Etiket arşivi: Prof. Dr. Mustafa Nutku

Samsun Mahkemesi ve Dr. Sadullah Nutku

Bediüzzaman Said Nursî’ye zorla şapka giydirilmeye çalışılmasından, Bediüzzaman’ın buna bir dilekçe ile itirazından, o dilekçe metninin ve bazı üniversite talebelerinin aynı konudaki başka dilekçelerinin Samsun’daki bir gazetede neşri üzerine Samsun’da açılan davaya bizzat katılmasının Savcı tarafından ısrarla istenilmesinden, Bediüzzaman’ın ise Samsun’a o  dava için gitmeye sağlık durumunun müsaade etmemesinden  ve mahkemenin kabulü için bir Sıhhî Kurul raporunun alınmasından, Tarihçe-i Hayat’ta çok kısa olarak bahsedilmektedir.

Bu olayın Tarihçe-i Hayat’ta bulunmayan daha teferruatlı şeklini, yakın bir geçmişte vefat eden merhum Mehmet Nuri Güleç bana anlatmıştı ve ben de onun anlattıklarını babam Dr. Sadullah Nutku ile ilgili kitabımın 427-432. sayfalarında yazmıştım.

Mehmet Nuri Güleç’in bana anlattıkları

Bu rapor hadiselerinin bizzat içinde bulunan ve Bediüzzaman için Samsun’daki mahkeme hakimliğine göndermek maksadıyla Ceylan Ça­lışkan ile birlikte Dr. Sadullah Nutku’dan ilk raporu alan (Risale-i Nur ta­lebeleri arasında “Mehmet Fırıncı” veya “Fırıncı Ağabey” olarak adından bahsedilen) Mehmet Nuri Güleç bu olayın teferruatını bana şöyle naklet­mişti:

“1952 Yılında, Samsun’da çıkardığı ‘Büyük Cihat’ adlı gazetede Millet Partili Mustafa Bağışlayıcı, Bediüzzaman’ın mektubunu Bediüzzaman’dan habersiz olarak, Demokrat Parti’nin din­darlara baskı yaptığını iddia eden bir yorumla ve ‘En Büyük Delil’ manşeti ile neşredince gazetenin sahibi olarak kendisi, gazetenin Yazı İşleri Mü­dürü Hüseyin Yücel ve Bediüzzaman aleyhinde de ceza davası açılmıştı.

O sıralarda din düşmanları, bütün Türkiye’de dindarları hedef alan bazı operasyonlarla Türkiye’deki dinî önderleri suçlamak gayret ve tah­riklerine girişmişlerdi. Samsun’da, ‘Büyük Cihat’ gazetesinde çıkan yazı ile alâkalı dava Türkiye’nin bu ortamında devam ederken, Bediüzzaman Emirdağ’da ikamet ediyordu ve bu dava için Samsun’a gitmeyip, ken­disinin isteği üzerine istinâbe yoluyla (mahkemenin olduğu ilin dışında) ifadesi alınarak Samsun’a gönderiliyordu. Mahkemenin savcısı ise, Be­diüzzaman’ın Samsun’daki duruşmalara celb edilmesi için hakime ısrarda bulunuyordu.

Aslında Samsun’daki mahkemeye gidemeyecek kadar da hasta olan Bediüzzaman için Savcı’nın bu ısrarının, Samsun’a mahkemenin duruş­ması için gittiğinde bazı tertip ve tahriklerle hadiseler çıkartılarak bunların sorumluluğu suçlamaları ile Bediüzzaman’ın tevkif edilmesi planıyla alâ­kalı olabileceğini düşünerek, onun hizmetindeki Risale-i Nur talebeleri, bu plana fırsat vermemenin çarelerini aramışlardı. O sırada güçlükle ancak İstanbul’a kadar gelebilmiş olan Bediuzzaman için ancak, Samsun’daki duruşmalara celbini önleyebilecek rapor alabilmek bu plana karşı çare olabilirdi.”

Ceylan Çalışkan ile beraber Mehmet Nuri Güleç, “Bediüzzaman’a böyle bir raporu nasıl alabiliriz?” diye düşünürlerken, İstanbul-Sirkeci tren istasyonunun karşısındaki handa bir doktorun tabelası gözlerine ilişmiş. “Verem ve Dahilî Hastalıklar Mütehassı­sı Dr. Sadullah Nutku” yazılı bu tabelayı okuduktan sonra, daha önceden kendisini hiç tanımadıkları ve kendilerine hiç kimse onu tavsiye etmemiş olduğu hâlde; “Bu doktor belki bu mevzuda bize yardımcı olabilir” diyerek, ikisi birlikte Dr. Sadullah Nutku’nun muayenehanesine gitmişler.

Dr. Sadullah Nutku, o tarihte “Maslak Askerî Prevantoryumu” (şimdi yok) adındaki askerî hastanede tabib binbaşıyken o görevinden istifa ile sivil hayata yeni geçmiş ve İstanbul Sirkeci’deki o özel muayenehanesini yeni açmış bulunuyormuş.

Ceylan Çalışkan ve Mehmet Nuri Güleç, daha önce hiç tanımadık­ları ve tabelasını ilk defa görüp geldikleri muayenehanesinde, o tarihe kadar Bediüzzaman’ı henüz tanımamış ve bahsini de hiç duymamış olan Dr. Sa­dullah Nutku’ya niçin geldiklerini anlatmışlar. “Çok mühim bir din âliminin aleyhinde Samsun’da haksız bir dava açıldığını, bu mühim âlim zatın hem yaşlı ve hasta olduğunu, hem de Samsun’da bir provokasyon senaryo­su ile kendisi, talebeleri ve bazı masum Müslümanları mağdur edecek bir tertip hazırlığını hissettiğini, kendisinin bu davanın duruşmasına bizzat gitmemek ve İstanbul’daki bir mahkemede istinabe yoluyla ifade vermek istemesi­ne rağmen bu haklı isteğinin kabul edilmediğini, bu durumun kendisi ve Müslümanlar aleyhine Samsun’da bir tertip hazırlandığı şüphelerini arttır­dığını, avukatlarının da ancak sağlık sebepleri gösterilirse mahkemedeki duruşması için Samsun’a gitmeyebileceğini söylediğini anlatarak, Bediüz­zaman için Samsun’daki mahkemeye bizzat katılmamasını mazur göste­recek bir rapor alabilmelerinde Dr. Sadullah Nutku’dan yardımcı olmasını” istemişler.

Dr. Sadullah Nutku da, o zamana kadar hiç tanımadığı kendisine anlatılan Bediüzzaman’ı ve onunla birlikte bazı Müslümanları Samsun’da hedef alan şer planlarının bozul­masını sağlayabilmek için, hemen “Hermes Baby” marka küçük porta­tif mekanik daktilo makinesinde bir rapor yazmış. Verdiği bu ilk raporun mahkemeye sunulabilecek bir heyet raporu hâline dönüştürülebilmesi için de, bazı doktor meslektaşları ile görüşmüş. Neticede, (Tarihçe-i Hayat’ta kısaca “sıhhî kurul” olarak bahsedilen) aslında onun ilk raporuyla başlayıp daha sonraki meslekî temas ve gayretleriyle alınan ve Bediüzza­man’ın karadan, denizden veya havadan Samsun’a gitmeye vücudunun tahammül edemeyeceği yazılı heyet raporu, Samsun’daki mahkeme tara­fından kabul edilmiş ve Bediüzzaman o raporla Samsun’daki mahkemeye bizzat gitmeyerek, İstanbul’da istinabe yoluyla verdiği ifadesini o mahkeme­ye göndertmiş.

Böylece de Dr. Sadullah Nutku, o heyet raporunun alınmasındaki yardımlarıyla hem Bediüzzaman’ın, onunla birlikte bazı Risale-i Nur tale­belerinin ve Müslümanların aleyhine muhtemel bir provokasyonla zulüm teşebbüsünü önlemiş; hem de, ileride Bediüzzaman’ın Kur’an ve iman hizmetine ve Risale-i Nur talebeliğine, önce kendisinin bizzat verdiği raporunun ardından, o “sıhhî kurul” raporunun alınabilmesindeki gayretiyle de sanki namzet olmuş…

Samsun Mahkemesinin başlangıcının Samsun’daki “Büyük Cihat” gazetesinde çıkan yazıda Bediüzzaman’ın başındaki sarığın çıkartılıp onun yerine şapka giydirilmeye çalışılmasının anlatılmasıyla DP iktida­rının hedef alınmış olması dolayısıyla Bediüzzaman’a vermiş olduğu o ilk raporundan başka, ona bu zorbalıkların benzerlerinin tekrarlanmasını önlemek için iki yıl kadar sonra “Bediüzzaman’ın Dr. talebesi” olarak verdiği ikinci raporu ve daha sonraki raporları, onun ömrünün sonuna kadar Sün­net-i Seniyye olan sarığa muhabbetle ve onun yerine konulmaya çalışı­lan “frenk serpuşları”na da, bilhassa camide namaz kılınırken bile onların başa konulmasına muhalefetle hareket etmesinin belki de mühim sebeb­lerini meydana getirmiş olabilir.

