Etiket arşivi: rüstem garzanlı

Paylaşmanın ve Kardeşliğin Bayramı: Kurban Bayramı

İslam âleminin en müstesna günlerinden biri olan Kurban Bayramı, sadece bir ibadet zamanı değil; aynı zamanda teslimiyetin, fedakârlığın, merhametin ve kardeşliğin en canlı şekilde yaşandığı mübarek günlerdir. İnsanlık tarihi boyunca peygamberlerin tebliğ ettiği hakikatlerden biri de Allah’a tam teslimiyet olmuştur. Kurban ibadeti ise bu teslimiyetin sembol hâline gelmiş en derin ibadetlerden biridir.

Hz. İbrahim’in Teslimiyetinden Bugüne Kurban İbadeti
Kurban Bayramı’nın temelinde, Hz. İbrahim ile oğlu Hz. İsmail arasında yaşanan büyük teslimiyet imtihanı vardır. Cenab-ı Hak, Hz. İbrahim’i en sevdiği varlığı kurban etmekle imtihan etmiş; o da hiçbir tereddüt göstermeden Rabbine teslim olmuştur. Bu sadakat ve ihlas üzerine Allah Teâlâ, Hz. İsmail yerine bir kurbanlık göndermiştir. İşte o günden beri kurban ibadeti, Allah’a yakınlaşmanın ve nefsin arzularını terbiye etmenin bir nişanesi olmuştur.

Kurban Ruhu
Kurban kesmek, yalnızca bir hayvanı kesmekten ibaret değildir. Asıl maksat; insanın içindeki bencilliği, cimriliği, dünya hırsını ve nefsânî duyguları Allah rızası için feda edebilmesidir. Kurban, kulun “Ya Rabbi! Senin emrin benim arzu ve isteklerimin üzerindedir” diyebilmesidir. Bu yönüyle kurban, insanın manevî terbiyesine bakan büyük bir ibadettir.

Rahmet Vesilesi
Bayram günlerinde kesilen kurbanlar, toplumdaki yardımlaşma ve dayanışma ruhunu da kuvvetlendirir. Fakirlerin, yetimlerin ve ihtiyaç sahiplerinin sofralarına et girer; zengin ile fakir arasındaki mesafe azalır. Aynı mahallede yaşayan insanlar birbirlerini ziyaret eder, küskünler barışır, akrabalar yeniden kaynaşır. Böylece Kurban Bayramı, sadece ferdî bir ibadet değil; sosyal hayatı tamir eden büyük bir rahmet vesilesi hâline gelir.

İbadetler, insan ruhunu terbiye ediyor. Kurban ibadeti de insana aczini, fakrını ve Allah’a olan muhtaçlığını hatırlatır. İnsan, kurban vesilesiyle kendisine verilen nimetlerin gerçek sahibinin Allah olduğunu daha derinden hisseder. Çünkü insan sahip olduğunu sandığı her şeyin aslında emanet olduğunu anlar.

Bayram sabahlarının ayrı bir manevî havası vardır. Camilerden yükselen tekbirler, insanların bayram namazında omuz omuza saf tutmaları, çocukların sevinci ve aile büyüklerinin ziyaret edilmesi, toplumun manevî dokusunu güçlendiren güzelliklerdir. Özellikle çocukların bayram heyecanı, bayramın ruhunu daha canlı hâle getirir. Büyüklerin ellerini öpen çocuklar, hem edebi hem de paylaşmayı öğrenirler.

Kurban Bayramı, aynı zamanda faniliği ve ölüm hakikatini de insana düşündürür. İnsan, kesilen kurban karşısında kendi nefsinin de Allah’ın huzurunda hesaba çekileceğini hatırlar. Bu yönüyle bayram, gafletten uyanmaya ve kulluğu yeniden gözden geçirmeye bir davettir.

Hülâsa: Kurban Bayramı sadece et dağıtılan birkaç günlük bir gelenek değildir. O, teslimiyetin sadakatle birleştiği, merhametin topluma yayıldığı, kardeşlik bağlarının kuvvetlendiği ulvî bir ibadettir. Gerçek bayram ise; Allah’ın rızasını kazanabilen, gönülleri kırmayıp insanlara faydalı olabilen kimselerin bayramıdır.

