Etiket arşivi: rüstem garzanlı

Allah’a iman

Yirmi İkinci Söz iki makamdır. Birinci Makam Vahdet, Ehadiyet ve Tevhit hakkındadır. İkinci Makam Erkân-ı imaniyenin kutb-u â’zamı olan iman-ı billâh hakkındadır.

Kur’ân’ın ifadesiyle: Allah, her şeyin yaratıcısıdır ve o her şey üzerine vekildir. Göklerin ve yerin anahtarları onundur. Allah’ın ayetlerini inkâr edenler var ya, işte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir. 1

İmanın altı rüknünün birincisi Allah’a imandır. Diğer iman rükünleri de bu iman rüknüne bağlıdır. Meleklere iman denilince; “Allah’ın meleklerine iman” Kitaplara iman denilince; “Allah’ın inzal ettiği kitaplara iman” anlaşılır. Diğer iman rükünleri de aynı manada düşünüldüğünde erkân-ı imaniyenin kutb-u a’zamının “Allah’a iman” olduğu açıkça görülür. On Dokuzuncu Söz’de, “Rabbimizi bize tarif eden üç büyük, küllî muarrif var.” diye ifade edilmiştir. Ayrıca bu üç küllî muarrife Dördüncü Bürhan olarak da Nokta Risalesinde “vicdan” eklenmiştir.

Birinci Bürhan: Muhammed aleyhisselâtü vesselâmdır. İkinci Bürhan: Kitab-ı Kebir ve insan-ı ekber olan kâinattır. Üçüncü Bürhan: Kitab-ı Mu’cizü’l- Beyan, Kelâm-ı Akdes’tir. Dördüncü Bürhan: …Vicdân-ı beşer denilen fıtrat-ı zîşuurdur… 2 “Demek her vicdanda şu nokta-i istinad ve nokta-i istimdat cihetinde iki küçük pencere, Kadîr-i Rahîmin bârigâh-ı Rahmetine açılır, her vakit onunla bakabilir.”3

İnsanlar tarih boyunca yaratılışlarındaki sonsuz aczin ve fakrın şuurunda olmuşlar ve bütün vicdanlar bir yaratıcıya inanma ihtiyacı duymuşlardır. Hak dine kavuşamayanlar o yaratıcıyı, yanlış olarak, batıl inançlarda aramış ve putlara tapmışlardır.

Kelâm âlimleri Cenab-ı Hakk’ın varlığını ispat konusunda imkân ve hudûs (sonradan) delilleri üzerinde ehemmiyetle durmuşlar, Said Nursi Hazretleri de Otuzuncu Pencere için, “Şu pencere imkân ve hudûsa müesses umum mütekellimînin penceresidir ve ispat-ı Vacibü’l- Vücut’a karşı caddeleridir. (…) Sinek kanadından tut tâ semavat kandillerine kadar öyle bir nizam var ki; akıl onun karşısında hayretinden ve istihsanından “Süphanallah, mâşâallah,bârekellah” der, secde eder.4, şeklinde önemli izahlarda bulunmuştur. Mümkinat âleminden böyle sonsuz misaller verilebilir ve bunların her biri bir Vâcibü’l-Vücûd’un varlığını ispat ederler.

Rüstem Garzanlı

Dipnotlar:

1-Zümer, 39/62-63

2- Mesnevî-ı- Nuriye (Nokta) s.272

3-Sözler. Otuz üçüncü Söz, 31.Pencere. s.687

4- Sözler, 33.Söz.s.792

İçimiz hüzünlü bir sonbahar

Sonbahar adeta bir vedâ mevsimidir. Dağcıların, yaylacıların, göçerlerin köylere, şehirlere ve ovalara dönüş mevsimidir sonbahar…

Müstahsillerin hüznün kokusu hissedildiği, sıla ve hasret acıları yürekleri sarmaya başladığı göç mevsimidir sonbahar…

Biz de köyden şehre göç etme hazırlığı içinde olduğumuz bugünlerde bir taraftan yakınlarımızdan, köyümüzden ayrılma hüznü, bir diğer tarafta şehirde ikamet eden çocuklarımıza kavuşma sevinci içindeyiz. Bir tarafta ayrılık hüznü; bir diğer tarafta kavuşma sevinci…

Demek ki, dünya hayatı tıpkı göçebe hayatı gibi belli olmayan bir yolda yürür insan. Bugün burada yarın başka bir yerde olabilir. Alem-ı ervahtan yolculukla başlayan hayatın trendi dünyada nirvana (zirve) denilen noktaya ulaşsa da, beklenilen, fakat arzu edilmeyen dünya hayatından murâfakat bileti kesilmiş bile…

