaiyesi bu acaib zamanda anarşilikten kurtulmak için beş esas lâzım ve zaruridir: Hürmet, merhamet, haramdan çekinmek, emniyet, serseriliği bırakıp itaat etmektir.”

“Risale-i Nur hayat-ı içtimaiyeye baktığı zaman, bu beş esası kuvvetli ve kudsî bir surette tesbit ve tahkim ederek, âsâyişin temel taşını muhafaza ettiğine delil ise; bu yirmi sene zarfında Risale-i Nur’un, yüz bin adamı vatan ve millete zararsız birer uzv-u nâfi haline getirmesidir… Demek Risale-i Nur’un ekseriyet-i mutlaka eczalarına ilişenler her halde bilerek veya bilmeyerek anarşilik hesabına vatana ve millete ve hâkimiyet-i İslâmiyyeye hıyânet ederler.”(Şualar)

2) Risale-i Nur’un irşâd metodunu “acz, fakr, şefkat, tefekkür tarîki” şeklinde ifade buyuran Hz. Üstad, âsâyişin muhafazası için gösterdiği fevkalâde hassasiyetin bir sebebini de “şefkat” olarak izah eder. Bu mânâyı eserlerinin birçok yerinde, ehemmiyetine binaen, defalarca nazara verir. Şöyle ki:

Ben Risale-i Nur mesleğinin esası ve otuz senedenberi bir düstur-u hayatım olan şefkat itibariyle bir mâsuma zarar gelmemek için, bana zulmeden cânîlere değil ilişmek, hatta beddua edemiyorum. Hatta en şiddetli garazla bana zulmeden fâsık, belki dinsiz zâlimlere hiddet ettiğim hâlde, değil maddî, belki beddua ile de mukabeleden beni o şefkat men’ediyor. Çünki o zâlim gaddarın, ya peder ve vâlidesi gibi, ihtiyar bîçârelere veya evlâdı gibi mâsumlara maddî ve manevî darbe gelmemek için, o dört mâsumların hatırına binaen, o zâlim gaddara ilişmiyorum, bazan helâl ediyorum. İşte bu sırr-ı şefkat içindir ki, idare ve âsâyişe katiyyen ilişmediğimiz gibi, bütün arkadaşlarımıza da o derece tavsiye etmişim ki: Bu nur şâkirdleri, manevî bir zâbıtadır, idare ve âsâyişi muhafaza ediyorlar.”

Cenab-ı Hakka hadsiz şükür olsun ki: Binler haysiyet ve şerefimi bu vatandaki bîçarelerin istirahatına ve onlardan belaların def’ine feda etmek için bana bir haleti ruhiyeyi ihsan eylemiş ki; ben de onların yaptığı ve niyetinde bulundukları tahribat ve ihanetlere karşı tahammüle karar vermişim. Bu milletin âsâyişine, hususan mâsum çocukların ve muhterem ihtiyarların ve bîçâre hastaların ve fakirlerin dünyevî istirahatlarına ve uhrevî saadetlerine binler hayatımı ve binler şerefimi feda etmeye hazırım…” (Emirdağı Lahikası)

Hatalı bir adama müteallik, bîçâre ihtiyar vâlide ve pederi ve mâsum çoluk çocukları ezmek, perişan etmek, tarafgirâne adâvet etmek, şefkatin esasına zıddır. Müslümanlar içinde tarafgirâne cereyanlar yüzünden, böyle mâsumlar zulümden kurtulamıyorlar. Hususan ihtilale sebebiyet veren vaziyetler, bütün bütün zulmü dağıtır, genişletir.” (Tarihçe-i Hayat)

Kendisine edilen emsalsiz zulüm ve tazyikat karşısında, o geniş şefkatinin bir icabı olarak, sabır ve tahammülle mukabele eden ve menfî hiçbir harekete tevessül ve tenezzül etmeyen Hz. Üstad, talebelerine de bu vadide şöyle tavsiyede bulunur:

“Bize ezâ ve cefâ edenlere karşı hiçbir talebemin kalbinde zerre kadar intikam emeli beslememesini ve onlara mukabil Risale-i Nur’a sadâkat ve sebatla çalışmalarını tavsiye ederim.”(Emirdağı Lahikası)

3) “Meşrutiyet”, “İttihad ve terakki” ve “Cumhuriyet” devrelerinin hepsini gören, bu devirlerin hepsinde manevî mücâhedesini aralıksız devam ettiren, haksızlık karşısında hiçbir zaman susmayan, ikaz ve irşâdına her halükârda devam eden, iç ve dış düşmanların bütün entrikalarını çok iyi tesbit eden ve “biz müteharrik-i bizzat değiliz, müteharrik-i bilvasıtayız, Avrupa üflüyor biz burada oynuyoruz” diyerek, hâricî cereyanlara alet olanları nâzikâne ikaz eden Bediüzzaman Hazretleri, âsâyişi ihlâl etmenin ecnebî hesabına geçeceğini müdrik olarak, anarşinin daima karşısında olmu ve âsâyişin muhafazasına bütün kuvvetiyle çalışmıştır.

Aşağıdaki ifadeler bu hakikati berrak bir şekilde ortaya koymaktadır:

Size beyan ediyorum ki; dinsizlik hesabına bizi ezen sizler;vatan ve millet, âsâyiş ve idare aleyhinde ve anarşilik lehinde ve müthiş bir ecnebî hesabına beni sıkıştırıp, bir sarsıntı çıkarıp, o cereyanın müdahalesini istiyorsunuz… Onun için, bütün ihanet ve hakaretlerinize beş para kıymet vermem;âsâyiş, idare lehinde sabır ve tahammüle karar verdim.”(Emirdağı Lahikası)

Bu ehemmiyetli sırra binaen, Bediüzzaman Hazretleri, kendisine yapılan katmerli zulüm ve işkencelere azamî sabır ve tahammül gösterdiği gibi,talebelerini de bu noktada şöyle ikaz etmiştir:

Sakın cereyanlara kapılmayınız, siyasete girmeyiniz, âsâyişe dokunmayınız.”

Biz bütün kuvvetimizle anarşiliğe bir sedd-i Zülkarneyn gibi, bir sedd-i Kur’ânî te’sisine çalışıyoruz. Bize ilişenler,anarşilik ve belki komünistliğe zemin ihzar ediyorlar.”(Emirdagı Lahikası)

Evet, komünist perdesi altında anarşistliğin emniyeti umumiyeyi bozmağa dehşetli çalışmasına karşı Risale-i Nur ve Şâkirdleri, imânı tahkiki kuvvetiyle bu vatanın her tarafında o müdhiş ifsadı durduruyor ve kırıyor. Emniyeti ve âsâyişi temine çalışıyor.”(Tarihçe-i Hayat)

Hem madem her şey geçici ve fânidir ve ölüm ölmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor ve zahmet ise rahmete kalboluyor; elbette biz, sabır ve şükürle tevekkül edip sükût ederiz. Zarar ile icbar ile sükûtumuzu bozdurmak ise; insafa, adâlete, gayreti vataniyeye ve hamiyet-i milliyeye bütün bütün zıttır, muhaliftir.” (Şualar)

Evet, Üstadımız sükûtunu bozmadığı gibi, talebeleri de aynı şuur ile sükûtlarını bozmamışlar, harici düşmanların oyununa gelmemişlerdir ve kıyamete kadar da biiznillah gelmeyeceklerdir.

4) Hz. Üstad’ın âsâyişi muhafaza etmesinin ve siyasete karışmamasının ehemmiyetli bir sebebi de “ihlâs sırrı”dır. Ömrünün her anını ihlâs üzere geçiren Hz. Üstad, Kur’an-ı Azimüşşân’ın ulvî hakikatlarını ve cevherlerini hiçbir şeye alet etmemeye fevkalâde hassasiyet gösterdiğini şu ifadeleriyle ortaya koymuştur:

Risale-i Nur’u hiçbir şeye alet edemeyiz. Evvela: Kur’an’ın elmas gibi hakikatlarını, ehl-i gaflet nazarında bir propaganda-yı siyaset tevehhümiyle cam parçalarına indirmemek ve o kıymetdar hakikatlara ihanet etmemektir.” (Tarihçe-i Hayat)

Bir başka eserinde de aynı hakikati şöyle teyid eder:

Risale-i Nur ve ondan tam ders alan biz şâkirdleri, değil dünya siyasetlerine, belki bütün dünyaya karşı da Risale-i Nur’u âlet edemeyiz ve şimdiye kadar da etmemişiz. Biz, ehl-i dünyanın dünyalarına karışmıyoruz. Bizden zarar tevehhüm etmek divaneliktir.”

“Kur’an bizi siyasetten men’etmiş; tâ ki elmas gibi hakikatları, ehl-i dünyanın nazarında cam parçalarına inmesin.” (Kastamonu Lahikası)

5) Hz. Üstad’ın âsâyişi muhafazaya çalışmasının çok önemli bir sebebi de kendi vazifesini yapıp, Cenab-ı Hakk’ın vazifesine karışmama” prensibidir.

Bütün mürşidlerin irşâd sahasındaki vazifeleri ancak tebliğ ve nasihattir.Neticeyi halketmek, muzaffer ve muvaffak kılmak, Cenâb-ı Hakk’ın vazifesidir.