Rabbim, Kurban Bayramı’nın hakikatini anlayıp yaşayan kullarından olmayı hepimize nasip etsin. Amin….
Bayramınızı tebrik ve tes’id ederim

Rüstem Garzanlı

27.05.2026

Şefkatin Sessiz Kanunu

İnsan bazen büyük hakikatleri küçük hadiselerde görür. Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, “Bir çocuk eline aldığı bir kuş veya bir sineği öldürse, şeriat-i fıtriyenin ahkâmından olan hiss-i şefkate muhalefet etmiş olur. İşte bu muhalefetten dolayı, düşüp başı kırılırsa, müstahak olur.” ifade etmiştir.¹

Şeriat-ı Fıtriye ve Hiss-i Şefkat
Çocuğun eline aldığı bir kuşu, bir kelebeği yahut küçücük bir sineği sebepsiz yere incitmesi, kâinatta cari olan “şeriat-ı fıtriye”, yani Allah’ın mahlûkat üzerine koyduğu yaratılış kanunları, bu davranışı reddeder. Çünkü kâinatın mayasında rahmet vardır, şefkat vardır. İnsanın vicdanına yerleştirilen merhamet hissi de bu ilâhî rahmetin bir cilvesidir.

Başta ifade edildiği gibi bir çocuk sebepsiz yere bir kuşu veya sineği öldürdüğünde “hiss-i şefkate muhalefet etmiş olur.” Yani kendi vicdanındaki merhamet kanununa karşı gelir. Bunun neticesinde küçük bir tokat yemesi, düşüp başını çarpması yahut canının yanması, çoğu zaman o şefkatsiz davranışın manevi bir ikazı hükmüne geçer. Çünkü zulüm küçük de olsa ruh üzerinde iz bırakır. Merhamet ise insanı hem insan yapar hem de Allah’ın rahmetine yaklaştırır.

Yaşlı Adam ve Çocuk
Eskiler bu manayı küçük ibretli hikâyelerle anlatırdı. Rivayet edilir ki bir çocuk, elindeki taşı serçelere atarak onları korkutuyordu. Yaşlı bir zat ona yaklaşarak şöyle dedi: “Evladım, onların kanadı var ama senin gibi anneleri yok sanma. Her mahlûkun rızkını veren Allah’tır; korkularını da görür.”

Çocuk aldırmadı, yine taş attı. Birkaç dakika sonra koşarken ayağı taşa takıldı ve yere düştü. Yaşlı adam onu kaldırırken sadece şu cümleyi söyledi:

“Yere düşmek kolaydır evladım; asıl düşüş, merhameti kaybetmektir.”

İşte insanın hakiki kemâli, kuvvette değil şefkattedir. Bir kuşa merhamet eden, aslında kendi kalbini inceltir. Bir karıncayı ezmekten çekinen insanın vicdanı zamanla insanlara da şefkatli olur. Çünkü kalp merhametle büyür, zulümle kararır.

Merhamet İnsanlığın Temelidir
Bugün dünyanın en büyük problemlerinden biri de şefkatin azalmasıdır. İnsan önce hayvana acımamayı öğreniyor; sonra insana karşı da katılaşıyor. Hâlbuki Rahmet Peygamberi Hazreti Muhammed (asm) bir kediyi susuz bırakmayı günah saymış, bir köpeğe su veren insanın ise rahmete mazhar olacağını haber vermiştir. Demek ki küçücük görülen merhametler, Allah katında büyük kıymet taşır.

Öyleyse çocuklara yalnız kuvveti değil, şefkati de öğretmek gerekir. Bir çiçeği koparmadan sevmeyi, bir kuşu korkutmadan seyretmeyi, bir hayvana eziyet etmeden yaklaşmayı öğretmektir. Çünkü merhamet, insan ruhunun en saf tarafıdır. Şefkat kaybolursa, insanlık da eksilmeye başlar. Vesselâm…

Rüstem Garzanlı

24.05.2026
Dipnotlar:
¹ Mesnevî-i Nuriye, Katre, s. 118

Kurban Bayramı’nın Fazileti

Kurban Bayramı, İslâm dininin en büyük şeâirlerinden ve en ulvî ibadet zamanlarından biridir. Bu mübârek günler, yalnızca bir bayram sevincinden ibaret değildir. Aynı zamanda kulluğun, teslimiyetin, paylaşmanın ve kardeşliğin en kuvvetli şekilde yaşandığı manevî bir fazilettir. Kurban ibadeti, insanı hem Rabbine yaklaştırır hem de toplumdaki yardımlaşma ruhunu canlı tutar.

