Etiket arşivi: rüstem garzanlı

Allah Kainatı nasıl idare eder?

Allah (cc), kâinatı nasıl idare ediyor diyenlere şunu ifade edeyim ki onlar, Allah’ı bilmiyor ve tanımıyorlar. O zaman bir nebze dahi olsa, Allah’ı tanımakta fayda mülâhaza ediyorum.

Şöyle ki: Kudret sahibi yüce Allah, (cc) doğurmadığını ve doğrulmadığını, benzerinin ve zıddının olmadığını, her şeyin O’na muhtaç olduğunu, O’nun hiçbir şeye muhtaç olmadığını, her şeyi O’nun yarattığını, büyük-küçük ona göre bir olduğunu, bir zerreyi yaratmakla sonsuz kâinatı yaratmak arasında O’nun yanında fark olmadığını, istediği gibi idare ve tasarrufta bulunduğunu, acz ve fakrdan müberra, her yerde ve her mekânda hazır ve nazırdır.”

İnsan ise acz ve fakr içinde olmasına rağmen kısır aklı ve duygularıyla kâinata bakıyor, aklı ve duyguları ile Cenab-ı Allah’ın yüksek kudretini ihata edemeyince bu sefer şüpheye düşüyor.

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Risale-i Nur Külliyatı’nın çok yerinde bu hakikati izah ve ispat etmiştir. Allah’ın her şeyi kendisi sevk ve idare ettiğine dair şöyle buyurmuş:

Şeytanın en büyük bir desisesi: Hakaik-i imaniyenin azameti cihetinde dar kalbli ve kısa akıllı ve kasır fikirli insanları aldatır, der ki: “Bir tek zât, umum zerrat ve seyyarat ve nücumu ve sair mevcudatı bütün ahvaliyle tedbir-i rububiyetinde çeviriyor, idare ediyor deniliyor. Böyle hadsiz acib büyük mes’eleye nasıl inanılabilir? Nasıl kalbe yerleşir? Nasıl fikir kabul edebilir?” der. Acz-i insanî noktasında bir hiss-i inkârı uyandırıyor.

Elcevab: Şeytanın bu desisesini susturan sır: “Allahü Ekber”dir. Ve cevab-ı hakikîsi de “Allahü Ekber”dir. Evet “Allahü Ekber”in ziyade kesretle şeair-i İslâmiyede tekrarı, bu desiseyi mahvetmek içindir. Çünki insanın âciz kuvveti ve zaîf kudreti ve dar fikri, böyle hadsiz büyük hakikatları “Allahü Ekber” nuruyla görüp tasdik ediyor ve “Allahü Ekber” kuvvetiyle o hakikatları taşıyor ve “Allahü Ekber” dairesinde yerleştiriyor ve vesveseye düşen kalbine diyor ki: Bu kâinatın gayet muntazamca tedbir ve tedviri bilmüşahede görünüyor. Bunda iki yol var:

Birinci yol: Mümkündür, fakat gayet azîmdir ve hârikadır. Zâten böyle hârika bir eser, bir hârika san’at ile, çok acib bir yol ile olur. O yol ise: Mevcudat belki zerrat adedince vücudunun şahidleri bulunan bir Zât-ı Ehad ve Samed’in rububiyetiyle ve irade ve kudretiyle olmasıdır.

İkinci yol: Hiçbir cihet-i imkânı olmayan ve imtina’ derecesinde müşkilâtlı ve hiçbir cihette makul olmayan şirk ve küfür yoludur. Çünki Yirminci Mektub ve Yirmiikinci Söz gibi çok Risalelerde gayet kat’î isbat edildiği üzere: O vakit kâinatın herbir mevcudunda ve hattâ herbir zerresinde bir uluhiyet-i mutlaka ve bir ilm-i muhit ve hadsiz bir kudret bulunmak lâzım geliyor. Tâ ki, mevcudatta bilmüşahede görünen nihayet derecede nizam ve intizam ve gayet hassas mizan ve imtiyaz ile mükemmel ve müzeyyen olan nukuş-u san’at vücud bulabilsin.