Bu sırrı çok iyi bilen Üstadımız, idareye karışmaktan, âsâyişe ilişmekten şiddetle teberri etmiş ve yüz elim de olsa ancak Nur’a kâfi gelir” diyerek bütün himmetini Nur külliyatının telifine ve neşrine hasretmiştir.

Bu hakikati açık ve seçik olarak kendisi şöyle ifade buyurmaktadır:

Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfi hareket değildir. Rıza-yı İlâhiye göre, sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i ilahiyeye karışmamaktır. Bizler âsâyişi muhafazayı netice veren müsbet îmân hizmeti içinde her bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.”

Kendimi misâl olarak derim: Ben eskiden beri tahakküme ve terzile karşı boyun eğmemişim. Hayatımda tahakkümü kaldırmadığım bir çok hâdiselerle sabit olmuş. Mesela: Rusya’da kumandana ayağa kalkmamak, Divân-ı Harbi Örfide idam tehdidine karşı mahkemedeki paşaların suallerine beş para ehemmiyet vermediğim gibi, dört kumandanlara karşı bu tavrım tahakkümlere boyun eğmediğimi gösteriyor. Fakat bu otuz senedir, müsbet hareket etmek, menfi hareket etmemek ve vazife-i Îlâhiyyeye karışmamak hakikati için; bana karşı yapılan muamelelere sabırla, rıza ile mukabele ettim.” (Emirdağı Lahikası)

İşte Nur Talebeleri de Üstadlarını örnek alarak, hareketlerini O’nun hakimane ve arifane düsturlarına bina edip, inayet-i İlâhiye ile insanların imanına, hidayetine, ahlâkına hizmet etmektedirler. Evet, onlar, Nur’un ihtiva ettiği gerek imana, gerek ibadete, gerek ahlâk ve âdaba ait yüksek hakikatları hiçbir menfî harekete tevessül etmeden, karınca kararınca, kalp ve vicdanlara, akıl ve idraklere sevdirmeye gayret etmişlerdir ve ediyorlar. Üstadlarının yolunda giderek, icabettiğinde devlet yetkililerini Nur’un hakikatlarıyla ikaz ve irşâd görevlerini de elden geldiği kadar yerine getirmeye gayret göstermişlerdir ve göstermeye devam edeceklerdir.

Evet, bu hizmette, her zaman teenni ve nezaket ile davranmak ve Üstadımızın ifadesiyle “nezihâne, nâzikâne ve kavl-i leyyinle” tebliğde bulunmak gerektir. Kalpleri Allah’ın rızasıyla merbut olup hizmet aşkıyla yürüyenler, menfî hareketlerden sakınmalı ve dünyevî ve siyasî bir gaye gütmemelidirler.

Güler yüz, tatlı söz, kalp metaneti ve hatır hoşluğu ile fitne kapısını kapatıp, kalp ve hissiyatlarını şeytanın tahribatına karşı siper etmelidirler. Çimenli, çiçekli, ferahlı ve müncezip nice yollar vardır ki, insanı mühlik ve vahşi çöllere çıkartır. Nice dikenli, sarp, sert kayalı yollar da vardır ki, nihayetleri gül ve gülistandır.

Nur Talebeleri Üstad Hazretlerine ittibaen, Nur’un hizmetinde yürürken, takdir-i İlâhî ile maruz kaldıkları musibetler ve ızdıraplan, kimin eliyle gelirse gelsin, onları hata ve günahlarına keffaret sayar, daha bilmedikleri birçok hikmetlerini de mülahaza ederek sabır ve tevekkül ile karşılarlar.

Üstadımızın yaşadığı tarz-ı hayat ve koymuş olduğu düsturlardan anladığım bu ki; bize teveccüh eden zulümler ne kadar şiddet kazanırsa kazansın, başımıza inen musibetler, tazyikler ne derece bizi sıkarsa sıksın, âsâyişi ihlâl etmemize meşruiyet kazandırmaz. Hizmetimizin selametle yürümesi, hâdiseleri Risale-i Nur’un mizanlarıyla tartıp harekâtımızı ve hallerimizi O’nunla tanzim etmemize bağlıdır. Âsâyişin muhafazasına yardımcı olmamız da Nur meşrebinin muktezasındandır. Çünki, dediğimiz gibi, Kur’an ve imân hakikatlarını bu millete mal etmenin yolu, kin ve iğbirara girmeden, fitne ve fesadı uyandırmadan ilim ile hikmet ile şefkat ve merhamet ile hareket etmektir. Malûmya;

Medenîlere galebe çalmak ikna iledir, söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir.”

Nur Talebeleri’nin, âsâyişi zedeleyici davranışlardan şiddetle çekinmeleri ve muhafazasına yardımcı olmaları, bazı çevrelerce, tenkid mevzuu yapılıyor. Bu gibi tenkidlere cevaben Üstadımızın Uhuvvet Risalesindeki şu harika tesbitini arz etmekde fayda görüyorum. Üstadımız şöyle buyuruyor:

Nasıl ki, sen bir gemide veya bir hanede bulunsan, seninle beraber dokuz mâsum bir cânî var. O gemiyi gark ve o haneyi ihrak etmeye çalışan bir adamın, ne derece zulm ettiğini bilirsin.”

“Ve zâlimliğini semâvata işittirecek derecede bağıracaksın. Hatta bir tek mâsum dokuz cânî olsa; yine o gemi hiçbir kanunu adâletle batırılmaz.”

“Aynen öyle de: Sen, bir hane-i Rabbaniye ve bir sejine-iİlâhiye olan bir mü’minin vücudunda imân ve İslâmiyet ve komşuluk gibi dokuz değil, belki yirmi sıfat-ı mâsume varken;sana, muzır olan ve hoşuna gitmeyen bir cânî sıfatı yüzünden ona kin ve adâvet bağlamakla o hane-i mânevîye-i vücudun manen gark ve ihrakına, tahrip ve batmasına teşebbüs veya arzu etmen, onun gibi şeni’ ve gaddar bir zulümdür.” (Mektubat)

İşte bunun gibi cemaat veya devlet de şahs-ı manevî olarak bir fert gibidir. Onun da iyi ve kötü halleri, faydalı ve zararlı tarafları, mâsum ve cânî sıfatlan olabilir. Yukarıda zikredilen kaideye binaen, bazı devlet yetkililerinin hatalı hareketlerinden dolayı devleti batırmaya çalışmak, bir ferde kıyas edilemiyecek kadar şeni’ ve gaddar bir zulüm olur.

Demek bizim âsâyişin yanında yer almamız, devletin nâmeşru olan hallerinitasvip etiğimiz mânâsına gelmez ve gelmemeli.

Bu milletin imanına, bütün şube ve kadrolarıyla musallat olan şukebâirler, iffet ve ahlâkını tahrib eden şu sefahat ve rezaletler, din ve vicdanımızın bir muktezası olarak, elbette bizi de muzdarip ediyor. Bu ızdırabın dinmesi, bu esefin sona ermesi, ancak ve ancak imân ve Kur’an hakikatlarının fert ve cemiyete, daha doğrusu vicdan-ı umumiyeye hâkim olmasıyla mümkündür. Bu ise dâhildeki istikrarın, sulh ve musalahanın mümkün olduğu kadar teminine bağlıdır. Nur Talebeleri olarak bizim en büyük vazifelerimizden biri de, âsâyişin temini, huzur ve emniyetin tesisidir. Keşmekeşlik ve huzursuzluk kimden ve hangi menbadan kaynaklanırsa kaynaklansın, kanımızı içen düşmanın hesabına geçer. Evet, Üstadımızın dediği gibi; iki elimiz var, yüz elimiz de olsa ancak Nur’a kâfi gelir. Hiçbir cihetle zor kullanmaya, hırçınlık çıkartmaya hakkımız ve selahiyetimiz yoktur. Evet; Nur Talebeleri âsâyişin mânevî bekçileridir. Bu hakikat dün geçerli olduğu gibi bugün de geçerlidir, yarın da geçerliliğini muhafaza edecektir.

Çok iyi bilindiği gibi, insanı intibaha davet eden sebeplerden birisi,belki de en birincisi, tarihin korkunç ibretli sayfalarını daima göz önünde bulundurmasıdır. Bu nokta-i nazardan Cenâb-ı Hak; “Ey akıl sahipleri! (Hâdiselere) ibretle nazar ediniz.” buyuruyor. Bu hadiselerin ruhunu anlayıp mizana vurmada en doğru ve esaslı bir mihenktir. Evet, devr-i saadetten bu yana İslâmiyeti içinden yıkmak isteyen müfsidler, daima suret-i hakdan görünüp, hak ve hakikati perde yaparak hareket etmişlerdir. Şimdi de memleketimizde kaynakları belli, zihniyetleri menfî, samimiyetsiz bir takım zümrelerin âsâyişi ihlâl faaliyetlerinde, bazan da hakkı perde yaparak çalıştıklarını müşahede etmekteyiz. Bu gibi menfî ve yıkıcı propagandalara kapılmamamız için Meyve Risalesindeki şu ibretli levhayı daima göz önünde bulundurmamız son derece lüzumludur.