Bugün insanlık, maddî imkânların artmasına rağmen manevî yönden büyük bir yalnızlık ve merhamet eksikliği yaşamaktadır. Dünyanın bir tarafında sofralar nimetlerle dolup taşarken, diğer tarafında milyonlarca insan açlık, yoksulluk ve savaşlarla mücadele etmektedir. Nice aileler vardır ki yıl boyunca sofralarına et girmez; nice çocuklar vardır ki bayram sevincini dahi tam yaşayamaz. İşte Kurban Bayramı, böyle bir zamanda insanlığa rahmet kapısı gibi görünmektedir.

Kurban ibadeti, sadece bir hayvan kesmek değildir. Asıl mesele, insanın Allah’ın emrine boyun eğmesi, nefsindeki cimrilik duygusunu kırması ve kardeşinin derdiyle ilgilenmesidir. Çünkü İslâm, yalnızca ferdî ibadetlerden ibaret bir din değildir; toplumun huzurunu, yardımlaşmayı ve sosyal adaleti de esas alır. Kurban sayesinde zengin, fakirin hâlini daha iyi anlar; fakir de toplumdan dışlanmadığını hisseder.

Hz. İbrahim’in gösterdiği teslimiyet ve Hz. İsmail’in sabrı, Kurban Bayramı’nın temel ruhunu oluşturur. Bu büyük hadise, Allah yolunda fedakârlığın ve sadakatin sembolü hâline gelmiştir. Mü’minler de kurban ibadetiyle o teslimiyetten bir hisse almaya çalışırlar.

Dinî açıdan kurban ibadeti, mali ibadetlerden biridir ve gücü yeten Müslümanlar için büyük bir kulluk vazifesidir. Kurban kesmek, Allah’ın verdiği nimetlere karşı bir şükür ifadesidir. Aynı zamanda kişinin malını Allah yolunda harcayabildiğini gösterir. İnsan, sevdiği maldan infak edebildiği ölçüde gerçek fedakârlığı öğrenir.

Günümüzde insanlar sadece maddî yardıma değil, aynı zamanda şefkate, ilgiye ve kardeşlik duygusuna da muhtaçtır. Modern hayatın hızında insanlar birbirinden uzaklaşmış, komşuluk bağları zayıflamış, birçok gönül yalnız kalmıştır. Bayramlar ise bu kopan bağları yeniden tamir eden mübarek zamanlardır. Bir kapıyı çalmak, bir yetimin başını okşamak, bir ihtiyaç sahibine kurban eti ulaştırmak bazen en büyük sadaka hükmüne geçebilir.

Bediüzzaman Said Nursî, toplum hayatında yardımlaşmanın önemine dikkat çekerek, insanların birbirine destek olması gerektiğini ifade eder. Çünkü toplumun huzuru merhamet, yardımlaşma ve kardeşlikle mümkündür. Kurban Bayramı ise bu hakikatlerin fiilen yaşandığı mübarek günlerdir.

Bayram günlerinde yükselen tekbirler, camilerde omuz omuza duran insanlar, ziyaret edilen anne babalar ve sevindirilen çocuklar; İslâm’ın rahmet yönünü gösteren en güzel manzaralardır. Kurban ibadeti sayesinde sadece sofralar değil, gönüller de bereketlenir.

Netice olarak Kurban Bayramı ibadetle yardımlaşmayı, teslimiyetle merhameti birleştiren büyük bir rahmet mevsimidir. İnsanlık bugün her zamankinden daha fazla paylaşmaya, kardeşliğe ve vicdana muhtaçtır. Kurban Bayramı da bu ihtiyaçlara cevap veren İlâhî bir rahmet kapısıdır. Gerçek bayram; yalnız kendini değil, başkasını da düşünebilen, Allah’ın verdiği nimetleri ihtiyaç sahipleriyle paylaşabilen insanların bayramıdır.

