Etiket arşivi: tevafuk

Tesadüf mü? Tevafuk mu?

Kâinat, Allah’ın kudret kalemiyle yazdığı muhteşem bir kitaptır. Bu kitap, baştan sona hikmetlerle doludur. Hiçbir yerinde bir abes, bir fazlalık söz konusu değildir. Kur’an’ın bildirdiği gibi “Çevir gözünü, bir bak! Herhangi bir kusur bulabilir misin? Sonra bir daha, bir daha çevir. Gözün yorgun ve mahrum olarak sana geri dönecektir ” (Mülk, 3-4) Bu gerçeğin en güzel bir misali, insan vücududur. İnsan vücudunda, görevi olmayan hiç bir uzuv yoktur. Sadece karaciğer, dört yüzden fazla görevi başarıyla yürütmektedir.

Kâinatta meydana gelen olaylar, tamamen Allah’ın kudreti ve tasarrufu iledir. Mesela, biz yağmurun yağdığını görürüz. Gerçekte ise, yağmur yağdırılır. Rüzgarlar rastgele değil, Allah’ın emrine göre eserler. Hiçbir olayda tesadüf yoktur. “Tesadüf, ancak cehlimizi örten bir perdedir.” (Sözler, s. 632) Bizim tesadüf olarak gördüklerimiz, hakîkatta Allah’ın tasarrufudur. (Yazır, IV, 2802) Mesela, siz evinizde otururken, birden içinize dışarıya çıkıp dolaşma hissi doğsa ve çıktığınızda sokakta, yıllardır görmediğiniz bir dostunuzla karşılaşsanız, bu bir tesadüf, bir rastlantı değil; tevafuktur, ilâhî bir tasarruftur.

Bediüzzaman’ın şu tesbiti son derece dikkat çekicidir: “Çok âdî (sıradan) perdeler içinde mühim işaretler verilir, ehli anlar.” (Barla Lahikası, s. 313) Trafik işaretlerinden haberi olmayan birisi, polisin el-kol hareketlerine bir anlam veremez. Yoldaki işaretleri sadece seyreder. Fakat bilen birisi, o hareketlerden ve işaretlerden, sözlü birer ifade gibi mana çıkarır, istifade eder.

Üstadımızdan tesadüfle ilgili bir ders:
“Mesela, benim avucumda nohut, leblebi, üzüm, buğday gibi maddeler bulunsa, ben onları yere atsam, üzüm üzüme, leblebi leblebiye karşı sıralansa hiç şüphe kalır mı ki, elimden çıktıktan sonra, gaybî bir el müdahale edip sıralamasın. İşte, hurufat ve kelimat (harfler ve kelimeler) o maddelerdir, ağzımız o avuçtur. (Barla Lahikası, s. 65)

Bu tarz tevafuklar, her şeyde bir kasıt ve iradenin cilvesi bulunduğunu, tesadüf olmadığını gösterir… “Hiçbir şey daire-i ilim ve kudretinden hariç olmadığı gibi, daire-i irade ve meşietinden dahi hariç değildir.” (Kastamonu Lahikası, s. 65)

Bediüzzaman bazı tefe’üllerini şöyle anlatır:

“Bundan otuz sene evvel (I. Dünya Savaşı sonrası)eski Saîd’in gafil kafasına müthiş tokatlar indi. “Elmevtü hak” (ölüm haktır) kaziyyesini düşündü, kendini bataklık çamurunda gördü. Meded istedi, bir yol aradı, bir halaskar taharri etti. Gördü ki, yollar muhtelif, tereddüdde kaldı. Gavs-ı Azam olan Şeyh Geylani’nin (R.A), Fütûhu’l-Gayb namındaki kitabıyla tefe’ül etti. Tef’eülde şu çıktı: “Sen Dâr u’l-Hikmette iken, kalbini tedavî edecek bir doktor ara .”

Acibtir ki, o vakit ben Dâru’l-Hikmeti’l-İslâmiye azası idim. Güya, ehl-i İslâm’ın yaralarını tedaviye çalışan bir hekim idim. Halbuki en ziyade hasta ben idim. Hasta evvela kendine bakmalı, sonra hastalara bakabilir. Sonra, İmam-ı Rabbanî’nin Mektubat kitabını gördüm. Elime aldım. Halis bir tefe’ül ederek açtım. Acaibtendir ki, bütün Mektubat’ında yalnız iki yerde “Bediüzzaman” lafzı var. O iki mektub, bana birden açıldı. Pederimin ismi Mirza olduğundan, o mektubların başında “Mirza Bediüzzaman’a mektub” diye yazılı olarak gördüm. “Fesübhanallah, dedim, bu bana hitab ediyor.” İmam, o mektublarında tavsiye ettiği gibi, çok mektublarında musırrane şunu tavsiye ediyor: “Tevhid-i kıble et!” Yani, birini üstad tut, arkasından git, başkasıyla meşgul olma!

(…)Cenab-ı Hakk’ın rahmetiyle kalbime geldi ki: Bu muhtelif turukların başı ve bu cetvellerin menbaı ve şu seyyaralerin güneşi, Kur’an-ı Hakîm’dir. Hakîkî tevhîd-i kıble bunda olur. Öyle ise, en âlâ mürşid de, en mukaddes üstad da odur.” (Mektubat, s. 355-356)

Görüldüğü gibi Bediüzzaman, Abdulkadir-i Geylanî ve İmam-ı Rabbanî’nin kitaplarıyla yaptığı tefe’ülde, haline uygun bir ders almış, hayatının akışına bir yön vermiştir.

Bediüzzaman’ın ilk talebelerinden Sıddık Sabri’nin ayağında Bediüzzaman’da olduğu iki parmak bitişiktir. Bediüzzaman, bu talebesine gönderdiği bir mektubunda şöyle der: “Senin cisminde (ayağında) kardeşliğimin sikkesini gördüğüm zaman, bir hiss-i kable’l-vuku (önsezi) ile kalbime geldi: Bu zat, mühim bir vakitte bana çok ehemmiyetli bir kardeşlik edecek. Ve muvaffak oldun, yaptın.” (Kastamonu Lahikası, s. 30)

İnanç ve itikad bakımından Allahın ilmini, iradesini ve kudretini reddeden materyalistlerin saplandığı tesadüf kelimesi tamamen inkara ve küfre götürdüğünden üstadımız bu konu üzerinde şiddetle durup ikaz ediyor. Fakat miraç risalesinde olduğu gibi “gözüne ve kulağına tesadüf eden” ve buna mümasil ifadeler aynı manaya gelmez.

Buradaki tesadüf, Resulüllah (S.A.V) miraç merdiveniyle alemi gezerken kendi iradesinin dışında kendisinin kontrolü olmadan gözünün gördüğü kulağının işittiği kevni delil ve burhanlar için kullanılmıştır

“Ben de kader-i İlahînin sevkiyle pek acib bir yola girmiştim. Ve pek çok belalara ve düşmanlara tesadüf ettim”. “Enes’e ferman etti ki: “Filân, filânı çağır. Hem kime tesadüf etsen davet et.” Enes de kime rast geldiyse çağırdı.” ifadelerinde de esadüf bu manada kullanılmıştır.