Elhasıl: Eğer tam lâyık ve tam yerinde olan azametli ve kibriyalı rububiyet olmazsa, o vakit her cihetçe gayr-ı makul ve mümteni bir yol takib etmek lâzım gelecek. Lâyık ve lâzım olan azametten kaçmakla, muhal ve imtinaa girmeyi, şeytan dahi teklif edemez.”1

Hülâsa: Bu kâinatın büyüklüğü ile beraber son derece nizam ve intizam içerisinde bulunması, her varlığın ihtiyacının en iyi şekilde karşılanması, karışıklık ve düzensizliğin bulunmaması, Allah’ın sonsuz ilim, irade ve kudretinin eseridir.

Elbette her türlü kayıt ve sınırdan, mekân ve zamandan münezzeh olan, sonsuz isim ve sıfatlara sahip olan Rabbimizin, sayısız varlıkları aynı anda aynı kolaylıkla “Kün (ol!) Emri’’ ile yaratması, idare etmesi, halden hale çevirmesi O’nun için çok kolay ve basittir. “Bir şeyi(n olmasını) dilediği zaman, O’nun emri, ona sadece “ol!” demektir, (o da) hemen oluverir.’ 2

14.09.2021

Rüstem Garzanlı

Dipnotlar

1- Lem’alar, 13. Lem’a 13. İşaret.

2- Yasin, 36/81.

İslam eşler arasında adaleti emreder

İslâmiyetten önce de çok eşlilik vardı, hatta kadın bir mal gibi alınıp satılıyor, hak ve hürriyetten yoksun, âdeta köle gibi kocasının emri altında bulunuyordu.

Ancak İslâmiyet ile birlikte çok eşlilik normal hale dönüştü. Evlilikte sınırı olmayan prensipten, dörde indirip sınırlama getirilmiştir. İslâmiyet tek eşliliği tavsiye edip kadına hürriyet vermiştir. Hatta eşinin nafakasını temin edemeyen erkeğe evlenmeyi bile uygun görmemiştir.

Şunu da belirteyim ki, evlilikte en uygun davranış olan hünküf yani denklik, şer’i bir düsturdur. Bu da İslâmiyetin kadına verdiği hak ve hürriyetin açık bir göstergesidir.

İslâmî kaynaklarda çok evlilik değil; tek evlilik teşvik ediliyor, keza erkeğe eşleri arasında adaletli davranmayı önemle vurgu yapılmıştır.

Kur’ân-ı Kerîm’de: “Ey kocalar! Bütün benliğinizle isteseniz dahi eşleriniz arasında tam adaleti sağlayamazsınız. Öyleyse bir tarafa büsbütün gönlünüzü kaptırıp da öbürünü kocasızmış gibi bir vaziyette bırakmayın. Eğer arayı düzeltir, işlerinizi iyileştirir ve haksızlıktan sakınırsanız, unutmayın ki Allah gafurdur, rahîmdir.” 1

Âyet-i Kerîme’nin meâlinde, eşler arasında adaleti muhafaza edemeyen erkek birden fazla evlilik yapmasın. Çünkü koca ne kadar istese de birden fazla eş arasında âdil davranması mümkün değildir. 

Ancak Cenab-ı Allah zaruret ve  ihtiyaç halleri bildiği için birden fazla eş ile evlenme yolunu açık bırakmıştır. Batı medeniyetine göre çok evlilik değil, tek evlilik hükmü geçerli olduğu için zarurî durumlarda fuhşiyat ve zina normal görülmüştür.

Bediüzzaman Hazretleri, çok evliliğe ruhsat veren İslâm’ı tenkit eden Batı medeniyetine şöyle cevap veriyor:

“Elbette, bir senede yalnız bir defa tevellüde (doğma) kabil ve ayın yalnız yarısında kabil-i telâkkuh (hamile) olan ve elli senede ye’se (ümitsizliğe) düşen bir kadın, ekserî vakitte tâ yüz seneye kadar kabil-i telkih (dölleme) bir erkeğe kâfi gelmediğinden, medeniyet pek çok fahişehâneleri kabul etmeye mecburdur.” 2 diyor.