* * *

Mehmet Nuri Güleç bu rapor hadiselerinden sonra bir gün, Bediüzza­man’la Eminönü-Sirkeci muhitinde bir yere birlikte giderlerken, Bediüzza­man’ın birden yolunu değiştirip Bâb-ı Âli yokuşunu çıkmaya başladığını ve bir hanın kapısı hizasına geldiklerinde o handan Dr. Sadullah Nutku çıkın­ca, kendisinin onu hemen Bediüzzaman’a işaretle göstererek, “Sizin için raporları almamızda bize yardımcı olan doktor, işte bu” dediğini; fakat o anda Bediüzzaman’la Dr. Sadullah Nutku’nun aralarında göz-göze gelmek, selamlaşmak, tanışmak-görüşmek olmadan Bediüzza­man’ın –belki onunla tanışmalarının başka zaman ve şartlarda olacağını bilmesi sebebiyle– tekrar eski yoluna devam ettiğini de bana söylemişti.

*  *  *

Bediüzzaman’ı Emirdağ’da ilk defa ziyaret edip tanışmasından iki yıl kadar önce onunla yukarıda bahsettiğim şekilde Bâb-ı Âli yokuşundaki bir han kapısı önündeki karşılaşması, muhtemelen Dr. Sadullah Nutku’nun dikkatini çekmemiş ve hafızasında yer etmemiş olduğundan, bana bun­dan hiç bahsetmemişti. Mehmet Nuri Güleç bana bu hâtırayı naklettiğinde ise, Dr. Sadullah Nutku dünya hayatını yıllarca öncesinde terk etmiş bu­lunduğundan, kendisine bunu sormak ve teyid ettirmek imkânını da bula­mamıştım.

Prof.Dr. Mustafa NUTKU

Onlar bizi affetsinler

Babam Dr. Sadullah Nutku ve annem, 33 yıl arayla aynı günde, (23 Ağustos’ta) vefat etmişler ve aynı yere defnedilmişlerdi. Dr. Sadullah Nutku, Bediüzzaman’ın Dr. talebeleri arasında en çok tanınanlardan biriydi ve Osman Yüksel Serdengeçti’nin 1965 yılında Yeni İstanbul gazetesindeki “selam” adlı köşesinde neşredilmiş olan “Onlar bizi affetsinler” başlıklı yazısıyla da çok hatırlanan bir isimdi.

*  *  *

Dr. Sadullah Nutku, Bediüzzaman’a 1960 yılındaki vefatından beş yıl önce talebe olmuş ve 23 Ağustos 1972’deki vefatına kadar çok aktif bir Risale-i Nur talebesi olarak yaşamıştı. Bilhassa 1957 Milletvekili seçimlerinden sonraki yıllarda Konya’da ikamet ederken, Risale-i Nur hizmetleri sebebiyle çeşitli baskılara ve zulümlere de maruz kalmıştı.

*  *  *

27 Mayıs 1960 askerî darbesinden bir yıl kadar sonraki demokrasiye dönüş müddeti esnasında, kapatılan Demokrat Partinin (DP) oy tabanını hedef alan iki parti kurulmuştu. Fakat o iki partinin propaganda çalışmaları, Demokrat Parti’ye karşı askerî darbe yapmış olanların tepkisiyle karşılaşmıştı. Kendilerine “Millî Birlik Komitesi” (MBK) adını vermiş olan o darbecilerin Çankaya Köşkü’nde siyasî parti temsilcileriyle yaptığı bir toplantıdan sonra yayınlanan bildiride; siyasî maksatlarla Demokrat Parti (DP) önderlerinin savunulmaması, devrimlerin ve dinî inançların propaganda konusu yapılmaması, seçimlerin yasallığının tartışılmaması gerektiği belirtilmişti.

*  *  *

Darbeciler o tarihlerde, yeniden demokratik hayata geçişte, istedikleri partinin iktidara gelmesini sağlayabilmek için Müslüman halkın Milletvekili Genel Seçimleri’nde kime oy vermeleri gerektiği konusunda danışabilecekleri “kanaat önderi” denilebilecek bazı kişileri evlerinden alıp seçim tarihine kadar hapsetmişlerdi. Konya’da babam Dr. Sadullah Nutku’yu bu maksatla hapsetmek için evimize gelerek, hiç arama da yapmadan, sorgusuz-sualsiz, alıp götürmelerine bizzat şahit olmuştum.

*  *  *

Yeni kurulmuş Adalet Partisinden, 1961 seçimlerinde milletvekili adayı olan Osman Yüksel Serdengeçti’yi de aynı maksatla hapsetmek için evine giderek, hiç arama yapmadan, sorgusuz-sualsiz, alıp götürmüşler ve Konya hapishanesinde hapsederek, Dr. Sadullah Nutku ile aynı koğuşa koymuşlardı. Bunun neticesinde, 1961 seçimleriyle Osman Yüksel Serdengeçti Adalet Partisi’nden mebus olmayı beklerken, Konya Hapishanesinde Dr. Sadullah Nutku ile aynı koğuşta mahpus olmuştu!

* * *

Osman Yüksel Serdengeçti daha sonraki 1965 seçimlerinde Adalet Partisi’nden milletvekili olunca, İslâm’a hizmet için çalışanlara karşı büyük bir zulüm aracı olarak kullanılan Türk Ceza Kanunu 163. maddesine göre mahkum olanların da çıkarılacak af kanununa dahil edilsin mi edilmesin mi tartışmaları TBMM’de yapılırken, 1961 seçimleri öncesinde Konya hapishanesinde aynı koğuşta kaldığı Dr. Sadullah Nutku’yu misal vererek Risale-i Nur talebeleri hakkında yazmış olduğu “Onlar bizi affetsinler” başlıklı yazısı, Yeni İstanbul gazetesindeki “selam” köşesinde yayınlanmış ve Risale-i Nur talebeleri arasında çok meşhur olmuştu.

*  *  *

Onlar bizi affetsinler

Biz Müslümanları affettirmek için çırpınıyoruz. Kim kimi affedecek, affettirecek? Onlar bizi affetsin.

*

Hiçbir menfaat gözetmeden, yalnız Allah rızası için, Allah’ın emirlerini yerine getirirken şerirlerin şerrinden dinimizi korusunlar diye bizi seçtiler, bu imkânlara kavuşturdular. Şimdi biz o şerirlerle bir olup bunları, kendi imanımızın, vicdanımızın mümessillerini, din kardeşlerimizi affetmiyoruz. Biz kim oluyoruz ki, affedelim. Onlar bizi affetsinler.

*

Karakollarda öldürülen Mehmet Oğuz’un yetimleri, babaları hapishanelerde sürünenlerin çocukları bizleri affetsin.

*

Anlaşıldı ki, anlaşılıyor ki, biz daha, böylesine temiz insanları affedecek halde değiliz. Bizden bu iyilik sadır olmayacak. Asıl affedilecek olanlar, günahkârlar, suçlular biziz, bizleriz. Onlar bizi affetsinler.

*

Lekesiz alınlar, harama uzanmamış eller, içleri nûr, dışları nûr olan insanlar bizleri affetsinler!..

*

Onlar hapishanelerde iken dahi bizden hürdüler… Çünkü imanlarının, vicdanlarının emrindedirler. Allah’tan başka kimseye kulluk yapmamaktadırlar. Ne bareme girip, barem kulu olmuşlar, ne aslî maaş endişesiyle asliyetlerini kaybetmişler, ne şu, ne bu ikbal hırsının önünde secde etmişlerdir.

*

Onlar karanlık, loş hapishane köşelerinde, her türlü pisliğin barındığı bu yerlerde, gübreliklerde açan, her yere güzel kokular saçan güzel çiçekler gibidirler…

*

Ben bilirim onları. Ben bir arada kaldım onlarla. Asrın kaybettiği bütün meziyetlere sahiptir onlar. İmanlıdırlar, vefalıdırlar, severler, sevilirler. Cesurdurlar, kahramandırlar. Kısaca tam bir Müslümandırlar.

*

Varsın, Çetinler, Özekler onları lekeleye dursun. Ben bilirim onları. Onlar güneş gibidirler. Leke tutmaz, çamur tutmaz onları.

*

Onlar ateş gibidirler. Onlar yakarlar kirleri, pisleri, pislikleri.

*

Konya hapishanesinde onlardan bir Dr. Sadullah vardı ki… Allah’ım ne adamdı o? Nasıl imandı ondaki! Adam hapishanede idi, fakat gülistan içinde idi, sanki. Gülen gözlerle bakardı insana. Her şeyi unutuyordum onun yanında. Adam âdeta teneffüs edilen bir şey gibiydi. Yanımdan bir ruh gibi uçuverip gideceğinden korkardım!.. Yanımdaki arkadaşa:

“-Şu pencereleri kapat. Sonra doktor uçar gider bu demirlerin aralarından”, demiştim. Fakat onun uçmaya, gitmeye niyeti yoktu. Bu kadar yüksek olduğu halde, bizim gibi sürünenlerle beraberdi, bizi bırakmıyordu; kurtaracaktı o.

Evet, Dr. Sadullah Nutku… Nurculuktan sanıktı. Karakola götürmüşler, dövmüşlerdi; bayılıncaya kadar. Kendine geldiği zaman zalimlerin affı için Allah’ına dua etmişti:

“-Yarabbi bunlar ne yaptıklarını bilmiyorlar. Sen bunları affet” demişti. Tıpkı o yüce Peygamber gibi.