Aşağıda risalelerde geçen tesadüfle alakalı bazı cümleler yer almaktadır:

“Tesadüf onun işine karışamaz.” (S: 197)
“Zelzele gibi vakıalar olan şu hâdisat-ı kevniye, tesadüf oyuncağı değiller.” (S: 170)
“Hangi tesadüf bu işlere karışabilir?” (S: 673)
“Tesadüf ise, cehlimizi örten gizli bir hikmet-i İlahiyenin perdesidir”
“Demek tesadüf yok, hâdisat başıboş gelmiyor, intizamsız değillerdir.” (M: 349)
“Fakat rububiyet-i âmmedeki daire-i esbab-ı zâhiriyede, ehl-i gafletin nazarında hikmeti ve sebebi bilinmeyen işlerde, tesadüf namını vermişler.” (M: 379)
“Karışık tesadüf karışamaz.” (Ş: 45)
“Evet fennî bir nazarla dikkat edilirse anlaşılır ki, o zerrenin hareketi, körükörüne, tesadüf eseri değildir.” (İ: 57)
“Âlemde tesadüf yoktur.” (Ms: 243)
“Bu tevafuk kat’iyen tesadüf değil.” (B: 255
“Birincisi: Her şeyde -ne kadar cüz’î de olsa- bir kasd ve iradenin cilvesi bulunmasıdır; tesadüf, hakikî olarak olmamasıdır.” (K: 65)
En cüz’î işlerimiz de tesadüf değil, kasdî tevafuktur.” (K: 221)
“Gözümüzle bu latif tevafuktaki şirin inayet-i İlahiyenin cüz’î cilvelerini gördük ve anladık ki, kör tesadüf işimize karışmıyor.” (K: 222)
“Bu kadar kesret ve vüs’atle tesadüf olamaz.” (STİ: 5)
“Bu işler tesadüfî olamaz.” (S: 35)
“Demek ki, şu enharın nebeanları, âdi ve tabiî ve tesadüfî bir iş değildir.” (S: 250)

Prof. Dr. Şadi Eren

sorularlarisale.com

Abdülmecid Nursî’nin Said Nursi’ye yazdığı şiir

Büyük bir din âimi olan Abdülmecid Nursî (Ünlükul) kardeşi ve Üstadı olan Bediüzzaman Said Nursi’nin vefatından sonra şu şiiri yazmıştı:

EYYÛHEL ÜSTAD !

Kutlu olsun, mutlu olsun sana şu âli makam.
Bu makam oldu sana elbette berden ve selâm.

Öksüz kalan nurcuların, ağlar-Öter her subh u şam.
Okur sana yetimlerin, binler dua, binler selâm.

Her zaman yâd-ı cemilindir, bezm-i vird-i zeban,
Kalb senindir, dil senindir, dildesin sen her zaman.

Urfa’nın topraklarında değildir salar-ı yemin.
Pek sıcak nurcuların kalbindedir serdar-ı yemin.

Sana olsun binler selâmlar… Bizim ey rehberimiz!
Bizleri unutma ey âlicenab Önderimiz.

Noktasız kaldı gözü, tersine döndü feleği,
Ankara radyosu yaydı, en kara bir haberi.
Kalbi deldi, ruhu ezdi, yaktı yıktı her yeri…

Ey mezarcı! O makamda bize de kaz bir
mezar.
Olalım nazik Said’in komşusu leyl ü nehar.

Ey mezarcı! Göm bizi de şu Said’in kabrine.
Firkatin dayanamaz, nurcu olanlar kahrine.

Katılsın zerratımız, âlem-i berzahda kezâ.
Sarılsın birbiriyle ruhlar ilâ yevm-il-cezâ.
Dar-ı dünyada Said’i bizden ettinse cüdâ,
Dar-ı âhirde beraberce haşret ey Hüdâ!

Dünkü hal oldu hayal, geçti visal, geldi zeval,
Bizleri Üstadımızla haşret, Yâ Zülcelâl!

Konya, Nisan 1960

 

Yine kardeşi Abdülmecid Nursî, Bediüzzaman Said Nursî’nin vefatına şu mısralarıyla da tarih düşürmüştür:

Nurs’ta (1) doğdum Nuriye (2) den,
Nuru (3) yaydım her yerde;
Nura (4) kavuştum birden,
Yattım Nur (5) lar içinde.

Bu beş Nur’un içinde Ölüm tarihi vardır. (1) Nursta…. 325
(2) Nuriye…… 271
(3) Nuru…….. 266
(4) Nura…….. 261
(5) Nur………. 256
+_______
Toplamda… 1379  (1960)

 

Yine edip bir zat da yazdığı bir şiirinde onun vefat yılı olan 1379 (1960)’a tarih düşürmüştü:

Meryem ismetine sahip Said’i,
Şakiler ugrattı her ibtilâya.
Yüz otuza bâliğ Nurlar âsârı,
Yaşar armağandır, bağlı mânaya
Taht-ı Türk İslâmın kalbinde sabit,
Said baş eğmez zulme, ednâya.
Mücevher tarihte misafir olsun,
Şanımıza, Hatem-ül-Enbiya’ya (*)

Kalender Asri, Hilal, Nisan-Mayis 1960.

(*) Son mısra ebced hesabına vurulduğu zaman Bediüzzaman Said Nursî’nin Ölüm tarihi olan 1379 çıkar.

Ebced Nedir? Ebced Hesabı Nasıl Yapılır? Tevafuk Nedir? Dinimizde Yeri Nedir?

Ebced hesabının menşei hakkında farklı rivâyetler vardır. İslâm öncesinde 22 harften meydana gelen ve “Ebced, Hevvez, Hutti, Kelemen, Sa’fez, Kareşet” kelimelerinin sayısı olan altı rakamı gözönünde bulundurularak, Medyen hükümdarlarından altı kişinin adı, İlâhî isimlerin altı anahtarı, hafta günlerinin adı v.s. gibi kesin bilgiyi ifade etmeyen değişik rivayetler sözkonusu edilmiştir.   

Tâhirü’l-Mevlevî’ye göre, Arap ebcedinin İbranî ve Arâmî alfabesinden alındığına şüphe yoktur.  Nitekim Arap edebiyatının ünlü isimlerinden Müberred ve Sîrâfî gibi âlimlere göre de Arap ebcedi, yabancı menşe’lidir.

Ebced düzenini, ‘Arap alfabesinin ilk tertibi; harflerin taşıdığı sayı değerlerine dayanan hesap sistemi ‘ şeklinde tarif eden Türkiye Diyanet Vakfı tarafından çıkarılan İslâm Ansiklopedisinin verdiği bilgilerde, bu sistemin, İbrânîce ve Ârâmîce’nin de etkisiyle Nabatîce’den Arapçaya geçmiş bulunduğu ve Hz.Peygamber devrinde de olduğu gibi kullanıldığı şeklindedir.

