Etiket arşivi: rüstem garzanlı

Bir Ömür Yaşamaya Bedel : Leyle-i Kadir

Kur’ân-ı Kerimde meâlen şöyle buyurur: “Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve Cebrâil o gece her türlü iş için Rablerinin izniyle inerler. O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir rahmettir.”1.

Efendimiz (asm) buyurdu ki: “Kim Kadir Gecesinde faziletine inandığı ve sevabını Cenâb-ı Hak’tan umduğu için ibadete kalkar ise, geçmişteki günahları bağışlanır.”2

Kur’ân’ın dünya semasına nazil olduğu bu gecede Kur’ân okuyarak, tövbe ve istiğfar ederek Allah’a sığınarak seksen yıllık bir hayırlı ömür kazanmaya denk olan Leyle-i Kadirin kadir ve kıymetini bilelim ve idrak etmeye çalışalım. Leyle-i Kadir gecesini idrak etmek bir ömür yaşamaya bedeldir.

Kur’ân’ı Kerim’de: “Onlar Allah’ın kadir ve kıymetini hakkıyla bilemediler.”3, buyurarak bizi Allah’ı bilmeye dâvet etmektedir. “Kadir Gecesi, bin aydan daha hayırlıdır.”4, Âyeti ile Kadir Gecesinin kutsiyetini belirtmektedir.

Efendimiz’e (asm) ümmetlerin ömürleri gösterilmişti. Ümmetinin ömürlerini pek kısa sayarak başkalarının uzun ömürde yaptıkları amellere yetişememelerinden endişe duydu. Allah da ona Kadir Gecesini verdi ve onu diğer ümmetlerin bin ayından daha hayırlı kıldı.5

Peygamber Efendimiz (asm) bir gün İsrailoğullarından dört kişinin seksen sene Allah’a ibadet edip göz açıp kapayacak kadar bile günah işlemediklerini anlatmıştı. Ashab-ı Kiram buna hayranlık duydular. Bunun üzerine Cebrail (as) geldi:

“Ey Muhammed! Ümmetin o birkaç kişinin seksen sene ibadetine hayran kaldılar. Allah sana ondan daha hayırlısını indirmiştir.” diyerek Kadir Sûresini okudu ve “İşte bu gece, senin ve ümmetinin hayran olduğunuz seksen seneden daha hayırlıdır.” dedi. Peygamberimiz (asm) bu rahmetten hoşnut oldu. 6

Bedîüzzaman, bu gece okunan Kur’ân’ın her bir harfine otuz bin sevap karşılık geldiğini müjdeliyor.7

Hazret-i Âişe (ra) validemiz anlatıyor: “Yâ Resûlallah! Gecenin Kadir Gecesi olduğunu anlarsam ne diyeyim?” diye sordum.Allah Resûlü (asm) şöyle buyurdu: “Allahümme inneke afüvvün, tühibbü’l-afve, fa’fü annî.” (Allah’ım, muhakkak Sen Afüvv’sün! Affedicisin. Affetmeyi seversin. Beni affet!)”8

Kadir Gecesi âlem-i İslâm’a hayırlara vesile olmasını diliyorum.

Rüstem Garzanlı

28.04.2022

Dipnotlar:

1- Kdir süresi 97/3,4,5. 2- Riyazü’s- Sâlihîn,1186 3- Hac Sûresi, 22/72. 4- Kadir Sûresi, 3 5- İmam-i Malik, Muvvata. 6- Hak Dini Kur’ân Dili, 9/5971, 5972. 7- Sözler, s. 312 8- Riyâzü’s-Sâlihîn, 119.

Duâ rahmet kapılarını açar

Son yıllarda dünyayı kuşatan zulümler, savaşlar, hastalıklar ve pahalılık gibi üzücü hadiselerin ardı arkası kesilmiyor.

Bu musîbetlerin başında insanların hatası olduğu bir gerçektir. Kur’ân’ı Kerîm’de meâlen, “Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir.” 1 buyurulmuş. Allah, (cc) iyilikte de, kötülükte de insanı irade-i cüz’iyesini kullanmakta serbest bırakmıştır.