İslâmiyet fuhşiyat ve zinaya geçit vermemek için dördüncü evliliğe kadar ruhsat verilmiştir. Bu ruhsatta da öyle ağır şartlar getirilmiş ki, herkes kendine güvenip çok eşliliğe tevessül edemez.

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin aşağıdaki reçetesi ile konumuzu bağlamak istiyorum:

“Binaenaleyh şeriat vâzı-ı esaret (kölelik) değildir, belki en vahşi suretten böyle tamamen hürriyete yol açacak ve geçebilecek surete indirmiştir, ta’dil (hafifletme) etmiştir. Hem de dörde kadar taaddüd-ü zevcat (zevcelerin çokluğu) tabiata, akla, hikmete muvafık olmakla beraber şeriat bir taneden dörde çıkarmamış, belki sekiz-dokuzdan dörde indirmiştir. Bâhusus taaddüdde (çoğalma) öyle şerait koymuştur ki; ona müraat (riayet) etmekle hiçbir mazarrata müeddi (sebep) olmaz….” 3

Demek ki, zaruret ya neslin devâm etmeme tehlikesidir, ya da günah ve harama düşme riskidir. Yani bir kimse birinci eşinden neslini devam ettiremiyor ise, neslinin devâm etmesi için ya da kendini fuhşiyat ve haramlardan koruyamıyorsa birden fazla evlilik yapabilir. Bu da toplumun çok az bir kesimini oluşturuyor. Zaten toplumun geneli tek eşliliğe eğimlidir.

Hülâsa: Evliliğin temeli neslin devâmı ve haramdan korunmaktır. Yoksa sırf cinsellik ve kazay-ı şehvet için evlilik yapılmaz. Kadını sadece şehvet metaı (menfaat) olarak görmek, abes ile iştigâldir, çok çirkindir, hayasızlıktır. Vesselâm

08.09.2021

Rüstem Garzanlı

Dipnotlar:

1- Nisa, 4/129. 2- Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule.

3- Münâzarât, s. 81.

Medresetüz Zehra’ya tahsis edilen para

Zehra Üniversitesi’ne tahsis edilen para kimden gelmiş, kime ödenmiştir.

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Van, Bitlis ve Diyarbakır’da kurmayı plânladığı üniversite idealini hayata geçirmek ve gerekli desteği sağlamak maksadıyla, 1907 yılında, İstanbul’a geldi. Ancak 1908’de İkinci Meşrûtiyetin ilânı ve bir takım siyasî istikrarsızlıklar sebebiyle girişimleri sonuçsuz kaldı.

Bediüzzaman, daha sonra 22 Haziran 1911’de Sultan Reşad’ın Rumeli seyahatine icabet ederek Kosova’ya gitti. O zaman Kosova’da büyük bir İslâmî üniversitenin tesisine teşebbüs edilmişti. Bu girişimden dolayı Bediüzzaman Said Nursî, Sultan Reşad’a şöyle der: “Şark böyle bir darülfünuna daha ziyade muhtaç ve Şark, âlem-i İslâmın merkezi hükmündedir.

Sultan Reşad, Bediüzzaman’a, Doğu’ya bir üniversite için vaadde bulundu. Daha sonra Kosova’da yapılması düşünülen üniversite, Balkan Harbi’nin çıkmasıyla geri kaldı. Bediüzzaman da, Sultan Reşad’dan bu üniversite için ayırdığı ödeneğin (20 bin altın) Doğu üniversitesine verilmesini istedi ve bu isteği kabul edildi.

Bunun üzerine Bediüzzaman, Van’a gitti ve Van Gölü kenarında yer alan Artemit’te, şimdiki adıyla Edremit’te medresenin temelini attı.