Keşfu’z-Zünûn’da, cifir ve ebced ilminin, konunun uzmanları olan mânevî ilimlerde derinleşen simalar için bir çok esrarın anahtarı hükmünde bulunduğu ve Hz. Ali tarikiyle özellikle Ehl-i Beyte tevârüs eden bir ilim olduğu belirtilmiştir. Bu ilmin eski peygamberlerin kitaplarında da yer aldığına dair rivâyetlere işaret eden Katip Çelebi, “Bu ilme, ancak âhirzamanda gelecek olan Hz. Mehdî, hakkıyle vâkıf olur” diyen bazı âlimlerin görüşlerine de yer vermiştir.

Bazı oryantalistler tarafından tertip edilen ve Mısır’da tercüme edilerek neşredilen “Dairetü’l-Mearifi’l-İslâmiyye”de belirtildiğine göre, harflerin, rakamlara delâlet etmek üzere kullanılma geleneği, İbrânî ve Arâmîlerde de vardı. Hemze’den, kaf’a kadar olan harflerin, birden yüze, son dokuz harf de 200’den 1000’e kadar rakamlara delalet ediyordu.

Kur’an’da Ebced hesabının  varlığını kabul eden Ebu’l-Aliye gibi alimlerin görüşlerine yer veren Kadı Beydâvî, onların dayandıkları Ebcedle ilgili meşhur hadisi kabul etmiştir. Ancak Hz.Peygamber’in onlara karşı gösterdiği  davranışın, onların söylediklerini kabul ettiği anlamına gelmeyeceğini aksine onlara karşı gösterdiği tebessümü, onların cehaletine karşı bir tepki olabileceğini vurgulamıştır. Bununla beraber, Kur’an’da Ebced hesabının varlığını kabul edenlerin, kabul gerekçelerini şöyle özetlemiştir:

“Her ne kadar ebced hesabı, yabancı kaynaklıdır, fakat, Araplar dahil insanlar arasında, o kadar meşhur bir yere sahip olmuştur ki, âdetâ, yabancı kökenli olan mişkât, siccîl, kıstas kelimeleri gibi artık Arapçalaşmıştır. Onun için onun göstereceği delâletler, diğer Arapça ifadeler gibi makbuldur.”

İbn Aşûr gibi bazı âlimlerin bildirdiğine göre, ebced hesabı, kadim zamandan beri kullanılagelen bir sistemdir. Hz. Davud’un kitabındaki bazı neşideler bu hesabın simgelerini taşıyor. Yine Romalıların bu sistemle rakamlar kullandıkları bilinmektedir. Bu sistemin Araplara, Romalılar veyahut Yahûdiler tarafından geçtiği tahmin edilmektedir. 

İbn Aşûr, mukattaat harfleri ve ebcedle ilgili rivâyet edilen hadîsi anlatırken “Hz.Peygamber’in onlara karşı diğer bazı harfleri zikretmesi O’nun bu harfleri ümmetin ömrü için birer işaret kabul ettiği anlamına gelmez.” şeklinde bir değerlendirme yapmıştır.

Ancak kendisi, hadîsin sıhhati konusunda bir şey söylemediği gibi, ebced hesabını inkâr ettiğini gösteren bir ifadesi de sözkonusu değildir.

Hâkim‘in Müstedrek adlı hadis kitabının tahkikli neşrini gerçekleştiren Yusuf Abdurrahman Maraşlı, söz konusu kitap için hazırladığı fihristin mukaddemesinde “ebced” konusuna da değinmiştir. O’na göre, İslâm öncesi dönemlerde Yahudî ve Hristiyanlar tarafından kullanılan ebced sistemi, İslâm’ın zuhûrundan itibaren yaklaşık bir asır kadar eserlerin tertibinde kullanılmış daha sonra terkedilmiştir. Fakat, “ebced hesabı”, bir matemetik sistem olarak, tarih boyunca kullanılmaya devam etmiştir.  Daha önce 22 harfden oluşmuş bu sisteme müslümanların işi ele almaları ile, peltek se, hı, zel, dad, zı, ğayın” harfleri ilave edilmiş ve sayı 28’e ulaştırılmıştır.

Muhammed Hamidullah’ın görüşü de şu merkezdedir: Ayın 28 menzili gibi, Arap alfabesi de 28 tanedir. Bunların her biri 1’den 1000’e kadar rakamları ifade eder. Sûre başlarında bulunan hece harfleri ise 14 tane olup yüksek mânâlar ifade etmektedir.

Güzel bir tevafuktur ki, Ebced sisteminin asıl adı olan “Ebû câd” kelimesinin matematik değeri, 17’dir.  İslamın ortaya çıktığı sırada, Mekke’de yazı bilenlerin sayısı da 17’dir.

Annemarie Schimmel‘in bildirdiğine göre, müselles diye bilinen bütün yatay ve düşey satırlarda olduğu gibi, çapraz hatlarda da rakamlarının toplamı 15‘i veren bir maharetli karenin İslâmî gelenekte çok yaygın bir yeri vardır. Bu karenin, diğer adıyla Vefk‘in bu değeri, semâvî kimliğinden kaynaklanmaktadır.

Bu maharetli karede yer alan harfler, “B-Tı-D-keskin Z-H-C-V-elif-noktasız Hı” harfleridir. Vefkte bazen kendileri, bazen de ebced değerleri yazılan bu dokuz adet ebced harfinin, ilk defa Adem’e vahiy olarak geldiğine dair yaygın bir kanaat vardır.   Karede yer aldıkları şekilde; sözkonusu dokuz harfin- yukarıdaki sıraya göre, üçer üçer ebced değerleri şöyledir:

2+9+4=15

7+5+3=15

6+1+8=15

Söz konusu maharetli kare, İmam Gazalî tarafından da  kabul görmüş, “tesiri tecrübe ile sabit olduğu” ifade edilmiştir.   Öyle ki,  zamanla, Gazalî’nin karesi(müsellesü’l-Gazalî) şeklinde ün yapmıştır.  Aslında bu etkin fonksiyona sahip karenin harfleri, Hz.Ali tarafından da, sırlı olarak kabul gördüğünü gösteren ifadeler vardır. Esrarlı olduğu bilinen Celcelûtiye kasidesinde, Hz.Ali, Bi sırrı buduhin echezatın /betadin zehecin bi vahi’l-vehâ.. diyerek, bu sırlı harfleri, diğer bir kaç harfle beraber,  münacatta kullanmıştır.

Tevafuk ve Ebced hesabının ilmî değeri

TEVAFUK

Tevafuk penceresinden gösterilen sayısal mucize tablolarına geçmeden önce, sık sık başvuracağımız “Tevafuk” kavramı üzerinde, kısaca durmakta fayda vardır.

“Tevafuk”  kelimesinin sözlük anlamı, iki veya daha çok şeyin birbirine uygun ve muvafık olmasıdır. Bir rast gelme halidir. Tesadüf ile tevafuk arasında şöyle bir fark gözetilmektedir: Tesadüf, bilinçsiz bir rastlantı olmasına karşılık, tevafuk, bir kast ve bir iradenin neticesi olarak, bilinçli bir rastlantıyı gösterir.