Ömür sermayesi pek azdır. Lüzumlu işler pek çoktur. Birbiri içinde mütedahil daireler gibi, her insanın kalb ve mide dairesinden ve cesed ve hane dairesinden mahalle ve şehir dairesinden ve vatan ve memleket dairesinden ve küre-i arz ve nev-i beşer dairesinden tut, tâ zîhayat ve dünya dairesine kadar, birbiri içinde daireler var. Her bir dairede, herbir insanın bir nevi vazifesi bulunabilir.”

“Fakat en küçük dairede en büyük ve ehemmiyetli ve daimi vazife var. Ve en büyük dairede en küçük ve muvakkat ara sıra vazife bulunabilir. Bukıyas ile küçüklük ve büyüklük makûsen mütenasib vazifeler bulunabilir. Fakat büyük dairenin câzibedarlığı cihetiyle küçük dairedeki lüzumlu ve ehemmiyetli hizmeti bırakıp lüzumsuz,malayani ve afakî işlerle meşgul eder. Sermaye-i hayatını boş yerde imha eder. O kıymetdar ömrünü kıymetsiz şeylerde öldürür.” (Şualar)

Müslümanlar bu hikmetli nasihati hayatlarında tam manasıyla düstur edindikleri takdirde, hâricî ve geniş dairelerin lûtf-i ilâhî ile kendilerine musahhar olacağından şüphe edilmemelidir. Nitekim Cenab-ı Hak bir hadis-i kudsîsinde şöyle buyurur:

“Ben Allah-u Azimüşşan, Melikü’l-Mülüküm. Hükümdarların kalbleri ve nasiyeleri benim elimdedir. Kullar bana itaat ederlerse, ben de onlara rahmet kılarım. Ve eğer kullar bana isyan ederlerse, ben de onları onlara ukubet (azap verici) kılarım. Binaenaleyh mülüke sebb (sövmek, beddua) ile meşgul olmayın ve lâkin bana tövbe ve müracaat eyleyin ki onları size bükeyim.” (Elmalılı, s.1071)

Kaynak: MehmedKırkıncı.com

www.NurNet.org

‘Müsbet Hareket’ nedir, ne değildir? (3)

—Karşılaştırmalı bir analiz

Bu esaslar dahilinde, ‘müsbet hareket’in tazammunları ise şöyle özetlenebilir:

1. Risale-i Nur’da yegâne hedef iman hizmetidir. Bu hizmet, başka bir hedefin öncülü veya basamağı değildir. Önce imanı anlatıp, sonra kadrolaşmak, oradan bürokrasiye-siyasete nüfuz etmek gibi bir stratejiye Risale-i Nur’un iman hizmetindeki ihlas ölçüleri asla müsaade etmemektedir. Kim bu iman hizmetine böyle bir stratejiyi dahil etmeye kalkışırsa, Risale-i Nur mesleğinin dışına çıkmış olur.

Konuşan Yalnız Hakikattır:

“Rıza-yı İlâhîden başka fıtrî vazife-i ilmiyenin sevkiyle, yalnız ve yalnız imana hizmet hususu bana gösterildi. Çünkü şimdi bu zamanda hiçbir şeye âlet ve tâbi olmayan ve her gayenin fevkinde olan hakaik-i imaniyeyi fıtrî ubudiyetle, bilmeyenlere ve bilmek ihtiyacında olanlara tesirli bir surette bildirmek; bu keşmekeş dünyasında imanı kurtaracak ve muannidlere kat’î kanaat verecek bir tarzda, yani hiçbir şeye âlet olmayacak bir tarzda, bir Kur’ân dersi vermek lâzımdır ki, küfr-ü mutlakı ve mütemerrid ve inatçı dalâleti kırsın, herkese kat’î kanaat verebilsin. Bu kanaat de bu zamanda, bu şerait dahi­linde, dinin hiçbir şahsî, uhrevî ve dünyevî, maddî ve mânevî bir şeye âlet edil­mediğini bilmekle husule gelebilir.

Yoksa komitecilik ve cemiyetçilikten tevellüd eden dehşetli dinsizlik şahsi­yet‑i mâneviyesine karşı çıkan bir şahıs, en büyük mânevî bir mertebede bulun­sa, yine vesveseleri bütün bütün izale edemez. Çünkü imana girmek isteyen mu­an­nidin nefsi ve enesi diyebilir ki: “O şahıs, dehâsıyla, harika makamıyla bizi kan­dırdı.” Böyle der ve içinde şüphesi kalır.

Allah’a binlerce şükürler olsun ki, yirmi sekiz senedir dini siyasete âlet ittiha­mı altında, kader-i İlâhî, ihtiyarım haricinde, dini hiçbir şahsî şeye âlet etmemek için beşerin zâlimâne eliyle mahz-ı adalet olarak beni tokatlıyor, ikaz ediyor; “Sa­kın” diyor, “iman hakikatini kendi şahsına âlet yapma-tâ ki, imana muhtaç olan­lar anlasınlar ki, yalnız hakikat konuşuyor. Nefsin evhamı, şeytanın desise­leri kal­masın, sussun.”

İşte, Nur Risalelerinin büyük denizlerin büyük dalgaları gibi gönüller üzerinde husule getirdiği heyecanın, kalblerde ve ruhlarda yaptığı tesirin sırrı budur, baş­ka bir şey değildir. Risale-i Nur’un bahsettiği hakikatlerin aynını binlerce âlim­ler, yüz binlerce kitaplar daha belîğane neşrettikleri halde yine küfr-ü mutlakı dur­du­ramıyorlar. Küfr-ü mutlakla mücadelede bu kadar ağır şerait altında Risa­le-i Nur bir derece muvaffak oluyorsa, bunun sırrı işte budur. Said yoktur. Sa­id’in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakikattir, hakikat-i imani­ye­dir.”

2. İman hizmetinin gayesi ve neticesi ve ödülü, iman hizmetinin kendisidir. Bundan başka maddî veya manevî bir ödül aranamaz ve istenemez. İman hizmetinden umulan rıza-yı ilâhîdir; uhrevî sevap hırsı bile hoş görülmez. Risale-i Nur’dan dünyevî bir hedef ve menfaat gözetilemez.

Ondördüncü Şua:

Nurcular cemiyet memiyet, hususan siyasî ve dünyevî ve menfî ve şahsî ve cemaatî menfaat için teşekkül eden cemiyet ve ko­mite değiller ve olamazlar.” (Şualar, 14. Şua)

Dolayısıyla, hiçbir kişi veya grup Risale-i Nur adına bir siyasî parti kuramaz. Bürokratik veya iktisadî güç temerküzüyle, siyasetle vesayet veya ortaklık ilişkisine veya pazarlığına giremez. ‘Şirket-i maneviye-i uhreviye’ olan şu iman hizmetini, ‘şirket-i maddiye-i dünyeviye’lere, meselâ holdinglere dönüştüremez. Kim bunları yaparsa, ‘müsbet hareket’ ilkesini çiğnemiş, Risale-i Nur mesleğinin dışına çıkmış olur.

3. Müsbet hareket, hareketsizlik değildir. Bediüzzaman hiçbir zaman zulme ve küfre teslim olmamış, ama onların öfke ve nefreti harekete geçererek iç dünyasını yönetmelerine de müsaade etmemiştir. Onun da takipçisi olduğu Ehl-i Sünnet’in sabır çizgisi, eylemsizlik ve teslimiyet değildir; bilakis, hem dıştan gelen tazyike, hem nefsin iç dünyada ürettiği negatif duygulara karşı çift-kutuplu, güçlü ve aktif bir direniştir.

Emirdağ Lâhikası, I, 21. Mektup:

“Elhasıl: Ehl-i dalâlet, muvakkat hayata karşı mücadele ediyorlar. Bizler, ölü­me karşı nur-u Kur’ân ile cidaldeyiz. Onların en büyük meselesi—muvakkat ol­duğu için—bizim meselemizin en küçüğüne—bekaya baktığı için—mukabil gel­miyor. Madem onlar divanelikleriyle bizim muazzam meselelerimize tenez­zül edip karışmıyorlar; biz, neden kudsî vazifemizin zararına onların küçük me­sele­lerini merakla takip ediyoruz?

Bu ayet [1] لَا يَضُرُّكُــمْ مَنْ ضَلَّ اِذَا اهْتَدَيْتُمْ ve usul-ü İslâmiyetin ehemmiyetli bir düsturu olan اَلرَّاض۪ى بِالضَّرَرِ لَايُنْظَرُ لَهُ yani, “Başkasının dalâleti sizin hida­yetinize zarar etmez; sizler, lüzumsuz onların dalâletleriyle meşgul olmayası­nız”; düsturun mânâsı: “Zarara kendi razı olanın lehinde bakılmaz. Ona şefkat edip acınmaz.”

Madem bu âyet ve bu düstur, bizi, zarara bilerek razı olanlara acımaktan men ediyor; biz de bütün kuvvetimiz ve merakımızla, vaktimizi kudsî vazifeye hasretmeliyiz. Onun haricindekileri mâlâyani bilip, vaktimizi zayi etmemeliyiz. Çünkü elimizde nur var, topuz yoktur. Biz tecavüz edemeyiz. Bize tecavüz edil­se, nur gösteririz. Vaziyetimiz bir nevi nurânî müdafaadır.