Dostlardan ayrılmak da bir nevi küçük bir ölümün provası gibi hüzün verir. Bundandır ayrılık mevsimi olduğu için hicrân mevsimi diye adlandırılmış sonbahar. Mahşer gününde dirilmeyi tefekkürün zirve yaptığı, hayat yolculuğun sonuna yaklaştığı doruk noktasıdır sonbahar…

Kâinata hüküm süren Kuddüs isminin tecellisiyle esen rüzgârların hazin hışırtısı, yağan yağmurlar ile birlikte yazın tozunu, kirini üzerinden atmasını sağlar sonbahar…

Bediüzzaman hazretlerinin ifadesiyle: “Güz mevsimi kıyametinde vefat eden hadsiz nebatat, bahar haşrinde herbir ağaç, herbir kök, herbir çekirdek, herbir tohum “ve iza suhufu nuşiret” ayetini okuyup bir manasını, bir ferdini kendi diliyle, geçmiş senelerde gördüğü vazifesinin misalleriyle tefsir ederek o azametli hafîziyete şehadet eder.”1, sonbahar.

Bahar mevsiminde bütün bitkilerin yeniden hayatlandırılıp ihya edilmesi adeta insanlık tarihiyle de mukayese edilebilir. Bitkilerin ihyası gibi haşr-ı a’zam’da insanlar da birden ihya edilecek. Sonbaharda etrafımıza baktığımızda ilk gözümüze çarpan sararıp yere düşen yapraklar, toprakla kucaklaşan ağaçların tohumları… Uyanmak için uyumayı, mahşer gününde dirilmeyi ve nihayet dirilmek için ölmeyi, huzura kavuşmak için hüzün iklimine girmeyi, her sonun bir başlangıcını tahattur eder sonbahar.

Sonbahar, asla son değildir, belki bir hazandır, ayrılık olsa da büyük bir vuslattır. Biz bu yolun gönüllü yolcusuyuz… Her yolcu kendi nazarıyla koca kâinata bakar, kime göre seyrandır, gel-git… Kime göre tefekkürdür, kâinat bir san’attır, vardır onun sanii, sanatkârı..

Sonbahar kimine göre bir mevsim, kimine göre yeniden tezahür edecek bir yolculuğun hazırlığı… Sadece giden ile kalan arasında bir hazandır, bir hüzündür, ayrılığın geride bıraktığı acıdır, sonbahar…

Şefkatten akan gözyaşı ilahi bir rahmettir. Kalplerin katılığını yumuşatır. İnsanlar arasında merhameti, sevgiyi sağlar. Yeter ki, biz gidenin arkasında su dökmeye (duâ) devam edelim. 

23.11.2022

Rüstem Garzanlı

Dipnotlar:

1-Asa-yı Musa, 1.Kısım, 7.Mesele, s.33. Ayet meali: “Amellerin yazılı olduğu defterler açıldığında”

Kur’ân, Rabbimizi tarif ediyor

Bugünlerde Risale-i Nur külliyatından Yirmi İkinci Söz’ü okuyup mütalaa etmek ve anladıklarımı istifadeye medar olmak üzere paylaşmış bulunmaktayım.

Malum olduğu üzere, On Dokuzuncu Söz’de Rabbimizi bize tarif eden üç büyük, küllî muarrif var. Birisi şu Kitab-ı kâinattır, birisi şu kitab-ı kebirin ayet-ı kübrası olan Hâtemül-Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Birisi de Kur’an-ı Azîmüşşan’dır. Bediüzzaman Hazretleri bu üç muarrif arasında dereceleme yapmamış, her bir muarrif kendi mecrasında büyük görmüştür.

İnsanların ekseriyeti Kitab-ı Kâinatı doğru okuyamamışlar, ya tesadüfe ve tabiata isnad ettikleri, yahut kendi akıllarını esas alarak Yaratıcı hakkında yanlış fikirlere sapmıştır.

Bütün hakikatler ancak Hâtemül-Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bildirmesiyle bilinmiş ve kulluk vazifesi de yine onun tâlim ettiği şekilde yapılmakla yerine getirilebilmiştir. On birinci Bürhan, Allah Resulünün, (asm.) marifetullah derslerini konu alınmış.

On İkinci Bürhan ise kısaca Allah’ın varlığı, birliği, isim ve sıfatları “daire-i rububiyet” ve kulların Allah’a karşı yapmaları gereken bütün vazifeler “daire-i ubudiyet” dersleri konu alınmıştır.

Bundandır ki Bediüzzaman hazretleri Kur’an-ı Azîmüşşanı konu alan On İkinci Bürhanı, bütün On Bir Bürhan kuvvetinde görmüştür. Kur’an-ı Kerim, bir ismi Nur olan Allah’ın fermanıdır. Nurun en ehemmiyetli hususiyeti zulmetleri ortadan kaldırmasıdır. En büyük zulmet küfür karanlığı, Şirk ve Allah’a isyandır.