Kur’an’daki tevafuklar ise Allah’ın sonsuz ilmini gösteren bir münasebet zinciri içerisindeki denk düşme, bilinçli bir rastlantı ve iradeye bağlı olduğunu gösteren bir gerçekler silsilesidir.

Kur’an’daki tevafukların pek çok çeşitleri vardır. Bazı âlimler on adetten fazla çeşidinin olduğunu söylemişlerdir.  Genel olarak tevafukları, lafzî ve manevîolmak üzere ikiye ayırmak mümkündür.

Kullanılan kelimelerin, ayetin manasına uygun bir anlam ifade etmesi; harflerin, ayetin maksadına uygun seçilmesi; ayet numaralarının, manasına uygun hakikatler ifade etmesi;  ayet, kelime ve harflerin tekrar sayıları ile, manaları arasında bir münasebetin bulunması; aynı veya ayrı sahifelerin içerisinde yer alan“Allah” lafza-i celâli gibi, ilk göze çarpan önemli kelimelerin birbirine bakması; ayet veya sure sayılarının belli bir olayın tarihine denk gelmesi, yine bir ayet bir cümle veya bir kelimenin anlamı ile, ebced değerinin birbirine uygunluk göstermesi gibi, tevafukun bir çok çeşidini saymak mümkündür. Nitekim bu çalışmamızda değişik tevafuklarla ilgili örnekler görülecektir.

Kur’an’daki tevafukların ilmî değeri

Tevafuklar, bir kast bir irade ve bir ilmi gösterdikleri ölçüde bir değer ifade edecekleri açıktır. Kur’an’da, tesadüfün imkânsız olduğunu düşünenler için, ondaki bütün tevafukların ilmî bir değer ifade etmesi tabiîdir. Mutezile, Batıniler, Cehmiye vs. fırkaların dayanakları da, çoğu zaman Kur’an olduğuna göre, elbette ölçüsüz bir şeyler aramak ve el yordamı ile hareket etmek yanlıştır. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki, bir hakikati yanlış değerlendirenlere küsüp de, gerçeği inkâr etmek, akıl kârı değildir.

Mesela; bir kimse, bir hadis-i şerife yanlış bir mana verse, hadisi inkâr mı, yoksa hadisin asıl manasını göstererek onun haysiyetini ve şerefini korumak mı gerekir?  Elbette bu sorunun cevabı müspettir. Aksi takdirde, hadislerde uyulması emredilen ümmetin büyük ekseriyetini teşkil eden ve “Sevad-ı azam” denilen Ehl-i sünnetin, inzivaya çekilip, meydanı ehl-i bid’ate bırakması lazım gelir. Bu ise hem dinî, hem aklî, hem de insanî/vicdanî realitelere terstir.

Bazıları da hak bildikleri bir takım gerçekleri,  ehliyetsiz ve yanlış bir yolda gidenlerin elinde gördükleri için, onu inkâr etmekte bir beis görmezler. Bu davranış, Hz.Ali’nin meşhur tavsiyeleri arasında yer alan “Önce hakkı tanıyın, sonra insanları hak ölçüsüne göre tanımaya çalışın” tavsiyesine aykırıdır. Daha çarpıcı bir ifadeyle, ateist bir adam kalkıp “Allah birdir” dese, bizim onu bırakmamız mı lazım gelir? Doğrusu bazı düşünürlerin bu minval üzere olduğunu görmek, ilim adına pek üzücüdür.

Âlimlerin bu konuda dedikleri şudur: Eğer bir tevafuk, değişik yönlerden bir hadiseye baksa, ona uygun düşse, makam ve manaya münasip olsa, böyle bir tevafuk işaret derecesine çıkar. Böyle durumlarda “Bu tevafukla şu ayet, şu hâdiseye işaret ediyor.” denilebilir.

Örneğin: Hazırlanmış bir sofranın üzerinde, söz gelişi, 10 çatal, 10 kaşık, 10 tabak gördüğümüzde, bu sofraya 10 kişinin oturacağını yüzde yüze yakın, kesin bilgi ifade eden bir tahmin yürütürüz. Çünkü kesin bilgi edinme yollarının başında gelen, vahiy kaynağının dışında, gözle görülen husustur. Semavî kimliği belli olanKur’an sofrasında serilen ve akla hitabeden tevafuklar, söz konusu misalden çok daha açıktır. Ve buraya davet edilen hikmet misafirlerini, birer ilâhî işaret olarak kabul etmek gerekir.

Yine, bir ifadenin içerisinde yer alan kelimelerin diziliş şekilleri ve harfleri, o ifadenin anlamına ne kadar yakınsa, münasebet ipçikleriyle ne kadar  bir örgü kurabiliyorsa, o ifadenin ulvileşmesine o ölçüde katkı sağlar. Bu husus, Belağatilminin önemli bir kaidesidir.  İşte, Kur’an’ın kelime ve harflerinde değişik şekilde görülen tevafuklar, doğru olarak gösterilebildiği ölçüde, birer belağat ve birer edebî sanatı ifade ettikleri gibi, aynı zamanda gaybî haberler veren birer işaret lambaları görevini görürler.

Şu var ki dikkatsiz olanlar, bu manevî trafik lambalarını görmeden geçebilecekleri için, manevî kazalara sebebiyet verebilirler. Allah’tan dileğimiz, bu tür manevî ifrat ve tefrit kazalarından bizleri korumasıdır.

Bediüzzaman’ın da ifade ettiği gibi, Kur’an-ı Kerim’in pek çok açıdan mucizevî yönleri olduğu gibi, kelimelerinde, cümlelerinde ve nazmında da birçok harikalar vardır. Madem ki Kur’an’ın ayet ve kelimelerinin gösterdiği hakikatlerde mucize izleri vardır, elbette o ayet ve kelimeleri teşkil eden harflerinde de onun mucizevî işaretleri olacaktır.

Kudret sıfatının kelimeleri olan moleküller ve harfleri olan atomlar, Allah’ın birliğini ve sonsuz kudretinin mucizelerini gösterdiği gibi, elbette Kelâmsıfatından gelen Kur’an’ın moleküller hükmünde olan kelimeleri ve atomlar hükmünde olan harfleri de çok mânidar icaz işaretlerini göstereceklerdir.  

Çünkü Kur’an, her şeyi kuşatan bir ilimden geldiği için, ifadesinden anlaşılabilen bütün manalar, kastedilmiş olabilir. İnsanların cüz’î ve dar havsalasından çıkan ifadelerle kıyaslanamaz. Müfessirlerin binler hakikatleri ifade eden tefsirleri, bunun açık delilidir. Bununla beraber, onların açıklayamadıkları, Kur’an’ın daha pek çok hakikatleri; sarih manasından başka, harflerinde ve işarî manasında pek çok mühim ilimler vardır.

Tevafuklar, kâinat çapında güzelliği görülen düzenin temel unsularından biridir. Ekolojik dengeler, değişik varlıkların sayısal anlamda, belli bir ölçü içerisinde varlıklarını sürdürmelerine imkân sağlayan bir tevafuklar panoramasından, bir uyum ve dayanışma tablosundan ibarettir.