İnsan, irade-i cüz’iyesini kötülükte kullanması ve mârifetullahtan uzak kalması halinde kuve-i gadabiyeye hâkim olamaz, hissiyatı akla galip gelir bilerek veya bilmeyerek hem kendine hem de topluma zarar verir. “Başınıza gelen bir bela, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir.” 2, diye, belânın gelmesi kendi hatamızın bir neticesi olduğu mukaddes kitabımız dikkat çekmiştir.

Umumî bir musîbet ve belâ geldiği zaman çıkar yol, sadece birey değil toplum olarak duâ ile yakarışta bulunmak gerekir. Bunu da belirtmekte fayda var, duâ ve yakarış sadece musîbet ve belâ geldiği zamana mahsus değildir. Her zaman duâ etmek nafile bir ibadettir. Ancak belâ ve musîbet geldiği zaman duâ etmek farzdır.

Allah ile insan arasında en yakın münâsebet duâdır. Duâ ile insan acz ve fakrını anlar ve ellerini yüce Mevlâ’ya kaldırır, O’ndan muradını talep eder. Duâ, manevî bir sığınaktır, yardım, moral ve güç tazeleme kapısıdır, rahmet kapılarının açıldığı andır.

“Eğer Allah vermek istemeseydi, istemeyi vermezdi.” Yani, Cenab-ı Allah, (cc) eğer rahmet kapılarını açmak istemeseydi, insana duâ edecek kapıyı da açmazdı. “De ki; eğer duânız olmasa Rabbimin katında ne ehemmiyetiniz var.” 3 duânın ehemmiyetine dikkat çekmiştir.

Hülâsa: İmanın yerine küfrün, adaletin yerine zulmün, muhabbettin yerine düşmanlığın, birlik ve beraberliğin yerine ihtilafın, sadâkat ve uhuvvettin yerine kin ve nefretin revaçta olduğu bir yerde belâ ve musîbetler de kaçınmaz olur. Ne zaman ki, zulmün yerine adalet, düşmanlığın yerine muhabbet, ihtilâfın yerine ittifak sağlanırsa o zaman Cenab-ı Allah’ta rahmetiyle muamele eder, inşallah.

Musîbetlere sebep olan bir diğer husus ise, nakkaşın, nakşında tasarruf ve hikmeti bilinmiyor. Her musîbet bir cezanın neticesi olarak görmemek lâzım, bazen netice itibariyle güzel olan musîbetler de vardır. Allah’ın has kullarının derecelerini arttırmak; günahkâr kullarının da hata ve kusurlarına kefâret olmak için bazen musîbetlerle kul imtihan ediliyor. Kul’da musîbet ve belâların karşısında duâ ve sabır ile rahmet kapısının açılmasını beklemelidir.

İçinde bulunduğumuz Ramazan-ı Şerif ayı maddî ve manevî birçok güzelliklerin bir arada yaşandığı, güzel duygu ve hissiyatın öne çıktığı mübârek ayıdır. Mü’minler arasında sosyal açıdan da yardımlaşma ve dayanışmanın en yüksek olduğu aydır.

“Komşusu aç iken, tok yatan bizden değildir” bu hadis-i şerif bize yardımlaşmanın önemini gösteriyor. Rahmet ayı olan bu ayda zekât, fidye, fitre ve sadakalarımızı yardıma muhtaç olanlara verelim.Ramazanın bereketi hepinizin üzerinde olsun. Vesselam..

16.04.2022

Rüstem Garzanlı.

Dipnotlar:

1- Nisa Sûresi 79. 

2- Şûrâ, âyet 30.

3- Furkan. âyet 77.   

Ramazan ayı sosyal ve yardımlaşma ayıdır

Ramazan ayı maddî ve manevî birçok güzelliklerin bir arada yaşandığı, duygu ve hissiyatın da öne çıktığı mübârek bir aydır. Dinî açıdan taşıdığı önemle birlikte mü’minler arasında sosyal açıdan da yardımlaşma ve dayanışmanın en yüksek olduğu aydır.

Hazreti Muhammed (asm) “Kim bir oruçluya iftar ettirirse, o oruçlunun alacağı sevabın aynısı iftar ettirene de yazılır ve oruç tutanın sevabından da bir şey eksilmez.” buyurmuş.