Bunları bana o anlatmıyordu. Başkaları anlatmıştı. Çünkü kendisi yoktu ortada. Silmişti varlığını.

Fakat yok oldukça var oluyordu doktor, silindikçe biliniyordu. Kendini mesele haline getirenlerden değildi. Mesele O idi. O, yalnız O. Her zaman O.

*

1961’de Konya’dan seçimlere girmiştim ve propagandanın ikinci günü, bilâsebep, bilâtereddüt tevkif olunmuştum. İşte, doktorla o zaman, orada karşılaşmıştım. Beni gıyaben tanıyordu. İlk karşılaşmamızda, ilk hitabı şu oldu:

“- Gazanız mübarek ola.”

Cevap vermedim; çok öfkeli ve hınçlı idim. O ise mütemadiyen yüzüme bakıyor, bana yakın olmak istiyordu. “Cenab-ı Hak lütfetti de sizi buraya gönderdi. Sizi esirgedi, acıdı” gibi laflar ediyordu.

Şu adama bak dedim içimden. Meczubun biri. Bunun neresi lütuf.

Mebus olacakken mahpus oldum. Öyle öfkeliyim ki, bir hamlede, mahkemeleri, hapishane duvarlarını yıkmak istiyordum. Doktordan yüz çevirdim. Fakat nereye çevrilsem, o da o tarafa çevriliyordu. Her yönde onu görüyordum. Aynı sözler…

“- Cenab-ı Hak lütfetti. Nedir o dışarıda olanlar. Nutuklar, kendini övmelere, öbür tarafa sövmeler. Bir felaket!” Bir an gözlerim gözlerine geldi. “Öyle değil mi?” Öyle. Bu suali sessizce tasdik ettim. Hakikaten öyle içime bir huzur yayıldı.

*

Meydanlar, nutuklar, alabildiğine karşı tarafa sövmeler, kendini ve partisini övmeler. Kazanmak için türlü dolaplar, dalavereler.

*

Yarabbi, beni bunlardan kurtardığın için sana binlerce şükürler.

*

Doktor, yaşlı gözlerle hapishanenin penceresinden, göklere, göklerdeki bulutlara bakar, Kur’an-ı Kerim’den gökler ve bulutlarla ilgili, o temâşa-yi şairane âyetler okurdu. Hapishanenin bahçesindeki ağaca bakar, Said-i Nursî’nin tohum ve ağaç teşbihlerini, nisbetlerini dile getirirdi.

Ara sıra, benim yine öfke nöbetlerim tutar, “Namussuzlar!” diye nutka başlardım. Doktor Sadullah Nutku’ya bakınca nutkum tutulurdu. Onda söz yoktu, öz vardı. Susmak, susmak, tezekkür, tefekkür, temâşâ!..

*

Doktor, derdim. “Sen dünyayı üçten dokuza boşamışsın, kurtulmuşsun. Ben hala dünya ile evliyim.” Tatlı tatlı gülümserdi. Bana, “Sen büyük mücahitsin” derdi.

O beni büyüttükçe, küçülür giderdim. Kendisini küçülttükçe, gözümde ve gönlümde o daha fazla büyürdü.

*

O sıralarda ihtilâlin başı, Cemal Gürsel, “Türkiye’de huzur yok!” demişti. Kendisine bir tel çekecektim. Yazdım da, sonradan vazgeçtik:

“Türkiye’de huzur, Konya hapishanesinin falan koğuşunda, Dr. Sadullah’ın yanında, huzura kavuşmak istiyorsanız buyurun.” İmza: Serdengeçti.

İşte Nurcu diye hapishane hapishane dolaştırdığımız, karakol karakol dayak attığımız suçlulardan biri. Biz bunları affetmiyoruz da. Diyeceksiniz ki “Hepsi bu kıratta adamlar mı?” Değil tabii. Ama hepsi de bu ihlâsta, bu yolda, bu imanda adamlar. Bu insanları suçlu diye affetmek bile bir zül.

Bizim onlardan af ve özür dilememiz lâzım

Prof.Dr. Mustafa NUTKU

Hedonism’in köleliği

Prof.Dr.Mustafa NUTKU
İnsanların büyük çoğunluğu Hedonism’in kölesidirler, kendilerine lezzet veren şeylere yönelirler; fakat onlarla ilgili ve daha mühim olan başka şeyleri düşünmeyi hiç istemezler. Bununla da kalmayarak, kendilerinin ve kendileri gibi olanların lezzet peşindeki o hallerini savunmaya, onları haklıymış gibi görmeye ve göstermeye de çalışırlar! Halbuki, insanlar öncelikle Allah’a ve O’nun Resulüne (asm) itaatle mükelleftirler; öncelikle o vazifelerini yapmaya ve o vazifelerine aykırı hallerden kaçınmaya çalışmaları gerekir.

*  *  * 

Gazozlar konusundaki davranışlarının da buna göre tahlili, içinde yaşadığımız zaman diliminde Müslümanların “İslâm’da helal-haram” hassasiyeti ile ilgili en mühim konularından biridir. Çünkü “İslâm’da helal-haram” konusunda, insanların kendilerinin ve mükellefiyetlerinin olduğu insanların haramlardan uzak yaşamaları için gerekenleri yeterli şekilde yapmaları, onların bu dünyadaki en mühim vazifeleri arasında yer almaktadır.

*  *  * 

Maalesef, fennî bilgi noksanlığından ve “Hedonism” müptelalığı ile gerçekleri saptırmaktan doğan “gazozlarla ilgili bilgi kirliliği”, Müslümanlar arasında çok yaygındır ve bu hâl yıllardır Müslümanların dualarının kabul olmamasına da sebeb olarak devam etmektedir! 

*  *  *

Gazozlar su, şeker, tad ve koku verici esanslar ve fermentasyona karşı koruyucu maddeler karışımının, basınçlı C0gazıyla şişelere veya aluminyum kutulara doldurulmuş olduğu, “az alkollü içecekler”dir. Gazozların bileşimine, yağ cinsinden (hidrofob) oldukları için suda çözünmeyen tad ve koku verici esansları “suda çözünebilir” hale getirmek için iradî ve kasdî bir işlemle gazoz ana çözeltisine dışarıdan ilave edilen sarhoşluk verici “etil alkol” de ekseriya dahil edilir. Ayni görevi yapabilecek “propylen glycol” adlı helal bir gıda katkı maddesi de bulunmasına rağmen, “etil alkol” yerine, onu kullanan gazoz imalatçıları çok nadirdir ve o gazozları üretenler de gazozlarının etiketlerinde onun “helal” olduklarını bildirirler.

*  *  *

“Gazoz ana çözeltisi”ne bu maksatla ilave edilen “etil alkol” vasıtasıyla tad ve koku verici esanslar, kimya biliminde “solvatasyon” denilen fiziksel bir olayla suda çözünebilir hale getirilir. Bunun“fiziksel bir olay” olduğu, kimya biliminde “solvoliz” denilen “etil alkol ile tad ve koku verici esansların molekül yapılarındaki değişimle” olmadığı,  bu işlem sonucunda gazozların içindeki o esansların tad ve kokularının hiç değişmeyişinden açıkça bellidir.

*  *  *

Şeriatı kendimize uydurmaya değil, kendimizi şeriata uydurmaya; gerçekleri isteklerimize göre aslından saptırmaya değil, onları gerçek olarak kabul etmeye ve neşretmeye çalışmalıyız! “Çoğu sarhoş edenin azı da haramdır” Hadis-i Şerifinin manâsı, gazozlar konusunda saptırılmaya çalışılmamalıdır! Sarhoşluk verici “etil alkol”ü az da olsa ihtiva ettiği halde, “Gazozları içerek sarhoş olana rastlanmamıştır” sözleriyle gazozlara “helal demeye çalışanlar, kendilerini ve muhataplarını o yanlış sözleriyle aldatmaya çalışmaktadırlar!

*  *  * 

Onlara daha evvel de muhtelif yerlerde bahsettiğim şöyle basit bir misal verilerek iddialarının yanlışlığı anlatılabilir: Bir insan bir oturuşta, içinde yüzde 45 “etil alkol” bulunan bir alkollü içecekten bir bardak (200 ml) içmekle sarhoş oluyorsa ve bir oturuşta da ard arda en fazla 2000 ml sıvı içecek içebiliyorsa, 190 ml o alkollü içecek+1810 ml su ile kendine 2000 ml’lik bir içecek hazırlasa, onu bir oturuşta tüketinceye kadar içse bile sarhoş olmayacağı için, “Çoğu sarhoş edenin azı da haramdır” hadisine muhalefet etmemiş ve o içeceği içmek ona “helal” mi olacaktır? Bu misal ile de, “Gazoz içerek sarhoş olana rastlanmamıştır” sözüyle, az da olsa “etil alkol” ihtiva eden gazozlara “helal” demenin ne kadar yanlış bir söz olduğu kolayca anlaşılabilmektedir.

*  *  * 

Gazozlarda tad ve koku verici esanslar ile “etil alkol” arasında bir “interaction” neticesinde “etil alkol”ün kimyasal değişime uğrayarak, “haram” olmaktan çıktığı ve gazozların “helal” bir içecek haline geldiği de asla söylenemez! Gene internet ortamındaki bazı yanlış yazılarda da denildiği gibi, insanların besin olarak istifade ettiği sütlerin sığırların bedenlerinde teşekkül şekli emsal gösterilerek, gazozların bu yanlış kıyasla da helalliğine hükmedilemez! Kur’an-ı Kerîm’de aslında “helal” olana “haram” demek ve aslında “haram” olana “helal” demek, âyetle açıkça ve kesinlikle yasaklanmıştır! Peygamberimiz (asm) “Sebeb olan, yapan gibidir” buyurmuştur.