Son ders:

“Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlâ­hî­ye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır. Biz­ler âsâyişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde her bir sıkın­tıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz. (…)

Meselâ, kendimi misal alarak derim: Ben eskiden beri tahakküme ve terzile karşı boyun eğmemişim. Hayatımda tahakkümü kaldırmadığım, birçok hâdise­lerle sabit olmuş. Meselâ, Rusya’da kumandana ayağa kalkmamak, Divan-ı Harb-i Örfîde idam tehdidine karşı mahkemedeki paşaların suallerine beş para ehemmiyet vermediğim gibi, dört kumandanlara karşı bu tavrım, tahakkümlere boyun eğmediğimi gösteriyor. Fakat bu otuz senedir müsbet hareket etmek, menfî hareket etmemek ve vazife-i İlâhiyeye karışmamak hakikati için, bana karşı yapılan muamelelere sabırla, rıza ile mukabele ettim. Cercis Aleyhisselâm gibi ve Bedir, Uhud muharebelerinde çok cefa çekenler gibi, sabır ve rıza ile kar­şıladım.”

4. Müsbet hareket, tadlîl değil, tadil edici olmayı ve tekfirci bir dilden mutlak surette kaçınmayı gerektirir.

Sünuhat:

“Bazı âyât ve ehâdis vardır ki, mutlakadır; külliye telâkki edilmiş. Hem öyleler vardır ki, münteşire-i muvakkatedir; daime zannedilmiş. Hem mukayyed var; âmm hesap edilmiş.

Meselâ, demiş, “Bu şey küfürdür.” Yani, o sıfat imandan neş’et etmemiş; o sı­fat kâfiredir. O haysiyetle, o zât küfür etti, denilir. Fakat mevsufu ise, mâsume ve imandan neş’et ettikleri gibi, imanın tereşşuhatına da hâize olan başka ev­sa­fa malik olduğundan, o zât kâfirdir, denilmez. İllâ ki, o sıfat küfürden neş’et etti­ği, yakînen biline… Zira başka sebepten de neş’et edebilir. Sıfatın delâletinde şek var; imanın vücudunda da yakîn var. Şek ise yakînin hükmünü izale etmez. Tek­fire çabuk cüret edenler düşünsünler!

Hata-Savab Cetveli:

“Said’i bilenler bilirler ki, mümkün ol­duğu kadar tekfirden çeki­nir. Hattâ sarih küfrü bir adamdan görse de, yine te’vile çalışır, onu tekfir etmez.”

5. Müsbet hareket, manevî/dinî hizmetlerdeki farklılığı organizmadaki farklılık gibi, işlev farklarını da bir manevî işbölümü olarak okumayı içerir. Kendisini veya aidiyetini ümmetin üstünde görmek; diğer mü’minlere karşı hegemonik bir dil ve ilişki biçimi inşa etmek, asla kabul edilemez.

Sünuhat:

“Bence, Tahtîeci, hubb-u nefisten neş’et eden inhisar zihniyeti illetiyle malûldür. Ve Kur’ân’ın câmiiyetinden ve umum tabakat-ı beşere şümul-ü hitabından gafletle mes’uldür.

Hem Tahtîecilik fikri, sû-i zan ve tarafgirlik hissinin menbaı olduğundan, İs­lâmda lâzım olan tesanüd-ü ervâh, tevhid-i kulûb, tehâbbüb ve teâvüne büyük rahneler açmıştır. Hâlbuki hüsn-ü zanla, muhabbet ve vahdetle memuruz.”

6. Müsbet hareket, nefsini geri çekmeyi, tabiiyeti metbuiyete tercih etmeyi gerektirir.

Birinci İhlas Risalesi:

“Evet, dünyevî ve hazır lezzet ve menfaat etrafında aşağı, kalbsiz nefisperestler samimî ittifak ve ittihad ediyorlar. Ehl-i hidayet, âhirete ait ve ileriye müteallik semerât-ı uhreviyeye ve kemâlâta, kalb ve aklın yüksek düsturlarıyla mütevec­cih oldukları için, esaslı bir istikamet ve tam bir ihlâs ve gayet fedakârâne bir it­tihad ve ittifak olabilirken, enâniyetten tecerrüd edemedikleri için, ifrat ve tefrit yüzünden, ulvî bir menba-ı kuvvet olan ittifakı kaybedip, ihlâs da kırılır. Ve va­zife-i uhreviye de zedelenir. Kolayca rıza-yı İlâhî de elde edilmez.

Bu mühim marazın merhemi ve ilâcı, “El-hubbu fillâh” sırrıyla, tarik-i hakta gidenlere refakatle iftihar etmek; ve arkalarından gitmek; ve imamlık şerefini on­lara bırakmak; ve o hak yolunda kim olursa olsun kendinden daha iyi ol­du­ğu­­nun ihtimaliyle enâniyetinden vazgeçip ihlâsı kazanmak; ve ihlâsla bir dir­hem amel, ihlâssız batmanlarla amellere râcih olduğunu bilmekle ve tâbiiyeti da­hi, sebeb-i mes’uliyet ve hatarlı olan metbûiyete tercih etmekle o marazdan kur­tu­lur ve ihlâsı kazanır, vazife-i uhreviyesini hakkıyla yapabilir.”

7. Müsbet hareket, sonuçtan değil, süreçten sorumlu olduğumuz bilmeyi, neticenin Cenab-ı Hakka ait olduğu idrakiyle hareket etmeyi, dolayısıyla ‘sayı’ ve ‘başarı’ üzerinden bir değerlendirmeden uzak durmayı gerektirir.

Birinci İhlas Risalesi:

“Ehl-i hidayeti, ulüvv-ü himmetten sû-i istimale ve dolayısıyla ihtilâfa ve reka­bete sevk eden, âhiret nokta-i nazarında bir haslet-i memdûha sayılan hırs-ı se­vap ve vazife-i uhreviyede kanaatsizlik cihetinden ileri geliyor. Yani, “Bu seva­bı ben kazanayım, bu insanları ben irşad edeyim, benim sözümü dinlesinler” di­ye, karşısındaki hakikî kardeşi ve cidden muhabbet ve muavenetine ve uhuv­ve­­tine ve yardımına muhtaç bir zâta karşı rekabetkârâne vaziyet alır. “Şakirtle­rim niçin onun yanına gidiyorlar? Niçin onun kadar şakirtlerim bulunmuyor?” di­ye, enâniyeti oradan fırsat bulup, mezmûm bir haslet olan hubb-u câha te­ma­yül etti­rir, ihlâsı kaçırır, riyâ kapısını açar.

İşte bu hatanın ve bu yaranın ve bu müthiş maraz-ı ruhanînin ilâcı şudur ki:

Cenâb-ı Hakkın rızası ihlâs ile kazanılır; kesret-i etbâ’ ile ve fazla muvaffaki­yet­le değildir. Çünkü onlar, vazife-i İlâhiyeye ait olduğu için, istenilmez, belki ba­zan verilir. Evet, bazan birtek kelime sebeb-i necat ve medar-ı rıza olur. Ke­mmi­yetin ehemmiyeti o kadar medar-ı nazar olmamalı. Çünkü bazan bir tek ada­mın irşadı, bin adamın irşadı kadar rıza-yı İlâhîye medar olur.

Hem ihlâs ve hakperestlik ise, Müslümanların nereden ve kimden olursa ol­sun istifadelerine taraftar olmaktır. Yoksa, “Benden ders alıp sevap kazandır­sın­lar” düşüncesi, nefsin ve enâniyetin bir hilesidir.

Ey sevaba hırslı ve a’mâl-i uhreviyeye kanaatsiz insan! Bazı peygamberler gelmişler ki, mahdut birkaç kişiden başka ittibâ edenler olmadığı halde, yine o peygamberlik vazife-i kudsiyesinin hadsiz ücretini almışlar. Demek hüner, kes­ret-i etbâ’ ile değildir. Belki hüner, rıza-yı İlâhîyi kazanmakladır.

Son ders:

Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlâ­hî­ye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır. Biz­ler âsâyişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde herbir sıkın­tıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.

Evet, mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, âsâyişi muhafaza etmek için­dir. (…) Bu kuvvet dahile karşı değil, ancak hâricî tecavüze karşı istimal edilebilir. Mezkûr âyetin düstu­ruyla va­zifemiz, dahildeki âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir. Onun içindir ki, âlem-i İslâmda âsâyişi ihlâl edici dahilî muharebat ancak binde bir ol­muştur. O da aradaki bir içtihad farkından ileri gelmiştir. Ve cihad-ı mâ­ne­vi­ye­nin en bü­yük şartı da vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır ki, “Bizim vazifemiz hiz­mettir; netice Ce­nâb-ı Hakka aittir. Biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mü­kel­lefiz.”

Ben de Celâleddin Harzemşah gibi, “Benim vazifem hizmet-i imaniyedir; mu­vaffak etmek veya etmemek Cenâb-ı Hakkın vazifesidir” deyip ihlâs ile hareket etmeyi Kur’ân’dan ders almışım.”

Müsbet hareketin bu esas ve tazammunları şunu net biçimde gösteriyor:

Risale-i Nur hareketi, bir siyasî hareket değildir, iktidara değil talip olmak, teklif dahi edilse kabul edemez. Siyasî zeminde adalet ve hikmet ölçüleri dahilinde bir tavrı ve tercihi olur; ama bizatihi siyasete dahil ve müdahil olamaz.