Cenab-ı Allah (cc) bu dar-ı dünyada geçim cihetiyle kimi zenginlikle; kimi fakirlikle imtihana tabi tutmuştur. Zenginler muhtaç ve fakir insanlara şefkat elini uzatmakla mükellef kılınmıştır. İnsanoğlu, bütün varlıklara karşı duyarlı ve şefkatli olmalıdır. Şefkati olmayanın Allah’ın rızasını kazanması da mümkün değildir.

Ben fakir bulamıyorum bir sadâka vereyim, herkesi kendi gibi zengin görüp yardım etmekten imtina eden zenginler için bir bahanedir. Oysa herkes kendinden bir cihetle daha fakiri bulabilir.

Nice servet sahipleri gördük, fakir ve muhtaçlara zekât ve sadâka vermekten çekinip sahabe Sâlebe durumuna düştüler. Ölüm için kimsenin elinde senet yoktur. Belki bugün belki yarın an meselesi…

Bir gün Resulullah (asm) sahabeler ile sohbet ederken yere üç çizgi çeker. “Birinci çizgi insan, ortada ki ecel, üçüncü çizgi ise tul’ü emeldir” buyurur. 

İnsanoğlu büyük iş ve işlemlerin peşinde çırpınırken ecel ortada onu yakalayıverir. Sabit zannedilen bu dar-ı dünya bir an-ı seyyâle gibi geçiyor. Bundan dolayı ömür sermayesi malâyanî şeylerle değil; meşrû dairede çalışıp, muavenet ve teâvünde öncü olmak lâzımdır.

Peygamberimiz (asm) şöyle buyurmuş: 

“Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.” “Dicle kenarında kayıp olan bir hayvandan” kendini mesul gören ve ekmeği olmayan aç bir aile için sırtına aldığı un torbası ile sosyal adalet ve hayat-ı içtimaiye içinde medâr-ı fahr olan Hazreti Ömer’in (ra) adaleti bin dört yüz seneden beri iftiharla yâd ediliyor.

Hazreti Ömer (ra) Halife olmasına rağmen sosyal yardımlaşmada öncelikle fert olarak toplum karşısında sorumluluğunu göstermiştir. Demek ki, evvelâ kişi topluma karşı sorumluluk bilincinde olmalıdır.

Bir zengin zekâtını fakire verdiği zaman, fakir de o zengine karşı hürmetkâr olur. Hele Müslüman toplumu içerisinde yardımlaşmanın vasıtası olan zekât İslâm’ın köprüsüdür.

Yoksa “Ben tok olayımda başkası açlığından ölürse ölsün bana ne”2, derse o zaman fakir; zengine karşı kin ve adâvet besler, zengini düşman görür. Hatta asayişi bozmaya kalkar, memleket dahi huzursuz olur.

Hülâsa: Bu mübârek Ramazan-ı şerifte sevabı birden bine çıkan yardımlaşma elimizi açık tutalım. Zekât İslâm’ın şartı, sadâka ise onun ziynetidir. Biri malın bereketine, diğeri belânın def’ine vesiledir. Vesselâm…

08.04.2022

Rüstem Garzanlı

Dipnotlar:

1- Sünen-i Tirmizi.

2- İşaratü’l- İ’caz s. 49.

Âlimler Bediüzzaman için ne diyor?

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri bütün dünyadaki âlimlerce takdir edilmiş, Risale-i Nur eserlerine gereken ilgi gösterilmiştir. Doğduğu bölgenin âlimleri de Bediüzzaman’dan daima takdir ile bahsetmiş ve methetmiştir.

Bu muhterem zatlardan biri Şeyh Seyyit Muhammed el- Arapkendi’dir. 1911 yılında Diyarbakır’ın Bismil ilçesine bağlı Arapkent köyünde dünyaya gelen Şeyh Seyyit Muhammed el-Arapkendi, birçok halife, müderris ve âlim yetiştirdi. Şefkat ve cömertliği ile tanınan Şeyh  el Arapkendi 1987 yılında ahirete göçtü. 

Muhammed Salih Ekinci, Seyda’nın halifesi olan Molla Ahmed-i Halili’den dinlediği Bediüzzaman Hazretleri ile ilgili hatırasını şöyle anlatıyor: Bediüzzaman’ın vefat ettiği gün ortalık birden karardı. İkindi vakti sanki akşam ile yatsı arası gibi oldu. Her yer kan gibi kıpkırmızıydı. Büyük üstadım Seyda Muhammed Arapkendi o gün bu durumu görünce demiş ki; “Bugün büyük bir zat vefat etmiştir.” Sonradan Bediüzzaman’ın o gün vefat ettiği haberi gelince çok teessüf etmiş ve demiş ki; “Bu zatın bu kadar büyük olduğunu bilseydim, mutlaka ona ulaşır, onu ziyaret ederdim.”