Kur’ân, nuru kendine tabi olanları bu zulmetten kurtarmış, mü’minleri güzel ahlak sahibi kılmış ve her türlü kötü ahlaktan uzaklaştırmıştır. Hazreti Muhammed’ın, (asm) en büyük mü’cizesi Kur’ân-ı Kerimdir. Mezkür Bürhan’da, “O bin nişanlı zat, onun yanına durmuş” diye ifade edilmesinde ise her mucize bir peygamberlik nişanıdır ve Allah Resulü, (asm) bin mucizeye mazhar olmakla peygamberliğinin bin ayrı nişanını üzerinde taşımıştır.

Müfessir-i Kur’ân Said Nursi Hazretleri, “Kur’ân’ın vazife-i asliyyesi, daire-i rububiyetin kemalat ve şuunatını ve daire-i ubudiyetin vezâif ve ahvalini talim etmektir” diye, Allah’ın varlığı, birliği, isim ve sıfatları “daire-i rububiyet” ve kulların Allah’a karşı yapmaları gereken bütün vazifeler ise “daire-i ubudiyet” olarak beyan etmiştir.

Kur’an-ı Âzimüşşan, Allah’ın zatı ve sıfatları, onun razı olacağı kulların vasıfları, bu âlemin ve insanın yaratılış hikmeti, cemiyet hayatının en güzel şekilde tanzimi gibi konuları anlatan Allah’ın kelamıdır.

Said Nursî Hazretleri, Allah’ı tanımanın ve sevmenin sayısız makamları olduğunu beyan etmiştir. 

08.11.2022

Rüstem Garzanlı

Kâinatın idaresinde suhûlet var…..

Yirmi İkinci Söz Birinci Makam Dokuzuncu Bürhan’da iki mesele iş’ar edilmiş.

Biri Allah’ı tanımamanın dehşetinden bir diğer mesele ise; bu muhteşem kâinat nasıl olur da bir tek Zat tarafından kolayca yaratılır ve idare edilir sorusundan.  

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, eşyanın kolay idare edildiğini çok harika bir üslup ile ispat etmiştir. Bürhan’ın hemen girişinde: “Asıl istib’ad, asıl müşkülat, hakiki suûbetler ve dehşetli külfetler O’nu tanımamaktadır.”1 diye ifade edilir.

Maalesef, günümüzde bir kısım insanlar iman, ibadet ve ahlâktan uzak durmayı esas kabul etmiş ve hiçbir kayıt tanımayacak kadar yoldan çıkmıştır. Bunlara kâinatın yaratılışından söz etseniz ve bu âlemde hiçbir şeyin hikmetsiz, gayesiz olmadığını anlatsanız, onların nefisleri hemen rahatsız olur, çok basit bir sebeple sizi dinlemekten uzak dururlar.

Akıl muhakemesinden aciz, fakir ve zavallılar bilmiyorlar ki ömür sermayesi kısadır, kısa bir ömür sürecinde kendilerini aldatıyorlar. Herhalde bu münkirler şu muhteşem âlemin bir yaratıcısı olduğunu vicdanlarında duyuyorlar, fakat hakikati ihata edemiyorlar. “Bir harf kâtipsiz olmaz.” hakikatini bir çocuk dahi kabul ettiği halde, bu kâinat kitabını kâtipsiz, sahipsiz kabul etmek nasıl düşünülebilir?

Bediüzzaman Hazretleri: “Bütün bu şeylerin icadı bir tek zata verildiği vakit, o kadar kolay olur, o kadar hiffet peyda eder ki, gördüğümüz nihayetsiz ucuzluğa ve mebzuliyete ve sehavete sebebiyet verir.”2 ifade buyurmuş ve  “vahdette nihayet derecede kolaylık olduğu” hakikatinin ispatı yapmıştır.

Bu kâinat bir fabrika, bir saray, bir hane gibidir. Bir şeyi yapabilmek için her şeye yetecek bir kuvvetin bulunması gerekir. Mesela, bir meyve öncelikle dala ve ağaca tutunduğu gibi; ağaç da bahçeye, bahçe yeryüzüne, yeryüzü de Güneş’e bağlanmıştır. Dolayısıyla kâinat bir fabrika gibi muntazam çalışmakta, muhtelif mahsulleri ve mamulleri sonsuz bir kolaylıkla varlık sahasına çıkarmaktadır.