Kudret sıfatından gelen kâinat,  Allah’ın isim ve sıfatlarının bir yansıması olduğu gibi, Kelam sıfatından gelen Kur’an’da da Allah’ın isim ve sıfatlarının yansıması söz konusudur.

Varlıkların güzelliklerini, uygunluklarını, güzel bir düzen içinde, bir ahenk içerisinde olmalarını isteyen Allah’ın hangi isim ve sıfatları ise Kur’an’ın da her yönüyle, mükemmel, güzel, ahenkli olmasını isteyen de, aynı isim ve sıfatlardır.

Meselâ: biyolojik ihtiyaçları gidermek için, tek ambalajda, gereken gıdaları koymak, tek tip bir gıda ve meyve kutusunu oluşturmak, daha az masraflı olmasına rağmen, bin bir çeşit gıda ve meyvelerin var edilmesi, ancak, onların, damak ve dimağa hitap eden estetik yönlerinin de, müşteriler tarafından görülmesini arzu eden bir irade ile izah edilebilir.

Demek rızkın/gıdaların varlığı, yalnız Rezzak isminin bir yansıması değil, aynı zamanda, mükemmelliği ve güzelliği isteyen bütün celal ve cemal sıfatlarının da birer yansımasıdır.

Kâinat kitabının ezelî bir tercümesi olan Kur’an’da da, Allah’ın celalli ve cemalli, bin bir isim ve sıfatlarının yansımaları vardır.

“Şüphesiz o (Kur’an), âlemlerin Rabbinin indirdiği (bir kitap)tır.” [Şuara/192]

“Kur’an, Azîz ve Rahîm olan Allah’ın indirmesidir” [Yasin/5]

“Kur’an, Aziz ve Hakîm olan Allah’ın indirdiği bir kitaptır” [Ahkaf/2] gibi ayetler, bu farklı yansımaların birer belgesidir.

Demek, Allah’ın sonsuz ilmi; Kur’an’ın yanılmaz bir ilim hazinesi olmasını gerektirdiği gibi, O’nun Mütekellim ismi, Kur’an’ın bütün insan ve cinleri aciz bırakacak derecede, üstün bir beyana sahip olmasını gerektirir. Aynı şekilde,  O’nun Bedi’ ismi de  Kur’an’ın her türlü belağat ve bedi ilimlerinin inceliklerini ihtiva eden mucizevî bir kitap olmasını gerektirir. İşte, Kur’an’da istiare, teşbih, kinaye, mecaz gibi işarî yollu ifadelere çokça yer verilmesinin hikmeti budur.  Zaten, her zaman, her kesime, her bölgeye hitap eden, zaman ve mekân üstü, evrensel bir kitaptan da ancak bu beklenir.

“O bütün gizlilikleri bilendir.
Gaybına/sırlarına kimseyi muttali kılmaz.
Ancak, dilediği/razı olduğu herhangi bir elçi bunun dışındadır.
Çünkü O, bunun önünden ve ardından gözcüler salar. Ta ki, onların (elçilerin), Rablerinin gönderdiklerini hakkıyla tebliğ ettiklerini bilsin. (uygulamalarında görsün)
Allah onların nezdinde olup bitenleri çepeçevre kuşatmış
Ve her şeyi bir bir saymıştır.” [Cin/26-28] gibi ayetler, Allah’ın, gerek kâinatta olan bütün element, atom ve molekülleri, gerekse Kur’an’da yer alan bütün cümle, kelime ve harfleri bir bir saydığını göstermektedir.

Zemahşerî’nin ifade ettiği gibi, kum taneciklerini, yağmur damlalarını, ağaçların yapraklarını bilen ve tek, tek sayan Allah’ın, kendi vahyinin ifadelerini, kendi sözlerini bilmemesi, onları bir, bir saymaması mümkün müdür?

İbn Atiyye’nin, konumuzla ilgili şu sözleri oldukça anlamlıdır: Kur’an’ıntehaddîsi (meydan okuması), onun nazmına/harika düzen ve dizaynına, manalarının sağlamlığına, lafızlarının fesahatine dayanır. Mucizevî yönü ise Allah’ın her şeyi kuşatan sonsuz ilminin varlığıdır.  Yani kelamın bütün inceliklerine vakıf olan, baştan sona kadar hangi sözcüğün hangi yere daha uygun olduğunu bilen, insanda bulunan gaflet, unutkanlık, yanlış yapmak gibi noksanlıklardan uzak, sonsuz ve sınırsız bir ilmin varlığıdır.

Kâinatta hiçbir nesne ve insanda hiçbir nokta hikmetsiz, gayesiz ve maslahatsız olarak takdir ve tensip edilmemiştir. Kâinatın ezelî bir tercümanı olan Allah’ın kelamı da bu açıdan değerlendirilebilir. Zira Kur’an-ı Kerim’deki cümleler, kelimeler, harfler siyak ve sibak açısından nazara alındığında, mücessem Kur’an olan âlemdeki mezkûr hikmet ve faydalar, Kur’anda daha mühim bir esas olarak nazara arz edecektir. Çünkü kainat mahluktur, Kur’an ise ilm-i ilahiden tereşşuh etmiş kelam-ı ezelîdir.

Kur’an-ı Kerim’in 40 vech-i icazından birisi de gözle görülen ve müşahede edilebilen i’caz nakşıdır. Matematiksel olarak izah ve tespiti mümkün olan i’caz boyutu da bu 40 vech-i icazdan biri olarak düşünülebilir.

Keza bir lider, bir şair, bir edip veya ihtisas sahibi bir insanın konuşmasında kullandığı kelimeler, vurgular, üslup, tarz, ifadelerin yeri ve tanzim şekli, sözkonusu konuşmacının bilgi seviyesine uygun olarak değişik manaların, hakikatlerin, bilgilerin ve sırların tereşşuhuna ve idrakine vesile olup o  maksada hizmet ettiği gibi,  Allah’ın kitab-ı akdesi olan Kur’an-Hakim’de, bu sır daha hakikattar ve sonsuz ilimden gelen ilahî kelamın şanına yakışacak tarzda  geniş bir muhtevayı saklaması ve muhafaza etmesi, i’cazının gereğidir. Bu açıdan bakıldığında, Kur’an’da ilm-i-cifir ve ebced hesabı ciddi manada önem arz etmektedir.

Bazı kimselere göre, ebced hesabının doğru olup olmadığı hususu ancak bir nass(âyet-hadis) ile isbat edilebilir. Bu görüşe göre hareket edildiği takdirde, zaman içerisinde değişik metotlarla ortaya çıkan fıkhî, edebî, içtimâî, ilmî ve işârî tefsir çeşitleri için de böyle bir metoda başvurmak gerekir. Hâlbuki Hz.Peygamber’den gelen tefsir rivâyetleri Kur’an’ın tamamına nisbeten çok azdır.  Kaldı ki,

Onlar, Kur’an üzerinde gereği gibi düşünmüyorlar mı? Eğer o Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, onda birçok tutarsızlık bulurlardı.“, “(Resûlüm!) Sana bu mübarek kitabı, âyetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik” , “Onlar, Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? yoksa kalpleri kilitli mi?”  mealindeki düşünmeyi emreden âyetler, açıkca her kesimi Kur’an’ı araştırıp derin mânâlarını anlamaya davet etmektedir. Buna göre; açıkca yasaklanmadığı, İslâm’ın rûhuna ve klasik Arap edebiyatına ters düşmediği müddetçe, her çeşit tefsir şekli câizdir. Zira İslâm‘a göre “Eşyada asıl olan ibahedir.” Akıl, ibahenin ötesinde, araştırmakla mükellef tutulmuştur.