Kurban Bayramı’nın âlem-i İslâm’a ve memleketimize hayırlara vesile olmasını diler, bayramınızı tebrik ve tes’id ederiz

Rüstem Garzanlı

Cennet ve Cehennemin Zarureti

İnsan fıtratı adaleti ister. En küçük bir haksızlık karşısında dahi içimizde bir rahatsızlık doğar. Bu duygu, yalnız bireysel bir hassasiyet değil, aynı zamanda kâinatın derin bir hakikatine işaret eder. Zira Risale-i Nur’un Mesnevî-i Nuriye perspektifinde ifade edildiği gibi:

“Sultan-ı Âdil için bir cennet-i bâkiye, bir cehennem-i dâime lâzımdır.”

Bu veciz ifade, ilahî adaletin dünya ile sınırlı kalamayacağını güçlü bir şekilde ortaya koyar. Cennet, Cehennem ve Adalet. Dünya hayatına baktığımızda adaletin çoğu zaman tam tecelli etmediğini görürüz. Nice zalimler ömürlerini rahat içinde geçirirken, nice mazlumlar haklarını alamadan bu dünyadan göçüp gider. Eğer hayat yalnızca bu kısa dünya safhasından ibaret olsaydı, bu durum adalet duygusunu zedelerdi. Oysa kâinatın nizamı, hikmetle işleyen bir düzeni gösterir. Bu düzenin sahibi olan “Sultan-ı Âdil”, elbette mutlak adaleti de gerektirir.

İşte burada ahiret hakikati devreye girer. Cennet, iyiliklerin karşılığının eksiksiz verileceği bir mükâfat yurdu; cehennem ise kötülüklerin karşılıksız kalmayacağı bir ceza mahallidir. Bu iki âlem, ilahî adaletin tamamlanması için zaruridir. Çünkü sınırlı bir dünyada sınırsız sonuçlar doğuran fiillerin tam karşılığı ancak ebedî bir âlemde verilebilir.

Mesnevî-i Nuriye’nin bakışıyla meseleye yaklaştığımızda, adalet sadece bir kavram değil, aynı zamanda bir gerekliliktir. Allah’ın “Adl” ismi, varlıkta tecelli etmek ister. Bu tecelli, yalnızca dünya sahnesiyle sınırlı kalamaz. Zira dünya, imtihan meydanıdır; hüküm ve netice yeri değildir. Hüküm, ahirette verilecektir.

Fıtratın Sesi
Ayrıca bu hakikat insanın vicdanında da yankı bulur. Her insan, iç dünyasında iyiliğin ödüllendirilmesini, kötülüğün ise cezalandırılmasını ister. Bu evrensel duygu, ahiretin varlığına bir işaret gibidir. Çünkü fıtrata konulan hiçbir duygu, karşılıksız ve anlamsız değildir.

Sonuç olarak, “Sultan-ı Âdil için bir cennet-i bâkiye, bir cehennem-i dâime lâzımdır” ifadesi, yalnızca bir inanç cümlesi değil aynı zamanda aklî, vicdanî ve varlık düzenine uygun bir hakikatin ifadesidir. İlâhî adaletin tam anlamıyla tecelli etmesi, ancak ebedî bir âlemin varlığıyla mümkündür. Bu da bize gösterir ki, hayat bir son değil; sonsuz bir başlangıcın kapısıdır.

Sonsuz arzular ve ebedî hayatın zarureti insanın taşıdığı istidat ve kabiliyetlerin genişliği de ebedî bir âlemi zaruri kılar. Zira insan, yalnız birkaç yıllık dünya hayatına sığmayacak kadar derin arzulara, bitmeyen ümitlere ve sonsuzluk isteyen bir kalbe sahiptir. Bu fani dünyada bu arzuların tam karşılığını bulamaması, onların abes olmadığını, bilakis ebedî bir hayat için verildiğini gösterir. Mesnevî-i Nuriye’nin bakışında bu durum, adaletle birlikte rahmetin de bir gereği olarak okunur. Çünkü “Sultan-ı Âdil” aynı zamanda “Rahîm”dir; kullarının samimi amellerini zayi etmeyecek, en küçük bir iyiliği dahi karşılıksız bırakmayacaktır. İşte bu sonsuz rahmet ve mutlak adalet, cennet ve cehennemi sadece mümkün değil, aynı zamanda zaruri kılar. Vesselâm…..