Üstad Said Nursî’ye hayranlık ve takdir hislerini dile getiren muhterem zatlardan biri de Şeyh Seyda El- Cezerî’dir. Üstad ile aynı dönemde yaşayan bölgede “Şeyh Seyda” sıfatıyla tanınan Şeyh Muhammed Said,  Bediüzzaman Hazretiyle manevî âlemde müşküllerini halletiğini dile getirdikten sonra, “Bediüzzaman yalnız benim değil, bütün âlem-ı İslam’ın üstadıdır. Ben o zata talebe olmanın şerefiyle huzur- u İlâhiye’ye çıkmak istiyorum” diyen bir zattır.

Üstad, vefatından önce Urfa’ya geldiğinde Şeyh Seyda bir grup halifesi, seveni ve müritleriyle beraber Cizre’den Bediüzzaman Hazretlerini ziyaret etmek için yola çıkmışlar. Ancak Mardin’e bağlı Midyat ilçesine vardıklarında Bediüzzamanın vefat haberi ulaşmış, orada gıyabî cenaze namazını kılmışlar.

Şeyh Muhammed Cüneydi el- Zokaydi’den medrese tahsilini alan, daha sonra imamlık, müderrislik ve Kur’ân kursunda hocalık yapan, halen Erzincan’da yaşayan 92 yaşındaki Molla Ramazan Kurt, telefon sohbetimizde Bediüzzaman’ı şöyle anlattı:

Kurtalan’dan iki talebe arkadaşımla 1951 veya 52 yılında yayan Cizre’ye Şeyh Seyda’nın ziyaretine gittik. O zaman Şeyh Hazretleri Cizre’den 6-7 Kilometre uzaklıkta Serdâhlê yaylasında olduğunu söylediler. Biz de yaylaya gittik. O gece caminin damında yattık. Sabah namazı ezanı birisi okudu, böyle ezan okuyan memleketimizde yoktur dedim. Acaba, Bilal-i Habeşi mi manen buraya geldi. Sesi, sedâsı ve kıraati mükemmeldi. Cami misafirlerle doluydu, her kesimde insanı görebilirsin. Kamet getirildi, namazı kıldık, şeyh hazretleri namazdan sonra evine gitti. Şeyhin halifeleri, imamları, talebe ve misafirleriyle kuşluk vaktinde sabah kahvaltısını caminin avlusunda yaptık. O arada ezanı okuyan esmer adama biri, “Nereden gelmişsin?” diye sordu. O da “Irak’tan geldim, Irak’ta muhabirim, matbaam var. Gazetemin bir sayfasına Risale-i Nur’ları yazıyorum” şeklinde cevapladı. “O zaman eyhi ziyaretine hem de tarikatına girmek için mi buraya geldiniz?” diye sordular. Iraklı ise, “Hayır, ben Isparta’ya Bediüzzaman’ı ziyarete gideceğim” dedi. Bediüzzaman Hazretleri Said-i Meşhur lakabiyle biliniyordu. Soruyu soran zat “İnsanlar, Medine’den gelip şeyhin tarikatına giriyorlar. Sen şeyhin tarikatına girmeyip Said-i Meşhurun yanına, Isparta’ya kadar gideceksin” deyince

Irak’lı şöyle cevap verdi: “Eğer Bediüzzaman beni beş dakika kabul ederse buradaki şeyhin kırk sene sohbetine tercih ederim. O asrın Mehdi-i A’zamıdır”. Böyle söyleyince gerginlik oldu. Orada bulunan Molla Halil, “Irak’lı kardeşimiz doğru söylüyor” deyince meseleyi Seyda’ya intikal etmek üzere biri Şeyh Seyda’nın evine gitti. Şeyh Seyda hemen geldi. “Aranızda ne var” diye sordu? Durum anlatıldı. Şeyh Seyda, “Molla Halil doğru söylüyor” dedi. Şeyhin sözlerinden sonra ortalık sakinleşti. Irak’lı da Isparta’ya gitmek üzere yayladan ayrıldı.