Ne yazık ki, Birinci Dünya Savaşı patlak verdi ve üniversitenin kurulması sekteye uğradı.

Üniversitenin temeli için gönderilen bir miktar paradan başka diğer miktar gönderilmedi. Burada önemli iki noktayı nazara vermek istiyorum.

– Devlet, hiçbir işin resmî boyutunu ihmal etmez. Yapılan işin belgelerini dosyalayıp, arşivler.

– Devlet, yapmaya karar verdiği projelerin parasını kimsenin eline veya şahsî hesabına yatırmaz.

Şimdi bu paraların kimden, kime ve ne kadar geldiğini belgelerle görelim. Evet, Müfit Yüksel Hocanın ifadesi aynen şöyledir: “Medresetüzzehrâ için ayrılan tahsisat ve temel atmak için gönderilen taksidin tüm belgeleri elimizde. Medresetüzzehrâ ile ilgili ayrılan tahsisat paralarının Bediüzzaman’a değil, Van Valisi Tahsin Uzer’e (Valilik makamına) gönderildiğine ilişkin belgeler:”

Müfit Yüksel konu ile alâkalı bilgi ve belgeleri Osmanlı arşivinden temin etmiştir.

Asıl beyana çalışmak istediğim, Bediüzzaman Said Nursî’nin Medreset’üz Zehra için tahsis edilen parayı almamış, temel atmak için paranın bir kısmı Van Valiliği (Evkaf Müdürlüğü’ne) gönderilmiştir. Van Evkaf Müdürlüğü tarafından kısmî masraf yapılmıştır.

Bediüzzaman Hazretleri küçüklüğünden beri kimseden karşılıksız en ufak bir hediye bile almamıştır. 

Nasıl olur da devletin bir üniversitesi için tahsis edilen parayı uhdesine alsın?

Avukatlarından M. Mihri Helav bir müdafaasında şunları kaydeder: 

Günde elli gram ekmekle ve bir çanak çorbayla tegaddi eden bu büyük adam, yaşıyorsa, ancak Kur’ân ve imânâ hizmet için yaşıyor. Başka hiçbir şeyin onun nazarında kıymet ve ehemmiyeti yoktur.

“Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiyede dostlarımın icbarıyla kabul etmeye mecbur oldum, o parayı da mânen millete iade ettik…” Bu paralarla yazdığı eserleri bastırıp, meccanen (parasız) dağıtırdı. Mektubat, On Altıncı Mektup.

Daha birçok benzer örnekler verilebilir, buna rağmen zaman zaman yanlış ve asılsız beyanda bulunanlar oluyor.

Hülâsa: Bediüzzaman Said Nursî ile ilgili belgelerle ortadadır. Onun hayatı, esaret, tarassut, hapis ve sürgün ile geçmiştir, vefatına kadar adım adım takip edilmiş ve belgelerle kayıt altına alınmıştır.

Onun hayatı, kendisine kin besleyenlerin uydurma ve rivayetlerine hiçbir cihetle muhtaç olmayan masum ve tertemiz bir hayattır. Üniversite için tahsis edilen paranın kuruşuna bile tenezzül etmemiştir.

Kaynak: Rumeli seyahati ile ilgili notlardan yararlanmış.

06.09.2021

Rüstem Garzanlı

Ehl-i iman için ölüm rahmet kapısıdır

İnsanlığın muzdarip olduğu  coronavirüs hastalığına  ben de pek yakında yakalandım. Coronavirüse karşı genelde yaşlılar ve kronik hastası olanlar mukavemet gösteremedikleri  bilinmektedir.

Benim de  yaşımın ilerlediği ve  kronik hastası oldoğum için daha fazla ölümü tahattur etmeye başladım. Gerçi kainatı tefekkür etme ve ilâhî sanatları müşahede etmek için ölüme pek iştiyakım olmadıysa da  vade gelince istek ve iştiyaka bakmaz…

Ruhumda sıkıntı, bedenimde ki  halsizlik vücudumun direncini iyice düşürdüğü bir vaziyette iken bir  gece öldüğümü rüyamda gördüm.