Aynı şekilde, Risale-i Nur hareketi, DAEŞ ve el-Kâide gibi hareketlerin şiddet eğilimine de, en net biçimde onlarda görülen tekfirci yaklaşıma da kesinlikle mesafelidir.

Buna karşılık, şartlara göre, bazan Risale-i Nur hareketi ile ilgileri olmadığına dair beyanda bulunan, bazan da açtığı çığır ve oluşturduğu çizginin Risale-i Nur’un ölçüleriyle izahı gayrıkâbil de olsa Risale-i Nur’a referansla kendisine meşruiyet arayan bir yapıyla da yüz yüzeyiz.

Dilerdim ki, bu sunum Said Nursî’nin “Değil mübareze, belki başkaları düşünmeye de mesleğimiz müsaade etmiyor” ve “Biz, kudsî hizmetimizde daima müsbet hareket ediyoruz” sözleri çerçevesinde neticelensin.

Bu son sözünün devamında, “Fakat, maatteessüf, her bir emr-i hayırda bulunan mânileri def etmek vazifesi, bizi bazan menfi harekete sevk ediyor. İşte, bunun içindir ki, ehl-i nifakın hilekârâne propagandasına kar­şı, kardeşlerimi sabık üç nokta ile ikaz ediyorum, onlara gelen hücumu def’e ça­lışıyorum” sözlerine dayanarak, yine onun ifadesiyle ‘tedafüî’ bir surette (EL-I, 63: “Biz, müsbet hareket ettiğimiz için, mecburiyet olduğu zaman tedâfüî vaziyetinde idik”), Risale-i Nur mesleğinin hukukunu, izzetini ve ölçülerini savunmak ve muhafaza etmek adına, bir ayrıştırmayla bitirmek istiyorum.

Fetullah Gülen’in kişi kültü etrafında oluşan ve kendisini Gülen grubu, Hizmet hareketi, Gönüllüler gibi farklı isimlerle tarif eden oluşumun, gerek duyduğu yerde kendisini Risale-i Nur’a üzerinden tarif ediyor da olsa, yukarıda zikrettiğimiz ölçülere aykırı ayrı bir yol, farklı ve problemli bir çığır olduğunu ifade etmem gerekiyor.

Kur’ân ve hadis karşısında DAEŞ, Risale-i Nur karşısında Fetullahçılık gibi tecrübeler bize şu gerçeği öğretiyor:

Kaynağın sahihliği kadar, kaynakla kendisi üzerinden temas kurduğumuz ‘metodoloji’nin ve bizi harekete geçiren ‘niyet’in de sıhhatli olması gerekir. Aksi durumda yaşanacak olan şey, Bediüzzaman’ın Tuluat’ta dile getirdiği şu gerçektir: “Arı su içer, bal akıtır; yılan su içer, zehir döker.”

[1] Mâide Sûresi, 5:105.

Metin KARABAŞOĞLU

‘Müsbet Hareket’ nedir, ne değildir? (2)

—Karşılaştırmalı bir analiz

Bu girizgâhtan sonra, ‘müsbet hareket’in ne olduğuna gelirsek:

1. Müsbet hareketin birinci esası, ‘müsbet ihtilaf’tır:

Uhuvvet Risalesi: “Hadîsteki ihtilâf ise, müsbet ihtilâftır. Yani, her biri ken­di mesleğinin tamir ve revâcına sa’y eder. Başkasının tahrip ve iptaline değil, belki tekmil ve ıslahına çalışır. Amma menfi ihtilâf ise—ki garazkârâne, adâvet­kârâne birbirinin tahribine çalışmaktır—hadîsin nazarında merduttur. Çünkü bir­biriyle boğuşanlar müsbet hareket edemezler.”

Birinci İhlas Risalesi: “Müsbet hareket etmektir ki, yani, kendi mesleğinin muhabbetiyle hareket etmek. Başka mesleklerin adâveti ve başkalarının tenkîsi, onun fikrine ve ilmine müdahale etmesin, onlarla meşgul olmasın.”

Kastamonu Lâhikası, 156. Mektup: “Mesleğimiz, müsbet hareket etmektir. Değil mübareze, belki başkaları düşünmeye de mesleğimiz müsaade etmiyor.”

2. Müsbet hareketin ikinci esası, siyasetten istiaze ve içtinabdır. Bu esas, bugünkü iman hizmetini yarına ait bir siyasî hedefe basamak görmemeyi, tasarlamamayı ve yapmamayı gerektirir.

Çünkü bu;
– “Amelinizde rıza-yı ilâhî olmalı” ihlas düsturunu zedeler.

– Yapılan dinî hizmetin bir siyasî eğilime eklemlenmesi ve onun elinde araçsallaşması sonucunu üretir; dahası dini siyasete âlet etme riskini getirir.

– Siyaset adına adalet-i mahzâ ilkesinden taviz vermeye ve siyaset adına zulmü işlemeye veya savunmaya sevkeder.

– Yapılan hizmetin safiyetini bozar, inandırıcılığını zedeler, etkisini kırar.

– Siyaset tarafgirliği içinde, muhalif siyasî görüşe dinin tebliği imkânını zedeler; oysa iman hizmetinin kapsama alanı bütün insanlardır; toplumun yüzde yüzüdür.

Ondördüncü Şua:

“Risale-i Nur şakirtlerinin, mümkün olduğu kadar siyasete ve ida­re işine ve hükümetin icraatına karışmamak bir düstur-u esasîleridir. Çünkü

(i) hâ­li­sâne hizmet-i Kur’âniye, onlara herşeye bedel, kâfi geliyor.

(ii) Hem şimdi hükmeden öyle kuvvetli cereyanlar içinde siyasete girenlerden hiçbir kimse, istiklâliyetini ve ihlâsını muhafaza edemez. Herhalde bir cereyan onun hareketini kendi hesabına alacak, dünyevî maksadına âlet edecek, o hiz­metin kudsiyetini bozacak.

(iii) Hem maddî mübarezede şu asrın bir düsturu olan eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdat ile, birinin hatâsıyla onun mâsum çok taraftarlarını ezmek lâzım gelecek. Yoksa, mağlûp düşecek.

(iv) Hem dünya için dinini bırakan veya âlet edenlerin nazarlarında Kur’ân’ın hiçbir şeye âlet olmayan kud­sî hakikatleri, bir propaganda-i siyasette âlet olmuş tevehhüm edilecek.

(v) Hem mil­le­­tin her tabakası, muvafıkı ve muhalifi, memuru ve âmisinin o hakikatler­de his­se­­leri var ve onlara muhtaçtırlar. Risale-i Nur şakirtleri, tam bîtarafane kal­mak için siyaseti ve maddî mübarezeyi tam bırakmak ve hiç karışmamak lâ­zım gel­miş.”

Onüçüncü Mektup:

Hayat-ı beşeriye bir yolculuktur. Şu zamanda, Kur’ân’ın nuruyla gördüm ki, o yol bir bataklığa girdi. Mülevves ve ufûnetli bir çamur içinde, kàfile-i beşer dü­şe kalka gidiyor. Bir kısmı selâmetli bir yolda gider. Bir kısmı mümkün olduğu ka­dar çamurdan, bataklıktan kurtulmak için bazı vasıtaları bulmuş. Bir kısm-ı ek­se­ri, o ufûnetli, pis, çamurlu bataklık içinde, karanlıkta gidiyor. Yüzde yirmi­si, sar­hoşluk sebebiyle, o pis çamuru misk ü amber zannederek yüzüne gözüne bu­laştırıyor; düşerek, kalkarak gider, tâ boğulur. Yüzde sekseni ise, bataklığı anlar, ufûnetli, pis olduğunu hisseder; fakat mütehayyirdirler, selâmetli yolu gö­remiyorlar. İşte bunlara karşı iki çare var:

Birisi, topuzla o sarhoş yirmisini ayıltmaktır.

İkincisi, bir nur göstermekle mütehayyirlere selâmet yolunu irâe etmektir.

Ben bakıyorum ki, yirmiye karşı seksen adam, elinde topuz tutuyor. Halbuki, o biçare ve mütehayyir olan seksene karşı hakkıyla nur gösterilmiyor. Gösteril­se de, bir elinde hem sopa, hem nur olduğu için, emniyetsiz oluyor. Mütehayyir adam, “Acaba nurla beni celb edip topuzla dövmek mi istiyor?” diye telâş eder. Hem de bazan arızalarla topuz kırıldığı vakit, nur dahi uçar veya söner. 

İşte, o bataklık ise, gafletkârâne ve dalâlet-pîşe olan sefîhâne hayat-ı içtimai­ye-i beşeriyedir. O sarhoşlar, dalâletle telezzüz eden mütemerridlerdir. O müte­hayyir olanlar, dalâletten nefret edenlerdir, fakat çıkamıyorlar; kurtulmak isti­yorlar, yol bulamıyorlar, mütehayyir insanlardır. O topuzlar ise siyaset cereyan­larıdır. O nurlar ise hakaik-i Kur’âniyedir. Nura karşı kavga edilmez, ona karşı adâvet edilmez. Sırf şeytan-ı racîmden başka ondan nefret eden olmaz.