*  *  *  

Netice olarak, gazozların üretim şekli ve onun fennî açıklamaları ile ilgili bu bilgilerin, ilgili âyetlerin ve hadislerin ışığında, internet ortamlarında gazozlara “helal” diyen yazılar neşrederek Müslümanları bu yanlışa sevk etmenin, onların bu yanlışlarında ısrarla devamına sebeb olmak günahının büyüklüğünün çok iyi düşünülmesi gerekmektedir!

Diyanet ve gazozlar

Prof.Dr.Mustafa NUTKU

Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki 633 sayılı Kanun’da, Diyanet İşleri Başkanlığının görevinden bahseden ilk madde şöyledir:

 “Madde 1 – İslam Dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere; Cumhurbaşkanlığına bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur.”

Ülkemizde bakkallarda ve marketlerde en fazla satılan ürünlerin “sigaralar ve gazozlar” olduğu bilinmektedir ve bu şimdiye kadar çeşitli vesilelerle duyurulmuştur. Sigaraların ve gazozların ülkemizde bakkallarda ve marketlerde en fazla satılan ürünler olması, onların ülkemizdeki insanlar tarafından çok yaygın olarak kullanıldığının delilidir.

Tütünün sigara, nargile, pipo vb şekillerde dumanının teneffüs edilmesinin insan sağlığına zararı yaklaşık 50 yıldır bilinmesine rağmen, Diyanet İşleri Başkanlığımız birkaç yıl öncesine kadar, bunların haramlığı konusunda halkımızı irşad için gerekeni yeterli şekilde yapmamıştır;”gazozların içecek olarak tüketimi” konusunda ise, şimdiye kadar gereken doğru irşad faaliyetini hiç yapmadıktan başka, hem Din İşleri Yüksek Kurulu kararıyla ve hem de Diyanet TV’deki “Güncel Dinî Meseleler” adlı programıyla, maalesef bu konuda halkımıza gerçeğe uymayan şeyler söylenerek, ülkemizdeki çok kişinin aslında haram olan bu içeceği tüketmesine sebeb olmuştur..

Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulunun faaliyeti olarak 13-15  Aralık 2013’de Afyon Karahisar’da yapılan “Güncel Dinî Meseleler İstişare Toplantısı-VI” adlı toplantıda sunulan tebliğlerin bulunduğu “Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 1378” olarak neşredilen 444 sayfalık kitaptan bazı cümleleri burada iktibas ile,  bu konuyla ilgili olarak Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından ne yapıldığı sorulabilir:

  1. a) 2012-2016 stratejik planının önsözünde yer alan Başkan’ın “insana hizmet odaklı çalışmayı ilke edinmiş, İslam dininin doğru bir şekilde anlaşılması ve yaşanması için çaba göstermiştir” ifadesi geçmişi özetlemesi” (s.389)
  2. b) “Geleceğe yönelik bir projeksiyon olarak da Başkanlığın Misyonu, ‘Toplumun dinî, ahlakî i ve manevî değerlerini sürekli canlı tutmak amacıyla İslam dininin temel kaynaklarına dayalı doğru ve güncel bilgi ile toplumu din konusunda aydınlatmak’ vurgusunu yapmaktadır.” (s.389)
  3. c) Diyanet İşleri Başkanlığının vizyonu ise, ‘Toplumun dinî, ahlakî ve manevî değerlerini sürekli ayakta tutan, bütün insanlığın huzur ve barışına katkı sağlayan, din-i Mübin-i İslam ile ilgili her konuda referans alınan en etkin ve saygın kurum olmak’ şeklinde belirlenmiştir.” (s.390)
  4. d) “DİB’in varlığının meşruiyetini sürdüren hedefleri, mevcut sorunların tespit edilmesi, hem üye ve uzmanların seçiminin ve hem de kurumsal yapılaşmanın buna göre gerçekleştirilmesi ” (s.390)
  5. e) “Din İşleri Yüksek Kurulunun görevleri şunlardır: İslam dininin temel bilgi kaynaklarını ve metodolojisini, tarihî tecrübesini ve güncel talep ve ihtiyaçları dikkate alarak dinî konularda karar vermek, görüş bildirmek ve dinî soruları cevaplandırmak.” (s.391)

İslam dinine ilişkin yorum ve oluşumlar konusunda incelemeler yapmak/yaptırmak (s.391)

1965 sonrasında ise, dinî sorulara cevap komisyonu sorulara cevap verme misyonunu üstlenmiş, gerekli görülen konular karar veya mütalaaya çevrilmiş ve kamuoyu ile paylaşılmıştır.” (s.392)

  1. f)Kurul üye ve uzmanlarının seçiminde, Kurul’un yükümlülükleri masaya yatırılmalıdır. Üye ve uzmanların her birinin ilgi alanı ve yeterlilikleri aynı yönde ve düzeyde olması düşünülmemelidir. İşe bakılarak üye ve uzman seçimine gidilmelidir. Bunun gerçekleştirilememesi durumunda, destek kuvvetler kullanılmalıdır.” (s.392)
  2. g) “geçmişte mevcut olmayan bir takım güncel problemlerin çözümünde farklı ilim dallarından ilim adamlarının bir araya gelerek ortak akılla çözüm üretmesi yönündeki çağrılar” ( s.402)
  3. h) “geçen asrın ictihad ve tecdide davet eden önemli simalarından biri olan Reşîd Rızâ, ilim ehlinin bir araya gelerek dinî meseleleri beraberce müzakere etmeleri ve görüş birliği etmelerini icmâa yakın bir hüküm olarak telakki etmiştir.” (s.403)
  4. i) “dinin hükmünün ne olduğuna dair bir zan ortaya koymak durumunda olan fakihten aynı zamanda pozitif ilimlerde de uzman olmasını beklemek çok inandırıcı değildir. Bu noktada mevcut olan açığı, fakih ile üzerinde çalıştığı ve bir zanna ulaşmak için çaba sarf ettiği konunun ilgili olduğu alanın uzmanlarını bir araya getirmek suretiyle kapatmak mümkündür.” (s.404)
  5. j) “Farklı disiplinden uzmanları bir araya getirerek, zan oluşturmak istenilen konuda sağlıklı bir tasavvur yapılmasını temin etmek.” (s.404)
  6. k) “Asrımızın getirdiği güncel pek çok meselenin çözümü, disiplinler arası kolektif bir çalışmayı gerekli kılmıştır.” (s.415)

 “Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulunun Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelikten aşağıda iktibas edilmiş bazı maddelere de, Din İşleri Yüksek Kurulu gerekli ve yeterli şekilde uymakta mıdır?

“MADDE 4 –(1) Din İşleri Yüksek Kurulunun görevleri şunlardır: a) Kur’an ve Sünneti esas alarak tarihî-ilmî birikim ve tecrübeden de yararlanmak sureti ile güncel talep ve ihtiyaçlar doğrultusunda dinî  konularda karar vermek, görüş bildirmek ve dinî soruları cevaplandırmak,

MADDE 4- (6) Kurul toplantılarına ilgili Başkanlık mensupları ile diğer kuruluşların temsilcileri veya görüşülecek konunun uzmanları davet edilebilir. Davet edilenler toplantılarda söz alabilir, ancak oy kullanamazlar.

*  *  * 

Din İşleri Yüksek Kurulu’nun “Gazlı İçecekler ve Alkol” başlıklı fetvasındaki yanlışlar

Tarım Bakanlığı’nın “2007/26 tarih ve sayılı “Türk Gıda Kodeksi-Alkolsüz İçecekler Tebliği” tebliği çok yer kaplayacağından onu burada aynen nakletmiyoruz. Din İşleri Yüksek Kurulunun gazozların nasıl imal edildiğini iyi araştırmadan ondaki bazı yanlış kelimeleri de kullanarak verdiği yanlış fetvasının linki ve metni ise, şöyledir: https://kurul.diyanet.gov.tr/Cevap-Ara/4486/gazli-icecekler-ve-alkol?enc=QisAbR4bAkZg1HImMxXRn2t8ij%2beDtMkJdRGirgyeb8%3d

Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı
Anasayfa / Kurul Kararları / Gazlı İçecekler ve Alkol

 Gazlı İçecekler ve Alkol

 Dinimizde sarhoşluk veren içkilerin çoğu haram olduğu gibi azı da haramdır. Müslüman’ın alkollü içki ve uyuşturucudan uzak durması gerekir. Kur’an-ı Kerim’de, “Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar) ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Onlardan uzak durun ki, kurtuluşa eresiniz. Şeytan şarap (içki) ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah’ı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi?” (Mâide, 5/90-91) buyurulmaktadır.

Hadislerde de sarhoşluk veren bütün maddelerin içilmesi/alınması yasaklanmıştır. Nitekim Hz. Peygamber, “Sarhoşluk veren her içki haramdır” (Buhâri, Vudû, 71; Edeb, 80; Müslim, Eşribe, 7); “Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır” (Ebû Dâvud, Eşribe, 5: Tirmizî, Eşribe, 3) buyurmuştur.