Bediüzzaman’ın ifadesiyle;

Kur’an çok yerlerde tâ’mim için hazf yapıyor. Çok yerlerde nazm-ı kelâmı mutlak bırakıyor ki, ehl-i belâğat ve ulûm-u arabiyece güzel görünen vecihler, ihtimaller çoğalsın ki,  her asırda her tabaka, fehimlerine göre hissesini alsın.

Kur’an’ın değişik ihtimalleri ihtiva eden ifadelerinin mantûk, mefhûm, delâlet, imâ, işâret gibi yollarla anlaşılabileceği gibi, ebced hesabı yolu ile de anlaşılmasında bir mahzurun olmaması gerekir. Çünkü, o da işaret yollu anlamanın bir parçası kabul edilmiştir.

Kâinattaki Prensipler, Matematik Kanunları ve Tevafuk

Ulûm-u riyaziye ulemasının [matematikçilerin] münasebet-i adediye [sayısal ilişkiler] içinde en latif düsturları ve avamca harika görünen kanunları, bu hesab-ı tevafukînin cinsindendirler. Hatta fıtrat-ı eşyada Fâtır-ı Hakîm bu tevafuk-u hesabîyi bir düstur-u nizam ve bir kanun-u vahdet ve insicam ve bir medar-ı tenâsüb ve ittifak ve bir nâmus-u hüsün ve ittisak yapmış.

Meselâ: Nasıl ki iki elin ve iki ayağın parmakları, a’sabları, kemikleri, hatta hüceyratları, mesamatları hesabca birbirine tevafuk ederler. Öyle de bu ağaç, bu baharda ve geçen bahardaki çiçek, yaprak, meyvece tevafuk ettiği gibi, bu bahar dahi az bir farkla geçen bahara tevafuk ve istikbal baharları dahi mâzi baharlarına ihtiyar ve irade-i İlahiyeyi gösteren sırlı ve az farkla muvafakatları, Sâni-i Hakîm-i Zülcemâl’in vahdetini gösteren kuvvetli bir şahid-i vahdaniyettir.

Ebced hesabının doğruluğu konusunda yukarıdaki delilleri ortaya koyan Bediüzzaman’ın vardığı sonuç şudur:

İşte madem bu tevafuk-u cifrî ve ebcedî, bir kanun-u ilmî ve bir düstûr-u riyazî ve bir nâmûs-u fıtrî ve bir usûl-ü edebî ve bir anahtar-ı gaybî oluyor. Elbette menba-ı ulûm ve mâden-i esrar ve fıtratın tercüman-ı âyât-ı tekviniyesi ve edebiyatın mu’cize-i kübrası ve lisan’ul- gayb olan Kur’an-ı Mu’ciz’ül-Beyan, o kanun-u tevafukîyi, işaratında istihdam, istimal etmesi i’cazının muktezasıdır.

Kur’an ayetlerinin sıralanışı

Son zamanlarda, bazı kimseler, Kur’an ayetlerine verilen rakamların yeni olduğunu, dolayısıyla, ayetlerin sayısı ile ilgili bilgilerin doğru olamayacağı iddiasını ortaya atmışlardır. Hâlbuki bir şeyin sayısı, onun rakamlabelirtilmesinden çok farklıdır. Bir yerde elli kişi görseniz, yakalarında sayıyı gösteren rakamları olmadığı için, onları inkâr mı edeceksiniz? Eğer böyle bir mantıkla hareket edilse, insanlar, -yakalarında yazılı olmadığı için- kendi çocuklarının sayısını veya kendi ellerinin parmaklarının kaç tane olduğunu söyleyemezler!

Kur’an ayetlerinin sayısı ve tertibi/sıralanışı, tıpkı elimizdeki mushaflardaolduğu gibi, vahiy ile tespit edilmiştir. Alimlerin çoğu, değişik hadis rivayetlerini göz önünde bulundurarak bu sonuca varmış, bu görüşü benimsemiştir. Son zamanlarda yapılan yeni çalışmalar da bunu desteklemektedir. Öyle ki, ayetlerin vahy ile tespit edildiğine dair,  alimler arasında her hangi bir görüş ayrılığının bulunmadığına dair bilgiler sözkonusudur.

Hz.Peygamber’in vahiy kâtiplarine, ayetlerin yerlerini, büyük bir titizlikle öğrettiğini gösteren sahih rivayetler vardır.  Ahmed b. Hanbel’in rivayet ettiği bir hadiste, Hz.Peygamber şöyle burmuştur:

“Cebrail bana şu: “Şüphesiz Allah, adalet ve iyiliği emreder” (mealindeki) ayeti, şu surenin şurasına [Nahl/90] koymamı emretti.” 

Abdullah b. Abbas’ın bildirdiğine göre, Hz.Cebrail, Hz.Peygamber’e, “Allah’a döneceğiniz bir günden sakınınız!” mealindeki ayeti, Bakara Suresinin 280.ayetinin yanı başına (281. ayete) koyun.”diye tenbih etmiştir. 

 Diğer bir rivayette ise  “bu ayeti, riba ayeti ile deyn/müdayene ayetinin arasına koyun”  ifadesine yer verilmiştir.

Hz.Peygamber’in hayatında, sure ve ayetlerin sayıldığını gösteren bazı misalleri şöyle sıralamak mümkündür:

Vasile b. Eska’ anlatıyor: Peygamber şöyle buyurdu: “Bana Tevrat yerine,seb’-i tivâl/yedi uzun sure; Zebûr yerine, Miûn/yüzlü (yaklaşık yüz civarında ayetleri bulunan sureler); İncil yerine, Mesâni (ayetleri yüzün altında olan sureler) verildi ve Mufassal (Hucurat veye Kaf suresinden sona kadar ki 65-66 adet) surelerle onlardan üstün tutuldum.”

Ebu Hüreyre anlatıyor: Peygamber buyurdu ki: “Kur’an’da ayet sayısı otuz olan bir sure var; sahibine (onu okuyan bir kimseye) şefaat ederek onun bağışlanmasını sağladı. Bu, Tebâreke Suresidir.”

“And olsun, biz sana tekrarlanan yedi ayeti ve yüce Kur’an’ı verdik” [Hicr/87] ayeti, Fatiha suresinin ayet sayısına dikkat çekmektedir. Hadis kaynaklarının verdiği bilgiye göre, Hz.Peygamber,  bu ayetin, namazın her rekatında tekrarlanan ve yedi ayetli olan Fatiha Suresine işaret ettiğini ifade etmiştir.

“Kim bir gece Bakara Suresinin son iki ayetini okursa onun için yeterlidir.”