Rüya ile amel edilmez, fakat fayda mülâhaza ettiğim için anlatmaktan bir beis görmüyorum. Şöyle ki:

Köyümüzün  mezarlığında yıllar önce kemdime bir yer belirlemiştim.  Belirlediğim yerde mezarcı mezarımı kazmış, ben de mezara girdim, mezar  üstüme birden ve ani olarak kapandı, mezarın içi sarı aydınlığa dönüştü, bir an-ı  seyale zarfında  kendimi  mezarda uzanmış gördüm….

Elim, kolum ve vücudum hareketsiz, paranın ve torpilin işlenmediği, pişmanlığın, ağlamanın, acındırmanın kabul görmediği; dost ve ahbablarımdan ayrı kaldığım kabrin içindeyim. İbret almak için bu kadarı ile kifayet edelim.

Bundan sonra Risâle-i Nur penceresinden ölümün hakikatine bakalım.

Ölüm korkusu firak (ayrılık) korkusudur. Yani ülfet ve ünsiyet ettiği bu dünya hayatından ayrılmak, ölümün en acı ve en acıtıcı tarafıdır. İnsanların ölümden korkması da bu yüzdendir.

Hem ehlullahın bir kısmının ölümden korkmaları, ölümün dehşetinden değildir. Belki daha fazla hayır kazanacağım diye, vazife-i hayatın idamesinden kazanacakları hayrat içindir.”

“Evet, ehl-i iman için ölüm rahmet kapısıdır, ehl-i dalâlet için zulümat-ı ebediye kuyusudur.”1,

Ölümü daha dehşetli hale getiren ikinci husus ise, ölümü ebedi bir yok oluş olarak düşünmektir. Yani dünya hayatına sıkı sıkı bağlanmış bir kafir için ölüm, dünyadan ebedi olarak kopmak anlamı taşıdığı için, ölümden dehşetli korkar.

Ama ahirete iman etmiş bir mü’min için, ölüm sadece bir mekân değiştirme aracıdır. Dolayısı ile mü’min ölümden kafir kadar korkmaz, kafir kadar dehşete düşmez. Dünyadan daha güzel bir aleme giden bir adam, neden dünyadan ayrıldığına üzülsün ki.

İman ölümün en dehşetli tarafı olan ebedi firakı, yani sonsuz ayrılığı ebedi kavuşmaya dönüştürüyor. Dolayısı ile mü’minde ölüm korkusu sadece hesap verme korkusudur.

“Saniyen: Ölüm, sureten göründüğü gibi dehşetli değil. Çok risalelerde gayet kat’î, şeksiz, şüphesiz bir surette, Kur’ân-ı Hakîmin verdiği nurla ispat etmişiz ki, ehl-i iman için ölüm, vazife-i hayat külfetinden bir terhistir. Hem dünya meydanındaki imtihanda, talim ve talimat olan ubudiyetten bir paydostur. Hem öteki âleme gitmiş yüzde doksan dokuz ahbap ve akrabasına kavuşmak için bir vesiledir.”2,

Bu vesileyle yakında vefat eden ağabey ve kardeşlerimize Allah’tan rahmet diler, ruhları şad olsun.Amin

23. 09.2021
Rüstem Garzanlı

Dipnotlar:
1- Lem’alar, 25.Lem’a,9.Deva
2-Sözler,32.Söz,3.Mevkıf

Sırrın ölçüsü nedir?

Said Nursi hazretleri maddi ve manevi her bir uzvun, Allah’a nasıl bir pencere açıldığını  ve şuunatı ilâhiyeyi nasıl gösterdiğini  Risale-i Nur eserlerinde anlatmış ve bir latife-i Rabbaniye olan sırrın vazifesine “müşahedetullah…” şeklinde  yorumlamıştır.