Ülkemizde alkolsüz içeceklerle ilgili düzenlemeler, 2007/26 tarih ve sayılı “Türk Gıda Kodeksi-Alkolsüz İçecekler Tebliği” ile yapılmaktadır. Bu Tebliğde alkolsüz içecekler; “meyveli içecek, aromalı içecek, meyveli şurup, aromalı şurup, meyveli içecek tozu, aromalı içecek tozu, meyveli doğal mineralli içecek, aromalı doğal mineralli içecek, yapay soda, kola, tonik ve aromalı suyu kapsar” şeklinde sıralanmakta ve Tebliğin 5. maddesinin (b) bendinde “Bu Tebliğ kapsamında yer alan içeceklerde üretimin doğasından kaynaklanabilecek etil alkol miktarı en çok 3,0 g/L olmalıdır” hükmü yer almaktadır.

Bu hüküm, bu tür ürünlerin kalite özelliklerinin fermantasyon yoluyla değişikliğe uğramasını kontrol etmek amacıyla düzenlenmiştir. Bu tür alkolsüz içeceklerin üretiminde çeşitli meyve/meyve sularının yanı sıra aromatik bileşikler de kullanılabilmektedir. Meyvelerin bünyesinde doğal olarak % 0,1-0,3 oranında alkol bulunabildiği gibi, aromatik bileşenlerin kullanılması durumunda ürün içinde etil alkol, keton, ester vb. bileşikler de oluşabilmektedir. Hatta ekmek de dahil birçok fermente üründe üretim sonucunda az miktarda alkol ortaya çıkabilmektedir. Ancak bu ürünlerin tüketilmesi, o gıdanın alkol olarak tüketimi anlamına gelmemektedir. Dolayısıyla, bileşiminde % 0,3 gr./litre ve daha az oranda alkol bulunan gıda maddelerinin tüketimi, alkol alımı amaçlı değildir.

Diğer taraftan bu tür içeceklerde bulunan alkol miktarı ile bir insanı sarhoş edebilecek alkol oranı ve karaciğerin alkolü parçalayarak dışarı atma oranı dikkate alındığında, % 0,3 veya daha az oranda alkol içeren yiyecek ve içeceklerin tüketilebilecekleri en üst düzeylerde bile, içerdikleri alkolden dolayı, kişilerin reflekslerinde olumsuz bir gelişmeye neden olmayacakları konunun uzmanları tarafından belirtilmektedir. Bu itibarla, söz konusu gazlı içeceklerin alkollü içecekler sayılamayacağına karar verildi.”

1- Türk Standartları Enstitüsünün gazozlarla ilgili standardının isminde, halkımızın kastedilenin ne olduğunu anlayabileceği şekilde daha önce “Gazozlar” kelimesi kullanılmış olduğu halde, Tüketiciler Birliği’nin bir Ramazan ayında TÜBİTAK’ın Gebze laboratuarında piyasadaki 10 değişik markalı gazozda bileşimlerinde etil alkol varlığının araştırmasını yaptırıp, onların tümünde de değişik oranlarda etil alkol bulunduğu Türkiye’nin en çok satılan gazetelerinde duyurulunca, “gazozlarda alkol tartışması” başlamış ve o tarihten sonra da Tarım Bakanlığı başta olmak üzere “gazoz” adı tüm resmî beyanlarda hiç kullanılmamıştı. Tarım Bakanlığı başta olarak, “gazoz” kelimesi yerine “Gazlı İçecek”, “Asitli içecek”, “Aromalı su” (?) gibi, halkımız için manâsı muğlak, kastedileni halkımıza açıkça ve iyi ifade etmeyen kelimelerin kullanılması yanlış olmaktadır. “Gazoz” kelimesi yerine o kelimelerin kullanılmasıyla kastedileni açıkça ifade etmemek, maalesef “Müslüman halkımızın helal içecek hassasiyetini uyandırmamaya çalışmak gayreti” ve onların yerine kullanılması daha doğru olan “gazoz” kelimesini kullanmanın “fuzulî çekingenliği” (!) gibi gözükmektedir.

2- Bu konuya “ bilimsel olarak” bakılırsa, kaynama sıcaklığına kadar ısıtılmadıkça, su da “gazlı içecek”tir! Çünkü havadaki gaz molekülleri sürekli hareket halindedirler ve bu hareketleri esnasında, kaynama sıcaklığında bulunmayan herhangi bir su yüzeyine çarptıklarında, çarpan gaz moleküllerinin bir kısmı suda çözünür ve o su içilirse, “gazlı içecek” içilmiş olur!

3- “Asitli içeceklerden sakınmak” tavsiyesini herkese yapmak da yanlıştır!. Ekşimsi tadı olan her içecek “asitli”dir ve bu özellikteki (limon, portakal, vişne, kivi, vb’den elde edilmiş) suları içmekten sakınılmasının herkese tavsiye edilmesi, bu konuyla ilgili bilimsel gerçeklere   aykırıdır. Gazozları karakterize edecek asıl özellikleri ise, onların “asitli” oluşları değildir; basınçlı karbondioksit gazıyla şişelere veya aluminyum kutulara doldurulmaları işleminde karbondioksit gazının bir kısmının gazozların ana çözeltisinde fiziksel olarak çözünüp bir kısmının da “karbonik asit” halinde kimyasal olarak çözünmesi olayı vuku bulduğundan, gazozlar sadece biraz asitlidir. Din İşleri Yüksek Kurulu’nun, “Gazlı içecekler ve Alkol” başlıklı ve aslında “gazozlar” konusundaki fetvasında ve diğer yerlerde, “neyi kastettiğini halkımıza açıkça bildirmeyen (“gazlı içecek, asitli içecek, aromalı su” gibi) yanlış isimlendirmeleri” kullanmaması gerekirdi.

4- Tarım Bakanlığının ilgili tebliğindeki “alkolsüz” kelimesi, batının bu konudaki standartlarını taklit ederek, az miktardaki alkolü “kabil-i ihmal” saymak (!) yanlış kabulüne dayanmaktadır. İslâm’da “haram alkolün” (etil alkol, vd bazı alkoller) –hayatî zaruret olmadan- bir damlasının bile vücuda ithali “Çoğu sarhoş edenin azı da haramdır” hadisine göre, haramdır!.

5- “Bazı meyvelerde ve ekmekte az bir miktarda alkol bulunabildiği” konusuna verilebilecek doğru cevaplar vardır ve o konu “helallik özellikleri”  bakımından tefrik edilmeyip yanlış bir şekilde “emsal” gösterilerek, bu konuda “gayrimüslim batının taklitçiliği” asla yapılamaz!.

6- “Aroma” kimya biliminde “(güzel) koku” demektir. Tad ve koku verici maddeler (esanslar, vb) “su ile tam karışmayan, yağ cinsinden (hidrofob)” maddeler olduklarından, bunları “su ile tam karışabilir” hale getirebilmek için, molekülünde hem “hidrofil” (suyu seven, onunla tam karışabilmek özelliğinde olan) atom grubu ve hem de “hidrofob” (suyu sevmeyen, onunla tam karışabilmek özelliğinde olmayan) atom grubu bulunduran “ara çözücüler” kullanılır. Bu “ara çözücüler”den gıda endüstrisinde kullanılabilecek “propylen glikol” gibi, hem sarhoşluk verici olmayan hem de insan sağlığına zararı olmayan (helal) “gıda katkı maddeleri” de bulunmasına rağmen, gazozların imalinde tad ve koku verici fakat yağ cinsinden oldukları için suda çözünmeyen “aroma” maddelerini “suda çözünebilir” hale getirebilmek için -çok nadir bazı gazoz markaları hariç-  sarhoşluk verici olması sebebiyle, (hayatî zaruret olmadan) bir damlasının bile vücuda ithali haram olan etil alkolün, “dışarıdan iradî ve kasdî bir işlemle” gazozun ana çözeltisine ilave edilerek kullanılması maalesef çok yaygındır. Bu mevzudaki “helal-haram hassasiyeti” ise, Müslüman ülkelerin belki de çoğunda ve hatta farz oruç tutulan Ramazan aylarında bile maalesef gösterilmemektedir!.

7- Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, gazozları helal sayan o yanlış fetvasının son paragrafında maalesef, “Çoğu sarhoş edenin azı da haramdır” hadisinin manâsıyla tam uyumlu olmayan bir ifade de kullanmıştır. O fetvanın 2. paragrafında kaynaklarıyla naklettiği hadiste “az” kelimesi için “bir rakam verilerek azlığın miktarı” belirtilmemiş olmakla beraber, o hadiste kastedilen “en az içecek sıvı” miktarı “genel olarak, insanların vücuduna ithal edebileceği bir damla miktarındaki sıvıdır”. Buna rağmen, Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu’nun “gazozları helal sayan” o fetvasındaki “Dolayısıyla, %0,3 gr/litre ve daha az alkol bulunan gıda maddelerinin tüketimi, alkol amaçlı değildir” cümlesinin kabul edilebilecek “İslamî bir dayanağı” bulunmamaktadır!.

8- Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu’nun gazozlarla ilgili o fetvasında “pişmiş ekmekte de alkol bulunduğundan” bahsetmesi, gerçeğe aykırı bir benzetme ve emsal göstermedir.  Pişmiş ekmekte değil; “pişirilmemiş ekmek hamurunda” ve onun bekletilmesiyle, az bir miktarda etil alkol teşekkül edebilir. Fakat insanlar, “pişirilmemiş ekmek hamuru” yemezler!. Ekmek 250’C civarındaki bir sıcaklıkta pişirilir, etil alkolün kaynama ve buhar olup uzaklaşma sıcaklığı ise 78’C dir; ekmek hamurunun pişirildiği 250’C sıcaklıkta, kaynama ve buharlaşma sıcaklığı 78’C olan etil alkol hiç mevcut kalamaz!.

9- Allah’ın yenilmesini haram saymadığı bazı meyvelerde, “insan iradesinin dahli ve kasdi olmadan” zamanla çok az bir miktarda etil alkol teşekkül edebilmesi ile “yanlış kıyas” yapılmaya ve o meyveler emsal gösterilmeye çalışılarak, “insanların dışarıdan kasdî bir işlemle etil alkolü gazoz ana çözeltisine dışarıdan ilave etmeleriyle yaptıkları gazozların da “helal sayılabileceği yanlış fetvası” verilemez!.

10- Gazozların imalinde son aşama; gazoz ana çözeltisinin içine alkolik fermentasyonu önleyici kimyasal maddeler ilave edilmiş halde, basınçlı karbon dioksitle şişe ve aluminyum kutulara doldurulup “alkolik fermentasyon için pozitif katalizör” olan Zymas Enzimi ihtiva eden hava ile temasının da kesilmesidir. Bundan sonra “üretimin doğası” (?) olarak gazozlarda hiç etil alkol teşekkül edemez ve böyle yanlış bir ihtimale dayandırılarak, gazozlarda bir miktar alkol bulunması kabul edilemez!.

11- Üniversite Kimya tahsilim esnasındaki talebelik yıllarımdan itibaren bu konuyla ilgili edindiğim teorik bilgilerimden başka, yurt dışında ve yurt içindeki meşrubat fabrikalarındaki üretimleri de görerek edindiğim bilgiler ve tecrübelerle birlikte, “helal gıda” konusu üzerinde büyük bir hassasiyet gösterdim ve bu konuda bilhassa “Helal Yaşam” dergisinde çeşitli makalelerim neşredildi. Belki de Türkiye’de bu konuda bilimsel görüş alınabilecek isimlerin en başındakilerden sayılabilmeme; Diyanet İşleri Başkanlarımızdan birine bizzat iletişim bilgilerimi de vererek bu ve benzeri konularda bilimsel görüşlerimi bildirerek yardımcı olabileceğimi de bildirmeme rağmen, şimdiye kadar bu konuda hiçbir Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından benden doğru teknik bilgi hiç istenilmedi; başka emsalimden de bu konuda doğru bilgi istenildi mi, bilmiyorum.

12- Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu’nun, gazozların üretim şeklini iyi araştırmadan ve bu konuyu iyi bilenlerden de sormadan –çok nadir bazı gazoz markaları hariç- aslında “haram” olan gazozlara “helal” demesi, büyük bir manevî mesuliyettir. O fetvalarına dayanarak haram gazozları içenlerin bu konudaki günahlarına sebep olmanın İslâm’daki hükmünü de herkesten çok, kendileri mutlaka çok iyi bilmektedirler…

Diyanet TV’de,  “Güncel Dinî Meseleler” programında, gazozlara “helal” denilmesi

 Taşıdıkları sıfat ve yaptıkları iş sebebiyle çok iyi bildikleri/bilmeleri gereken âyetlerden ve hadislerden bahsederek Diyanet İşleri Başkanlığı’nın dinî konularda irşadla görevli personeline “malumu i‘lam” (bilineni bildirmek) yapmayarak, çok kısa bir cümle halinde, “Herkes bildiğinin âlimidir (bilmediğinin ise, cahilidir).” sözünü nakletmeyi gerekli ve faydalı buluyorum.

Dr.Hüseyin Kayapınar’ın Diyanet TV’deki “Güncel dinî meseleler” adlı programda, Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu’nun “Gazlı içecekler ve Alkol” başlığı altındaki “gazozlar” ile ilgili yanlış fetvasına da atıfta bulunarak Enerji İçecekleri, Gazlı ve Alkol İçeren İçeceklerin İçilmesi” başlığı altında, gazozların helal olduğundan”(!) bahsetmesiyle ilgili yanlış sözlerine de –bildiğim doğruyu söylemek mesuliyetimin icabı olarak- misal vermek istiyorum. Kendisinin, Diyanet TV’de “Güncel dinî meseleler” adlı programdaki  o konuşmasının youtube videosunun linki şöyledir: https://www.diyanet.tv/guncel-dini-meseleler/video/enerji-icecekleri-gazli-ve-alkol-iceren-iceceklerin-icilmesi-caiz-midir

Dr.Hüseyin Kayapınar’ın o videodaki sözlerinin yazıya dökülmüş hali de olmadan, onun bu konudaki bazı yanlış sözlerinin tahlili yapılamayacağından, burada onu da vermek gerekmiştir:

“Bu soruyu cevaplarken iki şeye dikkat etmemiz lâzım. Biraz önce ben genel anlatımda söylemiştim. Hemen şimdi veya ilerde, insan sağlığına zararlı olan şeyleri kullanmak caiz değildir. Eğer enerji içeceklerinde böyle bir durum söz konusu ise, buna “caiz” diyemeyiz. Ama tedavi amaçlı şimdi içiyorsun, ilerde sana zararı dokunabilir. Bugün kullanmak zorunluluğu var, ama böyle değil. “Daha dinç olayım, daha enerjik olayım, yola gidiyorum, bununla gideyim” çünkü duyuyoruz böyle kullananları; eğer zarar veriyorsa, bu doğru değil. Bundan uzak kalmak lâzım. Öbürüne gelince, yani bazı içeceklerin içinde etil alkol olduğu meselesi.. Tabiî bu epey zamandır,  bu alanda çalışanların ve soru-cevapla gündeminde olan bir mesele.. Din İşleri Yüksek Kurulu da buna temas etti; ona bigane kalması mümkün değil. Bazı içeceklerde, mesela o meyve özü var ya o meyve özünün sıvılaşması, eritilmesi için ona binde 3 oranında etil alkol ilave ediliyor. Yani bu da Tarım Bakanlığının yani şey, devletin izin verdiği ölçü, bundan daha fazla olmuyor. Yani ne oluyor; bir litrelik o konsantreye binde üç oranında, yani 3 gram etil alkol konuluyor ve o bir litrelik konsantre diyelim ki, 100 litrelik bir suyun içine dökülüyor ve o orada şey oluyor; içecek hale geliyor. Ha, şu şimdi bu defa bir değişime uğruyor ve bir de o içerisine binde 3 oranında etil alkol karıştırılmış olan o içecekten bir sürahi içse, kişi sarhoş olur mu, olmaz. Peki, bir sıvının içilmesinin yasak oluşu neye bağlı? Sarhoş edicilik özelliğine bağlı veya demin de söylediğim gibi,  vücuda zarar vermesine bağlı. Şimdi eğer bu sıvıda sarhoş edicilik özelliği kalmadıysa, illet yok demektir. Hükümler, illetlerin üzerine bina edilir. Burada illet ortadan kalkınca, olmayınca hüküm de ortadan kalkar; hüküm de yok demektir. Dolayısıyla, bu içecekleri içmenin bir sakıncası yoktur.”

Onun, gazozların imal şekliyle ilgili, “diyelim ki” (?) kelimesini de sözleri arasına katarak söyledikleri, bu konudaki bilimsel gerçeklere hiç uymamaktadır!. Gazozların imalinde etil alkol “meyve özlerini” değil, sadece “gazozlara tad ve koku veren yağ cinsinden esansları” suda çözünür hale getirmek için kullanılır. Hem meyve özlerinin özellikleri, meyvelerin cinslerine göre birbirlerinden farklıdır ve hem de onların her biri, “çeşitli özellikteki kimyasal maddelerin karışımı” olduklarından; değil her çeşit meyve özünü, bir çeşit meyve özünü bile etil alkol “suda erir” hale getiremez!

TV’lerde bir soruya cevap verenler, çok büyük ekseriyetle, o soruyla ilgili doğru cevabı verebilmek için önceden araştırma yaparlar. Dr.Hüseyin Karapınar ise Diyanet TV’deki “Güncel Dinî Meseleler” programında, maalesef “gazozlar” hakkında böyle bir araştırmayı yapmadığını belli eden; o konuyla ilgili bilimsel gerçeklere de aykırı ve izleyicilerini bu konuda yanıltır şekilde konuşmuştur!. Kendisi, bu konudaki sözlerine Din İşleri Yüksek Kurulu’nun bu konuya temas ettiğini söylemekle başladıktan sonra “gazozların imali” konusundan gerçeğine aykırı bir şekilde de bahsederek, ona -yanlış bir şekilde- “helal” fetvası vermiştir!.