İşte, ben de, nur-u Kur’ân’ı elde tutmak için,اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ [1] de­yip, siyaset topuzunu atarak, iki elimle nura sarıldım. Gördüm ki, siyaset ce­re­yanlarında, hem muvafıkta, hem muhalif­te o nurların âşıkları var. Bütün siya­set cereyanlarının ve tarafgirliklerin çok fevkinde ve onların garazkâ­râne telâk­ki­yatlarından müberrâ ve sâfi olan bir ma­kamda verilen ders-i Kur’ân ve göste­ri­len envâr-ı Kur’âniyeden hiçbir taraf ve hiçbir kısım çekinmemek ve ittiham et­­memek gerektir—meğer dinsizliği ve zındı­kayı siyaset zannedip ona ta­rafgir­lik eden insan suretinde şeytanlar ola veya be­şer kıyafetinde hayvanlar ola!

Elhamdülillâh, siyasetten tecerrüd sebebiyle, Kur’ân’ın elmas gibi hakikatle­ri­ni propaganda-i siyaset ittihamı altında cam parçalarının kıymetine indirme­dim. Belki, gittikçe o elmaslar kıymetlerini her taifenin nazarında parlak bir tarz­da zi­ya­deleştiriyor.”

Rüyada Bir Hitabe:

“…umumun mâl-ı mukaddesi olan dini, inhisar zihniyetiyle kendi meslektaşlarına daha ziyade has göstermekle, ka­vî bir ekseriyette dine aleyhdarlık meyli uyandırmakla nazardan düşürmek ise, muharriki tarafgirliktir.”

Onikinci Şua:
“Bu defaki küçük müdafaatımda demiştim:

“Risale-i Nur’daki şefkat, vicdan hakikat, hak, bizi siyasetten men etmiş. Çün­kü mâ­sumlar belâya düşerler; onlara zulmetmiş oluruz.” Bazı zâtlar bunun iza­hını is­tediler. Ben de dedim:

Şimdiki fırtınalı asırda gaddar medeniyetten neş’et eden hodgâmlık ve asabi­yet-i unsuriye ve umumî harpten gelen istibdadat-ı askeriye ve dalâletten çıkan merhametsizlik cihetinde öyle bir eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdadat meydan almış ki, ehl-i hak, hakkını kuvvet-i maddiye ile müdafaa etse, ya eşedd-i zu­lüm ile, tarafgirlik bahanesiyle çok bîçareleri yakacak; o hâlette o da azlem ola­cak ve mağlûp kalacak. Çünkü, mezkûr hissiyatla hareket ve taarruz eden in­sanlar, bir iki adamın hatasıyla yirmi otuz adamı, âdi bahanelerle vurur, peri­şan eder. Eğer ehl-i hak, hak ve adalet yolunda yalnız vuranı vursa, otuz za­yi­a­ta mukàbil yalnız biri kazanır, mağlûp vaziyetinde kalır. Eğer mukabele-i bilmi­sil kaide-i zâlimânesiyle, o ehl-i hak dahi bir ikinin hatasıyla yirmi otuz biçare­le­ri ezseler, o vakit, hak namına dehşetli bir haksızlık ederler.

İşte, Kur’ân’ın emriyle, gayet şiddetle ve nefretle siyasetten ve idareye karış­maktan kaçındığımızın hakikî hikmeti ve sebebi budur. Yoksa bizde öyle bir hak kuvveti var ki, hakkımızı tam ve mükemmel müdafaa edebilirdik.

Hem madem herşey geçici ve fânidir ve ölüm ölmüyor ve kabir kapısı kapan­mıyor. Ve zahmet ise rahmete kalb oluyor. Elbette biz sabır ve şükürle tevekkül edip sükût ederiz. Zarar ile, icbar ile sükûtumuzu bozdurmak ise, insafa, adale­te, gayret-i vataniyeye ve hamiyet-i milliyeye bütün bütün zıttır, muhaliftir.

Hülâsa-i kelâm: Ehl-i hükûmetin ve ehl-i siyasetin ve ehl-i idarenin ve inziba­tın ve adliye ve zabıtanın bizimle uğraşacak hiçbir işleri yoktur. Olsa olsa, dün­yada hiçbir hükûmetin müdafaa edemediği ve aklı başında hiçbir insanın hoş­lanmadığı küfr-ü mutlak ve dehşetli bir tâun-u beşerî ve maddiyunluktan gelen zındıkanın taassubuyla, bir kısım gizli zındıklar şeytanetiyle bazı resmî memur­ları aldatarak evhamlandırıp, aleyhimize sevk etmek var. Biz de deriz:

Değil böyle bir kaç vehhamı, belki dünyayı aleyhimize sevk etseler, Kur’ân’ın kuvvetiyle, Allah’ın inâyetiyle kaçmayız. O irtidatkâr küfr-ü mutlaka ve o zındı­kaya teslim-i silâh etmeyiz!”

3. Müsbet hareketin üçüncü esası, ‘manevî cihad’dır; şiddet kullanımının ve devrimci-ihtilâlci tutumların reddidir.

Onbirinci Şua:

“… o tarihte, dini, dünyadan tefrik ile dinde ikraha ve icbara ve müca­hede-i diniyeye ve din için silâhla cihada muarız olan hürriyet-i vicdan, hükü­metlerde bir kanun-u esasî, bir düstur-u siyasî oluyor ve hükümet, lâik cum­hu­ri­­yete dö­ner. Fakat ona mukàbil mânevî bir cihad-ı dinî, iman-ı tahkikî kılıcıyla ola­cak. Çünkü, dindeki rüşd-ü irşad ve hak ve hakikati gözlere gösterecek dere­ce­de kuv­vetli burhanları izhar edip tebyin ve tebeyyün eden bir nur Kur’ân’dan çı­­ka­cak diye haber verip bir lem’a-i i’caz gösterir.

Hem, tâ [2] خَالِدُونَ kelimesine kadar, Risale-i Nur’daki bütün muvazenelerin aslı, menbaı olarak aynen o muvazeneler gibi mükerreren nur ve zulümat ve iman ve karanlıkları karşılaştırmasıyla gizli bir emaredir ki, o tarihte bulunan ci­had-ı mânevî mübarezesinde büyük bir kahraman “Nur” namında Risale-i Nur’­dur ki, dinde bulunan yüzer tılsımları keşfeden onun mânevî elmas kılıcı, maddî kılıçlara ihtiyaç bırakmıyor.

Evet, hadsiz şükürler olsun ki, yirmi senedir Risale-i Nur bu ihbar-ı gaybı ve lem’a-ı i’câzı bilfiil göstermiştir. Ve bu sırr-ı azîm içindir ki, Risale-i Nur şa­kirtleri dünya siyasetine ve cereyanlarına ve maddî mücadelelerine karışmıyor­lar ve ehemmiyet vermiyorlar ve tenezzül etmiyorlar.”

Onaltıncı Lem’a:

“Bu iki ay zarfında heyecanlı bir vaziyet-i siyasiye karşısında bana, hem alâka­dar olduğum çok kardeşlerime kavî bir ihtimalle ferec verecek bir teşebbüs et­mek lâzımken, o vaziyete hiç ehemmiyet vermeyerek, bilâkis, beni tazyik eden ehl-i dünyanın lehinde olarak bir fikirde bulundum. Bazı zatlar hayret içinde hayrette kaldılar. Dediler ki: “Sana işkence eden bu mübtedi’ ve kısmen müna­fık baştaki insanların takip ettikleri siyaseti nasıl görüyorsun ki ilişmiyorsun?” Verdiğim cevabın muhtasarı şudur ki:

Bu zamanda ehl-i İslâmın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir da­lâ­letle kalblerin bozulması ve imanın zedelenmesidir. Bunun çare-i yegânesi nur­dur, nur göstermektir ki, kalbler ıslah olsun, imanlar kurtulsun. Eğer siyaset to­puzuyla hareket edilse, galebe çalınsa, o kâfirler münafık derecesine iner. Mü­­nafık, kâfirden daha fenadır. Demek, topuz böyle bir zamanda kalbi ıslah et­mez. O vakit küfür kalbe girer, saklanır, nifaka inkılâp eder. Hem nur, hem to­puz-iki­sini, bu zamanda benim gibi bir âciz yapamaz. Onun için, bütün kuv­ve­tim­le nu­ra sarılmaya mecbur olduğumdan, siyaset topuzu ne şekilde olursa ol­sun bak­mamak lâzım geliyor.

Amma maddî cihadın muktezası ise, o vazife şimdilik bizde değildir. Evet, eh­li­ne göre kâfirin veya mürtedin tecavüzatına sed çekmek için topuz lâzımdır. Fa­kat iki elimiz var. Eğer yüz elimiz de olsa, ancak nura kâfi gelir. Topuzu tuta­cak elimiz yok.”

[1] Şeytanın ve siyasetin şerrinden Allah’a sığınırım.

[2] “Ebediyen kalıcıdırlar.” Bakara Sûresi, 2:257.

Metin KARABAŞOĞLU – risalehaber.com

‘Müsbet Hareket’ nedir, ne değildir? (1)

—Karşılaştırmalı bir analiz

Bediüzzaman Said Nursî’nin hayatını ve eserini anlamanın en önemli anahtarlarından biri, Eski Said’den Yeni Said’e dönüşümünün kodlarını çözmek ve sebeplerini anlamaktır.