Abdullah b. Abbas anlatıyor: “Arap-Cahiliye döneminin kötü alışkanlıklarını öğrenmek istiyorsan, En’am Suresinin 30. ayetinden 100. ayetine kadarki ayetleri oku!”

“Kim Kehf Suresinin başından (bir rivayette sonundan) on ayet okursa, deccalın şerrinden korunmuş olur.”   Bu misalleri daha da çoğaltmak mümkündür. Bütün bunlar, Hz.Peygamber’in bizzat ayetleri saydığını gösteriyor.

Surelerin sıralanışı

Bu konuda farklı görüşler söz konusudur. Ümmetin ittifak ettiği görüş ise şöyledir:

Elimizdeki mushaflarda yer aldığı şekliyle, bütün surelerin sıralanışı, ayetlerde olduğu gibi, vahiy ile tespit edilmiş, Hz.Peygamber’in emirleri doğrultusunda yerlerine konmuşlardır. Bu görüşü savunanların dayandıkları delilleri şöyle sıralamak mümkündür:

a) Kurân, Allah tarafından koruma altına alınmıştır. “Şüphesiz Kur’an’ı biz indirdik ve hiç şüphe yok ki, onu biz koruyacağız.” [Hicr/9] ayeti, bu hususu ilan etmektedir.

Bunu, Kur’an’ın yanlış yorumlardan uzak tutulma anlamında, manalarının muhafazasına yönelik bir koruma olarak algılamak uygun olmaz.

Çünkü böyle bir anlayış, insan iradesini kısıtlayıcı ve imtihan sırrına aykırı olduğu gibi, mevcut realiteye de uygun değildir. Eskiden beri, bir çok yanlış anlayış sahiplerinin de Kur’an’ı referans almaları, bunun açık kanıtıdır. O halde, bu koruma işi, Kur’an metnine ait bir teahhüttür.

Kur’an, 6236 ayetin içinde yer aldığı 114 sureden meydana gelmektedir. Ayetler arasında var olan ince münasebetler, sureler arasında da söz konusudur. Ayetlerin vahiy ile tespit edildiği hususu, yukarıda geçtiği üzere, bütün ümmetçe kabul gören bir gerçektir. Aşağıda gösterileceği üzere, hadis kaynaklarında, surelerin büyük bir kısmının durumu da böyledir.   Sadece bir iki sureyi farklı değerlendirmek sağlıklı değildir.

b) Kur’an-ı Kerim’in bir araya getirilmesi de, onun manevî emrinin bir yansımasıdır. “Şüphesiz, Kur’an’ın bir araya toplanması ve onun okunması bize aittir.” [Kıyamet/17] ayeti, Kur’an’ın bir araya getirileceğine işaret etmektedir. Birinci derecede, onun Hz.Peygamber’in kalbinde toplanacağına delâleti sözkonusu olduğu gibi, ikinci derecede, onun, bir mushaf halinde, bir kitap halinde toplanacağını göstermektedir.

“Allah tarafından gönderilen bir peygamber, tertemiz sahifeler okuyor.” [Beyyine/2],  ayeti ise Kur’an’ın sahifelere yazıldığını gösterdiği gibi, bu konuyu teşvik eden bir emir olarak da düşünmek gerekir. Bazı âlimler buna dayanarak Kur’an’ın cem’ini bir farz-ı kifâye olarak değerlendirilmiştir.   Mushaf ise sure ve ayetlerden ibarettir.

c) Nitekim, Hakim’in rivayet ettiğine göre, bir Vahiy kâtibi, Kur’an’ın gerek Ebubekir döneminde ilk defa bir araya getirilerek belli sahifelerde toplanması işleminde, gerek Osman döneminde bir Mushaf halinde istinsah edilmesinde olsun, komisyon başkanı olarak görev yapan Zeyd b. Sâbit:

“Biz Peygamber’in huzurunda, Kur’an’ı, değişik yazı malzemesinden (rika’) bir araya getirip düzenliyorduk”  demiştir.

Bunun anlamı şudur:  Sahabîler, Peygamber’in işareti doğrultusunda, Kur’an’ı, hem sure, hem ayetleriyle bir araya getirip, sıralamışlardır.

d) İbn Hacer’in de ifade ettiği gibi, Peygamber’in hayatında, surelerin büyük bir kısmının tertibinin bilindiğine şüphe yoktur.  Nitekim, Hüzeyfe es-Sakafî, şöyle anlatıyor: “Müslüman olup Peygamber’i ziyaret eden Sakîf heyetinde ben de vardım.

Hz.Peygamber, (biraz gecikmeli olarak yanımıza geldi ve) dedi ki: “Kur’an’dan okumakta olduğum bir hizbim vardı, onu bitirmeden çıkmayayım dedim.” buyurdu.

Sonra biz Peygamber’in arkadaşlarına: “Siz Kur’an’ı nasıl hiziplere ayırıyorsunuz?” diye sorduk. “Üç sure, beş sure, yedi sure, dokuz sure, onbir sure, onüç sure şeklinde birimler halinde ayırıp okuyoruz. En son, Kaf suresinden sona kadar(65 sureyi) okuyup Kur’an’ı hatmediyoruz.” şeklinde cevap verdiler. 

İbn Hacer, bu rivayete işaret ettikten sonra şu tespitte bulunur: “Bu hadis, bize elimizdeki mushaflarda yer alan surelerin sıralanışı, Hz.Peygamber dönemindeki tertibin aynısı olduğunu göstermektedir. Bununla beraber, sözkonusu tertibin yalnız Mufassal sureler için olma ihtimali de vardır.”   Bunun çok zayıf bir ihtimal olduğunda şüphe yoktur. Surelerin yalnız bir kısmının, belli bir sıraya tabi tutulmasının hiç bir mantığı yoktur.

İbn Hacer’in sözkonusu açıklamasına değinen Suyutî, şu görüşlere yer vermiştir:Ha-Mim’lerin, Tâ-Sin’lerin kendi aralarında, peşpeşe sıralanması, buna karşılık,Müsebbihat (tesbihi ifade eden sözlerle başlayan surelerin) aralarına başka surelerin yer alması, yine  üç Tâ Sin’lerden Neml suresi, daha kısa olmasına rağmen, iki uzun sure arasında yer alması, bu işin vahy ile olduğunu göstermektedir. “Gönlün daha çok yatıştığı husus, Beyhakî’nin de ifade ettiği gibi, Enfal ve Beraet/Tevbe Suresinin dışında, bütün surelerin tertibinin, vahiy ile tespit edildiğidir. ”

e) Buharî, İbn Mesud’dan şunu nakletmiştir: “Peygamber: Beni İsrail/İsra, Kehf, Meryem, Tâ Hâ ve Enbiya sureleri için, onlar ilk inen surelerdendir” diye buyurdu.” Hz.Peygamber’in burada söz konusu ettiği surelerin sırası, elimizdeki Mushaf’ın aynısıdır.

f) Gerek Ebu Bekir dönemindeki Kur’an’ın, değişik yazı malzemelerinden derlenip, sahifelere yazılarak bir araya getirilen şekli olsun, gerekse, Osman zamanında yapılan istinsah çalışmaları sonucunda yazılan ve İmam adı verilenMushaf olsun, bütün sahabeler tarafından kabul edilmiştir. Allah’ın kelamında, sahabelerin ittifak ettiği bir husus, onun bir vahiy mahsulü olduğunu göstermektedir.  Sahabenin icmâı, kesin bir hüccettir.

g) Peygamber’in hayatında, bütün surelerin durumu biliniyordu. Aksine delalet eden hiç bir delilimiz yoktur. O halde, surelerin hepsinin veya bir kısmının sahabelerin ictihadına bağlı olduğunu söyeleyecek durumda değiliz.