 *  *  *

Ülkemizde “Gazozlar” konusuyla ilgili “netice” olarak, maalesef şu söylenebilmektedir: 

Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulunun, “gazozların imali işlemini” iyi araştırmadan ve iyi bilenlere sormadan verdiği anlaşılan yanlış fetvası ile ve onu kendisine dayanak yapmaya çalışmış olan Dr.Hüseyin Karapınar’ın, Diyanet TV’deki “Güncel dinî meseleler” programında ayni konudaki yanlış sözlerini onbinlerce kişiye  izletmesiyle, ülkemizdeki çok kişinin de o yanlış sözleri duyarak-uyarak ve başkalarına duyurarak , “imalat işlemleri esnasında insanlar tarafından dışarıdan iradî ve kasdî bir işlemle bileşimlerine –bir damlasının bile vücuda (hayatî zaruret haricinde) ithali haram olan- etil alkol katılmış gazozları” içmelerinin günahlarına sebeb olunması; bu yazının ilk cümleleri halinde iktibas edilmiş olan  “Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş Kanunu’nun “görev”le ilgili 1. maddesindeki  “din konusunda toplumu aydınlatmak” görevine de aykırı olmaktadır.

Okullarımızda yeni ders yılı yaklaşırken

Prof. Dr. Mustafa NUTKU

Bu sitede şimdiye kadar 125 tane yazım neşredildi. En sonuncuları olan 19 Nisan 2021 tarihindeki “En büyük hidayet” ve 26 Haziran 2021 tarihindeki “Hayat nedir?” başlıklı çok mühim yazılarımın neşrinden sonra, başka bir yazı göndermemiştim..

Fakat bazen gündüz vakitlerinde de olmak üzere, güneşin doğması ve batması vakitlerine yaklaşık yirmi dakika kalmışken, evimin önündeki büyük ağaçlarda “çok sayıdaki küçük kuşun hep birlikte cıvıltılarıyla yaptıkları toplu tesbihâtları” ve her sabah camide farz namaza başlanmasını beklerken duyduğum “Ağustos Böceklerinden birinin tesbihâtı” (onlardan birçoğunun hep birlikte tesbihâtına da sadece bir defa, “Hafızlık Töreni” için gittiğim Akhisar Hilaliye Kur’an Kursu yöneticilerinin, erken gelen misafirlerini götürdükleri bir ormanda yemek ikramları esnasında şahit olmuştum) bunlara mukabil ve bunlarla “tezatlı” olarak ise, laik eğitim sistemimizdeki bazı yanlışların maalesef hâlâ devam etmesiyle yeni bir ders yılının bu şekilde başlamak üzere oluşu, “neşredilmesi için yazmak” konusunda kendime koyduğum yasağı kaldırıp bu yazıyı yazmaya beni mecbur etti.

*  *  *

İlk öğretimin ilk sınıflarından itibaren “Rabbimizi bize tanıtan üç büyük ve küllî muarrif”ten (tanıtıcıdan) birincisinin “Kâinatın büyük kitabı” olduğunu anlatmak, laik eğitim sistemimizde maalesef şimdiye kadar maalesef çok ihmal edilmiştir. Bunun tam aksine olarak da, maalesef La Fontaine gibi Batılı bazı gayrimüslim yazarların bâtılı neşredip gerçekleri saptıran yanlış mesajlarla dolu bazı masalları ile, çocukluk ve ilkokul çağlarından itibaren nesillerimiz, maalesef aklını en iyi şekilde kullanabilmekten mahrum yetiştirilmeye çalışılmıştır! Bu yanlış hâl de, şimdiye kadar görev yapmış bütün Millî Eğitim Bakanları dönemlerinde devam etmiştir.

 “Kâinatın büyük kitabını okumayı” bilmediğini, yazdıkları ve neşrettikleri ile göstermiş olan La Fontaine gibi Batılı gayrimüslim bazı kişiler, yazıp neşrettikleri masal kitaplarında bâtılı tasvir ile yanlış mesajlar vermişlerdir ve  onların yanlış mesajları olan bazı masal  kitaplarıyla da, maalesef ilk öğretimdeki nesillerimiz yıllarca manevî bakımdan zehirlenmişlerdir!.

 *  *  *

İlköğretimdeki çocuklarımıza, değişik yayınevleri tarafından satışa arz edilip Millî Eğitim Bakanlığımızca da tavsiye edilmiş ve şimdiye kadar okutulmuş olan “manevî zehirlerden biri olan “La Fontaine’den seçmeler” adlı bir kitabı yıllarca önce satın alarak, o kitapta La Fontaine’in bazı masallarında vermeye çalıştığı yanlış mesajlarıyla yaptığı manevî zehirlemelerine, “La Fontaine’den saçmalar” başlıklı bir yazımı neşrederek dikkat çekmiştim. O eski yazıma hâlen ulaşamıyorum; fakat La Fontaine tarafından masallar vasıtasıyla neşrettiği “manevî zehirler”den birinin de, o kitaptaki “Ağustos böceği ile karınca” masalı olduğunu iyi hatırlıyorum.

İçinde bulunduğumuz yaz mevsiminde bir Ağustos Böceğinin Allah’ı “lisan-ı hâli” ile yaptığından başka, “lisan-ı kâli” ile de yaptığı tesbîhini her günün değişik vakitlerinde değişik yerlerde duymak, Türkçesi “La Fontaine’den seçmeler” adıyla neşredilmiş kitabındaki bir masalında  La Fontaine’nin vermiş olduğu bazı yanlış mesajlarını hatırlamama ve  onların yanlışlığına tekrar dikkat çekmeye beni mecbur etti.

 *  *  *

Hatırladığıma göre La Fontaine, yukarıda Türkçe adıyla bahsetmiş olduğum o kitapta nakledilen “Ağustos Böceği ile karınca” başlıklı masalında, Ağustos Böceğinin “tembel, hep saz çalar, istikbal endişesiyle hazırlığı ve mesuliyet hissi olmayan, tedbirsiz”; karıncanın ise “çalışkan ve istikbali için tedbirli” böcekler olduklarından; bu sebeble de “Ağustos Böceğinin yaz mevsimlerinde tembellikle hep saz çaldığından, karıncanın ise hep buğday toplayıp kış mevsimi için onları depo ettiğinden” bahsediyordu ve o masalını okuyanları “Ağustos Böceği gibi değil; karınca gibi olmaya” özendirmeye çalışıyordu. La Fontaine’in o masalında verdiği yanlış mesajına göre; güya bu sebeple her kış mevsimi gelince Ağustos böceği yiyecek bulamayarak, yiyecek ihtiyacı ile ilgili olarak karıncaya muhtaç olurmuş.

*  *  *

La Fontaine’nin o masalında vermeye çalıştığı yanlış mesajının aslında hakikatle hiç alâkası yoktur. Çünkü o  masalında vermeye çalıştığı yanlış mesajının tam aksine, Ağustos Böceklerinin her yıl kışa ulaşamadan hayat müddetleri biter ve onlar ölürler; dolayısıyla da karıncalara hiç muhtaç olmazlar!
La Fontaine
 tarafından o masalında takdirkâr bir ifade ile bahsedilen karıncaların bir yaz boyunca toplayıp depoladıkları buğdaylar ise, onların bütün bir kış mevsiminde beslenmek için tüketebilecekleri buğday miktarlarından çok fazladır. Buna rağmen, karıncaların yaz boyunca çok miktarda buğday toplayıp kış mevsimi için onları depo etmesi, La Fontaine’in masalında vermeye çalıştığı yanlış mesajındaki gibi, “karıncaların medhedilmeleri” gerekçesi değil; tam aksine, ancak “onların hırslarından ve istifçiliklerinden dolayı tenkit edilmeleri” gerekçesi olabilir. (Bir Ramazan akşamı, birlikte davet edilmiş olduğumuz bir TV’nin “İftara Doğru” programında ben Ağustos Böcekleri ve karıncalar hakkındaki bu basit bilgiden bahsedince, aslında “masallar” konusuyla çok ilgili olduğunu söyleyen edebiyat profesörü diğer davetli, ilk defa duyduğu bu konudaki söylediklerim karşısında hayretini gizleyememişti. “Masallar” konusuyla çok ilgili o profesör bile Ağustos Böcekleri ve karıncalar konusunda bu basit bilgiyi bilmezken, ülkemizdeki ilkokul talebeleri nasıl bilecekler ve temyîz kabiliyetlerini gösterebilecekler ki, onlara yıllardır La Fontaine’nin böyle yanlış mesajlı kitapları tavsiye ediliyor ve okutturuluyor?).

 *  *  *
Ağustos Böceklerinin yaz aylarında sabahları, geceleri ve bazen de gündüzler boyunca sürekli olarak ayni frekans ve şiddette ses neşretmeleri de, onların “haylazca saz çalmasına”(!) asla benzetilemez!. Çünkü, Kur’an-ı Kerîm’de muhtelif sûrelerde “her şeyin Allah’ı tesbih ettiği” vurgulanarak tekrarlanmaktadır!

Canlı-cansız her şey -maddenin en küçük parçası olarak bilinen kuvarklardan, en büyük galaksilere kadar her şey- “hâl lisanları” ile Allah’ın varlığını, birliğini, isim ve sıfatlarının kâinattaki akislerini ilân ederlerken; onların “hâl lisanları”ndan başka, onlardan bazılarının -insanlar gibi “akıl ve irade” emaneti taşımadıkları halde- “fıtrî ibadetleri” şeklinde, insanlardan bazıları gibi “kâl lisanları” (konuşma lisanları) ile Allah’ı tesbih edenleri de vardır. Ağustos Böceği, bülbül ve diğer bazı varlıkların insanlar gibi akıl ve iradeleriyle olamasa da, “kâl lisanları” ile Allah’ı tesbîh etmelerine Risale-i Nur’da da dikkat çekilmiştir. Fakat İsrâ Sûresi 17/44. âyetinde denildiği gibi, insanların büyük ekseriyeti onların Allah’ı tesbîh etmelerini ve Allah’ın noksan sıfatlardan uzak olduğunu ilân etmelerini anlamazlar!