Müşahede: Seyretmek ve  görmek manasındadır. Müşahedetullahtan kasıt şunu anlıyoruz. Cenab-ı Allah (c.c.) bazı gizli hakikatların seyri için insanda vedia (emanet) bırakılan manevi latifeler, marifetullahla birlikte terakki eder.  Allah ile muhatap edecek seviyeye getirip bazı sırlara vakıf eder. Adeta gözüyle o gizli hakikatleri müşahede etmiş oluyor.

Sır, bazan başkaları tarafından bilinmesi istenmez. Gerek birey, gerek aile, gerek  cemaatler, gerekse  devlet içindeki sırlar bunlar hepsi de özel sırlardır, açığa çıkarmamalıdır. Açığa çıkarılan sır, sır olmaktan da çıkar. Hz. Ali (ra) “Sır, yani içinde sakladığın şey senin esirindir. Onu ortaya çıkardığın zaman sen ona esir olursun” buyurmuş.

Sır saklamada önemli bir husus da başkalarının bize emânet ettikleri sırları saklamaktır.  Peygamberimiz (asm) ve ashabı kendilerine söylenen sırları muhafaza eder ve kimseye açıklamazlardı. Özellikle aile sırlarının korunması çok önemlidir. Sırların korunmaması münafıklık alametlerindendir. Aile sırlarını yayanların ise, kıyamette en kötü kişiler arasında sayılacağını Efendimiz (asm) haber vermiştir (Müslim, Nikah. 123-124).

Sır saklamak nasıl güzel ve faydalı bir davranışsa, bunun aksini yapmak da o ölçüde kötü ve zararlı bir iştir. Başkalarının sırrını araştırıp ortaya çıkarmak, sonra da onları ifşa etmek İslam ahlakına yakışmayan bir davranıştır.

Sır ile alakalı konumuzu özetleyen bir anekdot ile bağlamak istiyorum .

Hocanın biri  Uhud dağına uzun uzun bakıp sormuş:

Okçular tepesini terk eden sahabeler kimdi?..
Cevap:  Yok..
Tekrar etmiş..
“Okçular tepesini terk eden sahabeler kimdi?

Sonunda cemaat mahçup bir şekilde: “Bilmiyoruz hocam..” demişler.
       
Hoca: ” İnanın bunu ben de bilmiyorum. Aslında hiç kimse bilmiyor. Çünkü, bu asla İslam tarihinde de yazmaz, “

O  okçular kimdi?.. Öz çocukları da bilmez, hanımları da bilmez. Çünkü, ashab-ı kiram kimseye söylememiş, saklamışlardı.

Hatta yıllar sonra Cemel ve Sıffın gibi hadiselerde birbirlerine ters düştükleri halde bu sırrı kimse açığa çıkartmamış, kimse kimseye kusur atfetmemiştir.

Bu kısadan bize düşen nedir?
      
Şöyle ki: Uhud’da, Ayneyn Tepesini terk eden okçuların isimleri Sahabe arasında gizlendiği gibi, biz de birbirimizin gizli sırları öyle örtelim ki,  ahirette, Rabbimiz (cc.) kimsenin bilmediği nice günâhlarımızı örtsün inşaallah…

Birbirimizi çekiştirmek,  ‘olanı söylüyoruz..’ demek zaten gıybettir.  Olmayanı söylesek iftira olur.

Hazreti Muhammed (asm) şöyle buyurdu: ‘Birbirinize buğzetmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları kardeş olunuz’ Buhârî Edep,57

Mahşerde “Ümmetim!..” diye haykıran bir peygamberin ümmeti olarak birbirimizin  sırları ile uğraşmak bize neyi kazandırır diye, kendimizi sorgulamalıyız.

Sorgulamalıyız ki;
Hz. Vahşi ile Hz. Hamza’nın, “el ele tutuşarak” gireceği Cennette, biz de girmeye layık olabilelim….Vesselâm

17.09.2021
Rüstem Garzanlı