Bediüzzaman Hazretleri bütün Nur talebelerinin imamıdır. Bütün Müslümanların imamıdır. Bütün muvahhidînin imamıdır. Risale-i Nur hakkıyla okunursa Bediüzzamanın büyüklüğü o zaman eserleriyle bilinir.

Bediüzzaman Hazretlerini vefatının 62. yıldönümü münasebetiyle bir kez daha rahmet ile yad eder, ruhuna binler Fatihalar ve dualar iletiriz. Ruhu şâd olsun.

23.03.2022

Rüstem Garzanlı

Meşverette hamiyet ve dâvâ ruhu

Meşveret, hak ve hakikati ortaya koyma ve isabetli kararlar alma zeminidir. Kur’ân-ı Kerîm’de, “Bilmiyorsanız, bir bilenden sorun.” 1, işlerin daha düzenli ve isabetli yürütülmesi için istişare ve meşveret emredilmiştir.

Mâlûmu ilâm kabilinde, meşveret edilecek kimsenin bilgi, yetenek ve emin birisi olması gerekir. Meşveret üyeleri tarafından konu müzakereye açılır, nihaî karar çoğunluğun reyi ile belirlenir. 

Meşvereti en güzel belirleyen örnek davranışlardan biri, Hazreti Muhammed (asm), Uhut Savaşı öncesi Medine’de müşrikleri karşılamak fikrinde iken, kendi reyine muhalif olarak çoğunluğun reyine uymuş, Mescid-i Nebevi’yeye 5 Km. uzaklıkta bulunan Uhud Dağı’nda müşriklerle savaşmışlar.

Uhud Savaşı’nda bir kısım sahabeler, Peygamberimizin (asm) emrine muhalefet ederek yerlerini tek etmeleri neticesinde sahabeler zayiat vermişler. Başta Hazreti Hamza ile birlikte 70 sahabe şehit olmuştur. Buna rağmen Peygamberimiz (asm), arkadaşlarına kızmamış, hatta onları teselli etmiştir.

Efendimizin (asm) bu örnek davranışı bize de meşveretin neticesi ne olursa olsun ihtilâfa düşmeyin ve alınan kararlara uymayı hatırlatıyor. Bugün meşveret ile alınan bir kararın önemi bizce bilinmese de, daha sonra hakikati anlaşılabilir. Dolayısıyla meşveretin sabır ve tahammül ile neticesini beklemek gerekir. 

Bunu da unutmayalım ki, her alınan karar tam isabet etmeyebilir, eksik tarafı olabilir. Önemli olan birbirimize tahammül etmek ve olaylara bakış açımız güzel olsun.

Konumuza münasebet geldi: Bir zamanlar bir şeyh, müritleriyle bir yerden geçerlerken bir hayvan leşine rastlarlar. Ölmüş hayvanın pis kokusu etrafa dağılmış olduğundan müritler burunlarını kapatıp, yüzlerini çevirirken; şeyh tebessüm eder. “Ne kadar güzel dişleri var, inci gibi parlıyor.” der. Demek ki her çirkin görünen bir şeyin mutlaka güzel bir tarafı da var, onu nazara almak en güzelidir. 

Şahsî meselelerde payımıza düşen hakkımızdan vazgeçmektir. Hakka dayanan, bir dâvâyı ihtilâfa değil; ittihat ve ittifak ile perçinleştirmektir. Hizmetin devâmı ve selâmeti için fedekârlık etmektir.

Yoksa, “Başım kurban olsun” demek, çok kolaydır. Eğer bir şahıs haklı dahi olsa meşveretin hukuku namına, kendi hukukundan fedekârlıkta bulunsa, başını kurban etmekten daha üstün olur. İşte hamiyet ve dâvâ ruhu budur.

Leylâ ile Mecnun’un destanında geçen lâtif bir öykü ile yazımı bağlamak istiyorum: Mecnun çöllerde ahu (ceylan)’larla dolaştı. Ahuların gözleri Leylâ’nın gözlerine benzediği için onlardan ayrılmıyordu. Bizim de sevdâmız dâvâmızdır. Kardeşlerimiz de o dâvânın gözleridir. O gözleri dâvân için sevmelisin. Vessellâm……

11.03.2022

Rüstem Garzanlı

Dipnot:

1- Nahl, 16/43