Bu dönüşüm hangi tarih aralığında gerçekleşmiştir ve dinamikleri nelerdir?

Haricî sebeplerin mi ürünüdür?

Yoksa Bediüzzaman’ın kendi iç dünyasında yaşadığı bir değişimden mi ibarettir?

Eski Said ile Yeni Said hangi noktalarda buluşur ve aynılaşır, hangi noktalarda değişir ve ayrışır?

Said Nursî’nin ‘Yeni Said’ olarak yazdığı Risale-i Nur’u ve ‘müsbet iman hizmeti’ veya ‘müsbet hareket’ diye formüle ettiği Risale-i Nur mesleğini sıhhatli ve derinlikli biçimde anlamanın yolu, bu sorulara verilen cevapların isabetinden geçmektedir.

Said Nursî hakkında yapılan çalışmaların önemli bir kısmında, bu dönüşümün ağırlıklı olarak haricî sebepler çerçevesinde açıklandığı görülür. Buna bağlı olarak, söylenen tarih de 1923’ten sonrasıdır. Bu yaklaşıma göre, şartlar değiştiği için Bediüzzaman tavrını ve tarzını değiştirmiştir.

Halbuki, bizatihi Bediüzzaman’ın risale ve mektuplarında yer alan otobiyografik notlar Yeni Said’e dönüşümü değişen haricî şartlara indirgeyen bir yaklaşıma izin vermemektedir. Bu metinlerin gösterdiği üzere, Bediüzzaman’ın yaşadığı dönüşüm, bir ‘taktik’ ve ‘strateji’ değişimi değildir. Bilakis, fikrî ve ruhanî/manevî bir dönüşümdür. Başından geçen olaylar ile hariçte yaşanan gelişmelerin, bu dönüşümde ancak ‘tetikleyici’ veya ‘hızlandırıcı’ bir rolünden söz edilebilir.

Meşrutiyet ve hürriyet fikrini benimsemiş genç bir âlim olarak 1907-1909’da  İstanbul’un fırtınalı siyasî ortamında Said Nursî’nin yaşadıkları ve gözlemleri sonraki bütün hayatını etkilemiş; ‘müsbet hareket’ mesleğine giden yolunun ilk basamaklarını teşkil etmiştir. Bunu, Bediüzzaman’ın risale ve mektuplarından yapılacak çok sayıda atıfla güçlü bir şekilde ortaya koymak zor değildir.

İstanbul’da yaşadığı bu tecrübe içerisinde Said Nursî’nin öncelikli olarak gözlemlediği şey, siyaset ile takva, siyaset ile ihlas ve siyaset ile adalet arasındaki tezat ve gerilimdir. İlaveten, Birinci Dünya Savaşı’nda cephede ve sonra esaret sürecinde modern dönemlerin topyekün savaş doktrini içindeki şiddet kullanımının yol açtığı merhametsiz ve zalim sonuçları bizzat görmüştür.[1] Bu savaşların doğrudan savaşın tarafı olmayan masumlar üzerindeki tahribatını, Kur’ân’ın adalet ilkesiyle telifi imkânsızdır. Modern savaş stratejileri içinde ‘adil’ ve ‘haklı kalınan’ bir savaş mümkün değildir.

Dışa dönük bu tecrübeye paralel biçimde, Said Nursî manevî bir dönüşüm yaşamıştır. 24. Söz’ün 2. Dal’ı, bu dönüşümün en temel parametrelerini katre-reşha sembolizmi içinde anlatır. Risaleleri arasında en kapsamlı otobiyografik notları içinde barındıran eser olan 26. Lem’a’da da bu manevî dönüşüme dair güçlü ipuçları mevcuttur. Bu manevî-fikrî yolculuğun anahtar kavramlarından biri “sırr-ı ehadiyet”tir. Kur’ân’ın yol göstericiliğinde girdiği bu kapıdan, ‘hayat’ hakikati daha bir kıymetli görünmektedir:

“Vücudun kemâli, hayat iledir. Belki vücudun hakikî vücudu, hayat iledir. Ha­yat, vücudun nurudur. (…) Hayat herşeyin başıdır ve esa­sı­dır. Hayat, herşeyi, herbir zîhayat olan şeye mal eder; birşeyi bütün eşyaya mâlik hükmüne geçirir. Hayat ile, bir şey-i zîhayat diyebilir ki, ‘Şu bütün eşya ma­lım­­dır. Dünya hanemdir. Kâinat, Mâlikim tarafından verilmiş bir mülkümdür.’ Nasıl ki ziya, ecsâmın görülmesine sebeptir ve renklerin—bir kavle göre—se­beb-i vücududur. Öyle de, hayat dahi mevcudatın keşşafıdır. Keyfiyâtın tahak­ku­kuna sebeptir. Hem cüz’î bir cüz’ü, küll ve küllî hükmüne getirir. Ve küllî şey­le­ri bir cüz’e sığıştırmaya sebeptir. Ve hadsiz eşyayı iştirak ve ittihad ettirip bir vah­dete medar, bir ruha mazhar yapmak gibi, kemâlât-ı vücudun umumuna se­beptir. Hattâ hayat, kesret tabakatında bir çeşit tecellî-i vahdettir ve kesrette eha­diyetin bir âyinesidir. (Yirmidokuzuncu Söz)

Dolayısıyla, 1918’de yeniden İstanbul’a gelen Said, fikren de, kalben de, hadisata bakış itibarıyla da, 1907’deki Said değildir. Bilakis 1918’de yüzü Yeni Said’e dönmüş bir halde İstanbul’a gelmiştir. Yeni Said’e yolculuğun 1923’te başladığı söylenemez; ancak, 1923’te tamamlandığı söylenebilir. Nitekim, Eylül 1919’da yazdığı “Rüyada Bir Hitabe” bu dönüşüme dair bir dizi ipucu içermektedir.

Bu ipuçlarının en önemlisini, onu İstanbul’da on yıl önceden tanıyan dostlarının sordukları soruya Bediüzzaman’ın verdiği cevap temin etmektedir:

Dediler: “Neden geldin geleli siyasete karışmıyorsun?”
Dedim: “Eûzu billâhi mine’ş-şeytâni ve’s-siyâseh/ Şeytanın ve siyasetin şerrinden Allah’a sığınırım.”

Aynı dönemde, bizatihi kendi ifadesiyle ‘her iki Said’in iştirakiyle’ yazdığı “Lemeât”ta ise şöyle demektedir: “Siyaset, efkârın âleminde bir şeytandır; istiâze edilmeli.”

Onun Lemeât’ta bu başlığın altında söyledikleri, ‘sırr-ı ehadiyet’in inkişafıyla iç dünyasında yaşadığı fikrî ve manevî dönüşümün güncel siyasî hadisata bakışını nasıl etkilediğini de göstermektedir:

“Siyaset-i medenî, ekserin rahatına feda eder ekalli. Belki ekall-i zalim, kendi­ne kurban eder ekserîn-i avâmı.

Adalet-i Kur’ânî, tek mâsumun hayatı, kanı heder göremez, onu feda edemez, değil ekseriyete, hattâ nev’in umumu.

Âyet-i [2] مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ iki sırr-ı azîmi vaz ediyor nazara. Biri mahz‑ı adalet. Bu düstur-u azîmi ki

Fert ile cemaat, şahıs ile nev-i beşer, kudret nasıl bir görür; adalet-i İlâhî ikisi­ne bir bakar. Bir sünnet-i daimî.

Şahs-ı vahid hakkını kendi feda ediyor; lâkin feda edilmez, hattâ umum insa­na. Onun iptal-i hakkı, hem iraka-i demi,

Hem zevâl-i ismeti; iptal-i hakk-ı nev’in, hem ismet-i beşerin mislidir, hem na­ziri. İkinci sırrı budur: Hodgâmî bir âdemî

Hırs ve heves yolunda bir mâsumu öldürse, eğer elinden gelse, hevesine mâni ise harap eder dünyayı, imhâ eder benî Âdemi.”

“Rüyada Bir Hitabe”deki izah ise, aynı adalet ilkesinin yanında, meselenin ahlâkî boyutuna da işaret etmektedir:

“Dediler: “Dinsizliği görmüyor musun, meydan alıyor. Din namına meydana çıkmak lâzım.”

Dedim: “Evet, lâzımdır. Fakat kat’î bir şart ile ki, muharrik, aşk-ı İslâmiyet ve hamiyet-i diniye olmalı. Eğer muharrik veya müreccih, siyasetçilik veya taraf­girlik ise, tehlikedir. Birincisi hatâ da etse, belki ma’fuvdur. İkincisi isabet de et­se, mes’uldür.”

Denildi: “Nasıl anlarız?”

Dedim: “Kim fasık siyasetdaşını, mütedeyyin muhalifine, sû-i zan bahanele­riyle tercih etse, muharriki siyasetçiliktir. Hem umumun mâl-ı mukaddesi olan dini, inhisar zihniyetiyle kendi meslektaşlarına daha ziyade has göstermekle, ka­vî bir ekseriyette dine aleyhdarlık meyli uyandırmakla nazardan düşürmek ise, muharriki tarafgirliktir.