“… Nasıl bir ağaca, bir kökte, bir kanunla, bir merkezde hayat veriliyor; binler meyvelerin teşekkülü, bir meyve gibi suhûlet peydâ eder.”3 Öyle de ağaçtaki büyüme kanunu onun ruhu hükmündedir. İnsan bedeninde bütün hücrelere bir ruhtan hayat verildiği gibi; bir ağacın da bütün çiçekleri, yaprakları, meyveleri aynı kanuna bağlıdırlar. 

Said Nursi Hazretleri “şecere-i kâinat” ifadesini çokça kullanır. Ve insanları bu ağacın en son ve en cemiyetli meyveleri olarak değerlendirir. 

Bir ağacın bir merkezden idare edilmesinde binler meyve ile bir meyvenin farkı olmadığı, hepsi aynı kolaylıkla vücut buldukları gibi; bu kâinat ağacı da aynı kudretle, aynı iradeyle, kısacası aynı ilâhî sıfatlarla yaratılmıştır ve idare edilmektedir. Bundandır ki, kâinatın idaresinde suhûlet [kolaylık] var; suûbet [zorluk] yoktur…

Rüstem Garzanlı

30.10.2022

Dipnotlar:

1- Sözler, 22.Söz, 1.Makam, 9.Bürhan, s.455.

2- Sözler, 22.Söz, 1.Makam, 9.Bürhan, s.455.

3- Sözler, 22.Söz, 1.Makam, 9.Bürhan, s.456.

Küll kimin mahlûku ise, cüz’de O’nun mahlûkudur

Risale-i Nur’da, “cüz-küll”, “cüz’î-küllî” gibi kavramlar sıkça geçmektedir. “Küll”, ‘bütün’ demektir, “cüz” ise onun parçalarıdır. Mesela, beden küll’dür; kol, ayak, parmak, göz, burun ve kulak onun cüzleri ve parçalarıdır.

“Küllî” kelimesi daha çok ‘umumî, bütün’ manasında kullanılır. İnsan” kelimesini bir türün ismi olarak kullandığımızda, bu küllî bir mana ifade eder; bütün insanları içine alır. Mesela, “küllî rububiyet” denilince, her şeyin terbiyesini gören umumi rububiyet kastedilir.

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri bu kelimeleri tevhidin ispatında kullanmıştır. Said Nursî’nın fikri ve zikri vahdet, ehadiyet ve tevhid olduğu için hangi varlığa bakmışsa –cüz olsun küll olsun– o varlığın üzerinde Cenab-ı Allah’ın ehadiyet mührünü görmüştür. 

“Bir küll ne şeye muhtaç ise, cüz’ü de o şeye muhtaçtır. Mesela: Bir şecerenin meydana gelmesi için ne lâzım ise, bir semerenin vücuduna da lâzımdır. Öyle ise, semerenin Hâlık’ı, şecerenin de Hâlık’ı o oluyor. Hatta arzın ve şecere-i hilkatin de Hâlık’ı, o Hâlık olacaktır.”1

Demek ki, küll kimin mahlûku ise cüz’ de O’nun mahlûkudur. Parmağı yaratan başka, bedeni yaratan başka olamaz. Bir insanı yaratan kim ise, insan nev’ini yaratan da odur. Bütün insanları yaratamayan bir tek insanı da yaratamaz.

“Bu âlemde o derece intizamla küllî işler yapılıyor ve umumi inkılaplar oluyor ki, âdeta bütün bu saraydaki mevcut taşlar, topraklar, ağaçlar, her bir şey, birer fail-i muhtar gibi…”2 

Mesela hava unsurunun bütün canlıların teneffüsünde gördüğü hizmet, Güneş’in ışığının bitkileri bir cihette beslemesi, büyütmesi gibi verdikleri hizmetler küllî icraatlardan birkaç misal olarak sayılabilir.

Burada önemli husus bu küllî hizmetleri görenlerin tek başlarına çalışmayıp, birlikte; tam bir tesanüd, yardımlaşma ve dayanışma içinde vazife yapmalarıdır. Birbirinden en uzak şeyler birbirinin imdadına koşuyor. Dolayısıyla kâinatta büyük bir yardımlaşma sergilendiğini görüyoruz.

Bediüzzaman Hazretleri’nin şu manidar sözü ile konuyu bağlayalım: “Vacibü’l-Vücud, zatında, mahiyetinde mümkine benzemediği gibi, ef’’alinde de benzemiyor. Çünkü Vacibü’l- Vücud’un kudretine nisbeten yakın-uzak, az-çok, küçük-büyük, ferd-nev’, cüz’-küll aralarında fark yoktur.”3 

23.10.2022

Rüstem Garzanlı

Dipnotlar:

1) Mesnevi-i Nuriye, Hubab, s.269.

2) Sözler, 22.Söz, 1.Makam, 7.Bürhan, s.871.

3) Mesnevi-i Nuriye, s.269.