17.05.2026
Rüstem Garzanlı

Ölümü Bir Uyanış Vesilesi Olarak Görmek Lâzım

Yakın ailemizden, dost ve çevremizden bir bir bu fani dünyayı terk edip berzah âlemine göç ediyorlar. Ölüm acı da olsa amma mukadderdir. Her canlı ölümü tadacaktır. Her nedense insanoğlu garip bir varlıktır. Her gün ölümün gölgesinde yürür, ama onu kendi üzerine düşmüş saymaz. Yakın bir akrabanın cenazesine gider, toprağa verilen bedenin ardından dua eder, fakat sanki o kabre giren yalnızca başkasıdır. Oysa aynı yolun yolcusuyuz. Ölüm, sadece başkasının değil, herkesin kendi hakikatidir.

Ölümü Terhis Tezkeresi Olarak Okumak
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri “ ölümü bir “terhis tezkeresi” olarak vasıflandırmıştır. Yani insan bu dünya vazifesini tamamladığında daha geniş, daha hakiki bir hayata gönderilir. Bu bakış açısı, ölümü karanlık bir yokluk olmaktan çıkarır onu, ebedî hayata açılan bir kapı hâline getirir. Eğer ölüm yokluk olsaydı, insanın bütün arzuları, sevgileri ve hatıraları anlamsız bir şekilde sönüp giderdi. Oysa insanın kalbine konulan ebediyet arzusunun, onun yokluk için değil, sonsuzluk için yaratılmıştır.

Cenazeler Neden Kalıcı Bir Uyanışa Dönüşmüyor?
Bir cenazeye katıldığımızda aslında bize çok açık bir ders verilir: “Sıra sana da gelecek.” Fakat çoğu zaman bu sesi duymak istemeyiz. Bediüzzaman hazretleri bunu “Dünya sevgisine” bağlıyor. İnsan, faniliği düşünmekten kaçtıkça dünyaya daha çok sarılıyor. Dünyaya sarıldıkça da ölümü daha fazla unutuyor. Böylece cenazeler bile kısa süreli bir hüzün üretir, ama kalıcı bir uyanışa dönüşmez.

Aslında ölümü sıkça hatırlamayı bir karamsarlık sebebi değil, bir uyanış vesilesi olarak görmek lazım. Çünkü ölüm düşüncesi, insana şunu sordurur: “Ben ne için yaşıyorum? Bu hayatın hesabı ne olacak?” Bu sorular, insanı sorumluluk bilincine götürür. Ölümü unutan insan ise çoğu zaman amaçsızlık ve boşluk içinde savrulur.

Ölüm, Bir Yok Oluş Değil, Menzile Varmaktır
Ölüm, müminler için ebedî bir ayrılık değil, geçici bir ayrılıktır. Bu dünyada sevdiğimiz insanlar bizden önce gitmiş olabilir; ama iman perspektifinde bu bir yok oluş değil, bir “ileriye geçiş”tir. Yani aslında ölüm, aynı kervanın farklı zamanlarda menzile varmasıdır.

Her cenazeden sonra hayatımıza geri döneriz ve fakat mesele sadece dönmek değil, değişerek dönmektir. Ölüm, insanı korkutmak için değil, onu uyandırmak için vardır. Eğer bir cenazeden sonra kalbimizde küçük de olsa bir farkındalık oluşuyorsa, o cenaze bize gerçek dersini vermiştir. Belki de en doğru soru şudur: Bir sonraki cenazeye gittiğimizde, yine “o öldü” mü diyeceğiz; yoksa “ben de gidiyorum” diyebilecek miyiz? Vesselâm

08.05.2026
Rüstem Garzanlı