Çocuklarımıza La Fontaine masallarının saçmalıklarını değil; bu mühim gerçekleri anlatmalıyız!

*  *  *

“Tesbîh” denilince, ekseriya; 33 veya 99 tane tahta, plastik veya taştan boncukların bir ipe dizili olduğu, bilhassa namazlardan sonra belli sayıda olarak zikir kelimelerini tekrarlamak için kullanılan nesneler akla gelir.

Bu nesnelere “tesbîh” denilmiş olmasının sebebi de, günde beş vakit namazlardan sonra, “o namazların hülâsası ve o namazların manâsının tamamlayıcısı” olarak tam 33 defa söylenmesi gereken üç mühim zikirden ilki olan “Sübhanallah” demenin, Allah’ı tesbîh” (Allah’ı bütün kusur ve noksan sıfatlardan uzak tutmak. O’nu şanına lâyık ifadelerle anmak. O’na söz, iş, davranış ve kalple içten ibadet etmek) manâsında oluşundandır.

Tesbîh”in lügattaki bu “asıl manâsı” bile, onun ehemmiyetine çok kısa olarak dikkati çeker. “Tesbîh” kelimesinin bu asıl manâsının ehemmiyetinin büyüklüğüne, Kur’an-ı Kerîmin İsrâ Sûresinin 17/44. âyetinde mealen şöyle dikkat çekilmektedir:

Yedi gökle yer ve bunlarda bulunan her şey O’nu tesbîh eder. Ve O’nu hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat (siz) onların tesbîhlerini anlamazsınız. Şüphesiz ki, O Halîm (azapta hiç acele etmeyen)dir, Gafûr (çok bağışlayan)dır.”

“Tesbîh” kelimesinin bu “asıl manâsı”nın ehemmiyetini anlamaya, anlatmaya ve o anlayışla yaşamaya çalışılmalıdır.

 *  *  *

Risale-i Nur Külliyâtının telifinin başladığı Barla’ya ilk gittiğimde, Bediüzzaman’ı hayatta ve Barla’da iken tanıyanlardan bir Barla’lı, Bediüzzaman’ın, ikamet ettiği evin önündeki çınar ağacının önünde bana; Bediüzzaman’ın o çınarın dalları arasına koydurttuğu tahta platforma her gece çıkarak seccadesini serip sabaha kadar yüksek ve çok dokunaklı bir sesle zikrettiğini, yüzlerce küçük kuşun da o ağaca konup kendi sesleriyle onun zikrine iştirak ettiğini söylemiş ve “Biz, hocaefendinin kıymetini o zaman bilemedik..” sözlerini de, o günleri hatırlarken hüzünle ilave etmekten kendini alamamıştı.

Bediüzzaman, Barla’daki evinde, Çamdağı’nda ve hayatını geçirdiği diğer yerlerde her gece sabahlara kadar zikrederken, Allah’ın bütün mahlûkatının tesbîhlerini de Allah’a arz eden hakikî bir “halife-i arz” hüviyetini de ortaya koyuyordu. O, İsrâ Sûresinin bütün mahlûkat âleminin Allah’ı tesbih ettiğine dair bahsedilen 17/44.  âyetinin, Risale-i Nur eserlerinin telifinde kendisine büyük ışık tuttuğunu ve ilham kaynağı olduğunu söylemiş; Besmele’den sonra ekseriya bu âyeti de zikretmiştir. Bediüzzaman’ın Risale-i Nur eserlerinde Besmele’den sonra en fazla zikrettiği bu âyettir ve yeni bir konuya başlarken Besmele’den sonra, Risale-i Nur eserlerinin değişik yerlerinde, tam 139 defa da bu âyeti tekrarladığı görülmektedir.

*  *  *

“-Konuşmak kabiliyeti, bütün mahlûkat içerisinde yalnız insana verilmiş olduğuna göre, canlı-cansız her şeyin Allah’ı zikretmesi nasıl olabilir? sorusu bazılarının akıllarına gelebilir. Bu soruya verilebilecek cevapta iki türlü lisanın olduğundan bahsedilir. Yalnız insanda bulunan “konuşmak” (lisan-ı kâl) kabiliyetinden başka, hem insanın cüzî iradesi dışındaki varlığının ve hayatî faaliyetlerinin, hem de İsrâ Sûresinin yukarıda bahsedilen 17/44. âyetinde belirtilen “Yedi gök ile yer ve bunlarda bulunan her şey”in, cüz’î iradeleri ve akılları olmadan da “lisan-ı hâllerinin” olduğudur.

Günlük konuşma dilinde çok kullanılan, insanın “beden dili” de insanın lisan-ı hâlinin bir kısmıdır. Ancak, insanın lisan-ı hâli, sadece onun bedeninin dış görünüşü, tavırları ve davranışlarıyla sınırlanamaz; onun maddî-manevî varlığının bütün unsurları, aklı, hafızası, tahayyülü, çeşitli kabiliyetleri, hisleri, dış ve iç organları, bütün hücreleri, molekülleri, atomları, kuvarkları ve bunlardaki hal değişmelerinin tümü, “insanın lisan-ı hâlini” meydana getirir.

Lisân-ı kâl olmasa da veya varken sussa da, lisan-ı hâl susmaz!.

Bütün varlık âlemi lisân-ı halleriyle:

“-Biz, kendi kendimize olmadık; biz tesadüflerin, tabiatın, evrimin, çevrimin eseri değiliz! Biz, noksan sıfatlardan münezzeh, bizimle beraber bütün varlık âlemini de yaratmış olan Allah’ın eserleri ve O’nun vazifeli memurlarıyız! Kendimizde bir şey yok! Sadece, O’nun isim ve sıfatlarının tecellîlerini gösteren aynalar gibiyiz!..” diyerek, Allah’ı tesbîh etmektedirler.

Ancak, ayni âyetin devamında da denildiği gibi, insanların büyük ekseriyeti bütün varlık âleminin lisan-ı hâlleriyle yaptıkları bu tesbîhlerini anlamazlar!

*  *  *

Ne kadar yaşayacağına dair elinde en küçük bir garantisi bile bulunmayan insanlar, büyük ekseriyetle bu fanî (gelip geçici) dünya hayatlarına “sanki dünyada ebedî kalacaklarmış gibi” sımsıkı sarılırlar(!) ve bunun için de, bazıları anadillerinden başka, dünyevî mesleklerinde kendilerine “dünyevî ilerleme” sağlayabileceği ve “dünyevî istikballerinde” daha fazla “dünya menfaati” imkânlarını açabileceği hesaplarıyla, “yabancı dil” de öğrenirler. Halbuki, “onların asıl istikballeri; ebedî âhiret hayatı için kazanılacak olan istikballeridir!

İnsanlar o “âhiret istikballeri” için, Kur’an-ı Kerîm’de İsrâ Sûresindeki 17/44. âyette dikkat çekilen “yedi (kat) gökler, yer ve onların içindekiler”in hâl lisanlarıyla Allah’ı tesbihlerini imkânları nisbetinde anlayabilmeye de çalışsalar, sadece “dünyevî istikballeri” için “yeni  lisan” öğrenmekle kalmayıp “bu lisanı da” öğrenmekle, bütün ilimlerin başı olan “Marifetullah”da (Allah’ı tanımakta) ve onun üssü’l esası olan “İman-ı billah”da (Allah’a iman etmekte) çok terakki edebilecekler ve bunu yapmaktaki kazançları da, başka herhangi bir lisanı öğrenmekteki kazançlarından kat-kat ve kıyaslanamayacak derecede fazla olabilecektir!

*  * *

Bu konuda diğer bir soru da şu olabilir: Acaba, insanlardaki gibi hayvanların da kendi lisân-ı hâllerinden başka, insanların lisan-ı kâllerine benzer şekilde Allah’ı tesbîhleri hiç yok mudur?”

Bu soruyla ilgili olarak da, Risale-i Nur’daki 24.Söz, 1.Dal’da bahsedilen; göğün gürlemesi, fırtınalar, ağaçların yapraklarının rüzgarların esmesiyle çıkardıkları sesler, başta bülbül olmak üzere kuşların nağmeli sesleri vd’den başka, kedilerin insan diliyle “Ya Rahîm” ismini bariz şekilde zikrettiğine dair Bediüzzaman’ın dikkat çektiği tesbiti ve bir Bulgar profesörün de, 25.04.2008 de Bulgaristan’da TRUD gazetesinde yayınlanmış olan, sivrisineğin kanat çırparken çıkardığı sesin yavaşlatılmış ve insan kulağının algılama ve konuşma ritmine indirgemiş şeklinin, insanın lisan-ı kâliyle yaptığı tesbîhe benzediğine dair tesbitinden bahsedilebilir.

*  *  *

Bu bahsedilenler, Okullarımızda yeni ders yılı yaklaşırken” hatıra gelenlerdi.

“Okullarımızda yeni ders yılı” hepimize hayırlı olsun.