“Evet, dine imale etmek ve iltizama teşvik etmek ve vazife-i diniyelerini ihtar et­mekle dine hizmet olur. Yoksa “Dinsizsiniz” dese, onları tecavüze sevk et­mek­tir. Din dahilde menfi tarzda istimal edilmez. Otuz sene halife olan bir zât, menfi si­ya­set namına istifade edildi zannıyla şeriata gelen tecavüzü gördünüz.

“İnat, bazan müfrit fırka müteassıplarına, dalâl ve batılı iltizam ettirir. Şeytan birisine yardım etse, melek der, rahmet okutur. Ötekinde melek görse, libasını değiştirmiştir der, lânet eder. Sû-i zan ve hüsn-ü zan nazarıyla, dürbünün iki ta­rafı gibi leh, aleyhtar… Vâhi emareyi burhan, burhanı vâhi emare görür.

“İşte şu zulümdür [3] إِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ sırrını gösterir. Zira, hayvanın aksine ola­rak, kuvâ ve meyilleri fıtraten tahdit edilmemiş; meyl-i zulüm hadsizdir. Lâ­siy­yemâ, ene’nin eşkâl-i habisesi olan hodgâmlık, hodfikirlik, hodbinlik, hoden­diş­lik, gurur ve inat o meyle inzimam etse, öyle ekberü’l-kebâiri icad eder ki, daha beşer ona isim bulmamış. Cehennemin lüzumuna delil olduğu gibi, cezası da yalnız Cehennem olabilir.

“Meselâ, birisinin bir sıfatından darılsa, mecma-ı evsaf-ı mâsume olan şah­sı­na, hatta ehibbâsına, hatta meslektaşına zulmünü teşmil eder.

[4] وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرٰى ’ya karşı temerrüd eder.”

Bediüzzaman’ın Yeni Said’e dönüştüğü yoldaki tutumu, son tahlilde, Hz. Hasan’ın hilâfetten feragatine benzetilebilir. Nitekim, daha ileri tarihte yazmış olduğu bir mektupta, kendisi de buna benzetir:

“Ezcümle: Hazret-i Hasan Radıyalla­hu Anhın altı aylık hilâfetiyle beraber Risale-i Nur’un Cevşenü’l-Kebîrden ve Celcelûtiyeden aldığı bir kuvvet ve feyizle vazife-i hilâfetin en ehemmiyetlisi olan neşr-i hakaik-i imaniye noktasında Hazret-i Hasan Radıyallahu Anhın kı­sa­cık müddetini uzun bir zamana çevirerek tam beşinci halife nazarıyla ba­ka­bi­li­riz. Çünkü, adalet-i hakikiye ile bu asırda insanları mes’ud edebilir bir istidatta bulunan, Risale-i Nur’dur ve onun şahs-ı mânevîsi, Hazret-i Hasan Radıyallahu Anhın bir muavini, bir mütemmimi, bir mânevî veledi hükmündedir.”

Bu atıflar da, ilgili süreçte haricî hadiselerin tetiklediği bir manevî/fikrî inkılab yaşadığını; bu inkılabın Kur’ân’dan edindiği, ‘sırr-ı ehadiyet’in ve ‘adalet-i mahzâ’nın merkezde olduğu yeni bir metodoloji ve paradigma ile İslâm tarihini de yeni bir gözle okumak suretiyle, Hz. Hasan’ı feragate sevkeden haricî ve enfüsî gerekçelerin siyaset karşısında şimdi ve kendisi için de geçerli olduğunu gördüğünü göstermektedir.

Bu anlamda, anlaşılması bakımından 1909’daki Bediüzzaman ile 1919’dan sonraki Bediüzzaman arasında fark şu sembolik atıflarla açıklanabilir:

Eski Said akla ve ‘irade’ye vurgusuyla daha ziyade Mâturidî, Yeni Said vahye ve ‘takdir’e vurgusuyla daha ziyade Eş’arî’dir.

Eski Said’in ‘Hüseynî’liğine mukabil, Yeni Said Hasanî’dir.

Eski Said öncelikle harice, Yeni Said öncelikle ‘nefsine’ konuşmaktadır.

Eski Said’de ‘Müslümanlar’a yönelik vurgunun yerinde, Yeni Said’de vurgu ‘İslâmiyet’e, temel ilkeleredir.

Bu çerçevede Yeni Said’in siyaseti başkaları için de, mutlak surette, kategorik olarak reddettiği söylenemez. Ama, İslâm tarihinin şahitliği bir yana, özellikle yaşanan bu zeminde siyasetin içinde kalarak ‘takva,’ ‘ihlas’ ve ‘adalet-i mahzâ’ ilkelerini korumak mümkün değildir. Dolayısıyla, siyasetin talipleri zaten çok iken, takva ve adalet ilkesini korumak ve onlara tekraren hatırlatıp uyarmak için siyasetten istiaze ve içtinap gerekir. Söylenen sözün kıymetten düşürmemek, yapılan uhrevî hizmetin tesirini bozmamak için de, bu dinî/ilmî/imanî/uhrevî hizmetin dünyevî/maddî/siyasî hiçbir makam, menfaat, endişe ve iktidara bağlı veya bağımlı olmaması gerekmektedir.

Bu süreçte Bediüzzaman, 1909’da ‘bu zamanın en büyük farz vazifesi’ diye tanımladığı ve hayatı boyunca koruduğu ittihad-ı İslâm’ın temini için de, siyasî bir süreçten önce, fikrî ve ahlâkî bir eşiğin aşılmasına dikkat çeker haldedir. Bu sebeple, özellikle Tuluat, Sünuhat, Rumuz ittihad-ı İslâm’ın temini için ihtilaf ahlâkının tesise yönelik dersler içermektedir.

Buna göre, farklılık bir imkândır, ibtilâ değildir. Yok edilmesi değil, yönetilmesi gerekir. İttihad-ı İslâm tektipleşme ile değil, ihtilaf ahlâkıyla ‘farklılık içinde beraberliği’ başarmamız sayesinde gerçekleşecektir. Bunun için de inhisarcı bir tutumdan ve tekfirci bir dilden uzak durmak; Müslümanlar arasındaki yorum ve yaklaşım farklarına Muhattıa’nın yerine Musavvibe’nin gözüyle bakmak gerekmektedir.

Bu çerçevede bakıldığında, Bediüzzaman’ın 1923’te şartlar karşısında Yeni Said’e dönüşüp ‘müsbet hareket metodu’na yöneldiğinden söz etmek doğru ve isabetli değildir. Zira 1919-1923 arasında yazdıkları ile, ‘müsbet hareket metodolojisi’nin anahatlarını zaten ifşa ve ifade etmektedir. Nitekim, müsbet hareketin en temel metinleri olarak Uhuvvet ve İhlas risalelerindeki bazı temel ölçüler, ilk olarak bu risalelerde dile getirilmiştir.

Risale-i Nur’un telif sürecinde karşımıza çıkan manzara ise şudur:

– ‘Müsbet hareket’in itikadî/ontolojik temelleri: “Yirmidördüncü Söz” başta olmak üzere, Sözler.

– ‘Müsbet hareket’in zihniyet, ahlâk ve davranış düzlemindeki temel ilkeleri:

Uhuvvet Risalesi (Mektubat), İhlas Risaleleri (Lem’alar)[5]

– Bu risalelerde formüle edilen uygulamalı dersleri olarak lâhikalar…

İlk olarak Uhuvvet Risalesi’nde geçen bu kavramlaştırmanın Risale-i Nur’un tamamında on kez geçiyor olmasına karşılık, bunlardan beşinin vefatından önce Bediüzzaman’ın talebelerine verdiği son derste geçiyor olması, bu ilkenin bir anlamda onun ‘vasiyeti’ olduğunun da ifadesidir.

[1] “Mel’un mimsiz medeniyet öyle zalimane bir silâh, şu harb-i vahşiyaneye vermiştir ki, o silâhın karşısında dayanmak, onun naziriyle mukabele etmek lâzım gelir. (…) İşte o silâh, o düstur ki, medeniyet harbin eline vermiştir; ben de kendi gözümle Grandük Nikolaviç’in namına iki emri gördüm.

Der: “Askerimize bir köyden bir tüfenk açılsa, çoluk çocuğu ile imha edilecektir.”

İkinci emri de: “Bir cemaatte bir adam, cephe zararına bize hıyanet etse, çoluk çocuğu ile imha edilecektir.”

İşte böyle azlam bir düstur ile (İ.G.Z.) Anadolu’ya hücum ediyor.” (Hutuvat-ı Sitte)

[2]  “Kim bir cana kıymamış bir kimseyi öldürürse…” Mâide Sûresi, 5:32.

[3] “İnsan ise, şüphesiz ki, çok zâlimdir.” İbrahim Sûresi, 14:34.

[4] “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.” En’âm Sûresi, 6:164; İsrâ Sûresi, 17:15; Fâtır Sû­re­si, 35:18; Zümer Sûresi, 39:7.

[5] Hemen belirtelim ki, 22. Mektubun birinci kısmı, ikinci kısım hırsa/ihtirasa, hâtimesi ise gıybete dairdir.

20. ve 21. Lem’a olarak iki İhlas risalesinden önce, 19. Lem’a olarak İktisad Risalesi gelmektedir.

Metin KARABAŞOĞLU – risalehaber.com