Konuyu özetlersek, Kur’an ayetlerinin, elimizdeki Mushaflarda olduğu gibi, var olan tertibi/sıralanışı, vahiy ile tespit edildiğine dair, bütün ümmetin ittifakı vardır. Yoksa, Kur’an’ı ezberleyen, onu baştan sona hatmeden sahabeler, “bu işi tertipsiz/düzensiz nasıl yaparlardı!”

Bilindiği gibi, Hz.Peygamber, her sene Ramazan ayında, o güne kadar inmiş olan Kur’an’ı, Cebrail ile karşılıklı olarak okurdu.  Son Ramazan’da, bu karşılıklı okuma, iki defa gerçekleşmiştir.

Bakıllanî, İbn Enbârî gibi bir kısım alimler, Hz.Peygamber’in bu okuması, şu anda elimizdeki mevcut tertibe göre olup, ona temel teşkil ettiğini söylemişlerdir.   Her inen vahiyden sonra sözkonusu ayetlerin bu günkü Mushaf’ın tertibine uygun bir tarzda yerlerine yerleştirildiği hususu, bütün ümmetin kabul ettiği bir gerçektir. Durum böyle olunca, Ramazan’lardaki mukabelenin bu yazılı olan düzene göre olması en makul yol olarak gözükmektedir. İslam fakihleri tarafından, surelerin tertibine riayet etmenin önemine dikkat çekilmiş, tersinden veya bir sure atlanarak okumak, mekruh sayılmıştır.

Buna göre, denilebilir ki – Ebubekr el-Enbarî ve el -Kirmanî’nin de dediği gibi- gerek sure ve gerek ayetler itibariyle olsun, elimizdeki Mushaf’ın tertibi, vahiy ile tespit edilmiş olup Levh-i Mahfuzdaki şeklinin aynısıdır.   İbn el-Hisar’ın ifadesiyle:

“Kur’an’ın sure ve ayetlerinin tertibi, kesin kanaat verecek şekilde mütevatir bir nakille sabit olup, Hz.Peygamberin tilavetine ve sahabelerin icmaına dayanmaktadır.”

İslam alimlerine göre, Kur’an’ın nüzul sırası, meydana gelen sorunlar, sorular ve olaylar hakkındaki açıklamalara göredir. Mushaflardaki mevcut düzeni ise değişik hikmetleri ders vermeye yöneliktir.   Bu hikmetlerden birisi, Kur’an’ın müteşabih dediği benzer kelime, cümle ve ifadelerin bir tevafuk zinciri içerisinde dokuduğu hikmet dolu nazım örgüsünü dizayn etmektir.

Evet, “Tevafukat, ittifaka işarettir; ittifak ise ittihada emaredir;vahdete alamettir; vahdet ise tevhidi gösterir. Tevhid ise Kur’an’ın dört esasından en büyük esasıdır.”

Misâller

Kelime ve Cümlelerin matematik değerleri ve ayetlerin tertibi

“Allahumme Malike’l-mülk” [3/26]

– Bu ayette söz konusu olan “Allah” ve “Malik” isimlerinin buraya kadar ki tekrar sayısı: 319’dur.

 Bunların ebced değeri de 319’dur.

– Bunların içinde yer aldığı ayet, Kur’an’ın 319. ayetidir.

Bu tevafuk diyor ki: Mülkün maliki olan Allah, Kur’an’ın da sahibidir. Bütün mülkünü tek tek sayıp bildiği gibi, Kur’an’ın her tarafını da tek tek sayıp biliyor. Bu ise Kur’an’ın O’ndan geldiğini gösteriyor.

Allah’ın “Şehid” ismi

 Her şeyi görüp bilen anlamındaki Allah’ın bu isminin matematik değeri 319’dur.

 Bu ismin, merfu (ötreli) şekliyle 9. tekrarını yaptığı ve Kur’an’ın genelinde en son geçtiği Buruc Suresinin 9. ayeti, Kur’an’ın sondan 319. ayetidir.

Bu tevafuk şöyle diyor: İyi bilesiniz ki, Şehid kelimesini böyle harika bir tarzda yerine koyan Allah, her şeye şahittir.

“Hum bâliğûh”

 “Biz, ulaşacakları bir müddete kadar onlardan azabı kaldırınca, hemen sözlerinden dönüverdiler.” [Araf/135] ayetinde yer alan ve “onların ulaşacakları” anlamına gelen “hum bâliğûh” cümlesinin ebced değeri, 1089’dur.

– Bütün Kur’an’da yalnız bir defa kullanılan bu cümlenin geçtiği ayet, Kur’an’ın1089. ayetidir.

Sanki bu tevafuk diyor ki: İyi bilinsin ki, siz Kur’an’ı okurken, nasıl bu ayete ulaştınız, onlar da aynen söz verdiğimiz sürelerine ulaştılar; sonra cezaya çarpıldılar. Demek, zulüm söz konusu değildir.

“haze’l-Qur’an”

 Bu kelimenin matematik değeri de, 1089’dur.

– Bu kelimenin en son geçtiği yer, Haşir Suresinin 21. ayetidir. Bu ayetten sonra Kur’an’da yalnız 1089 ayet vardır. Yani ‘hâzâ‘ işaret zamirinin işaretinden sonra gelen Kur’an’ın ayet sayısı, söz konusu “haze’l-Qur’an” kelimesinin matematik değeri kadardır. Demek ki, ‘hâzâ’  işaret zamirinin burada tercih edilmesinin bir hikmet de, bu  güzel işarete işaret etmesidir.

Bu tevafuk içinde bulunduğu ayetin penceresinden bir ibret dersi veriyor: “Eğer biz (şu harikalığını gördüğünüz) bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allah korkusundan baş eğerek, parça parça olmuş görürdün.”

“el-Hayr” kelimesi

 Bu kelimenin matematik değeri, 841’dir.

 Kur’an’ın sondan 841. sırada yer alan bir ayetinde [Mearic/21], bu kelimeye de yer verilmiş ve özellikle ona vurgu yapılmıştır.

Bütün Kur’an’da 13 defa zikredilen bu kelime, bu ayette 12. tekrarını yapmaktadır. Manidar bir tevafuktur ki, 1’den 12’ye kadarki sayıların toplamı olan 78 “aded”kelimesinin ebced değeridir. Bu tevafuk, 841 sayısal değere sahip olan bir kelimenin 13 tekrarından birini,  altı bin küsur ayetten, aynı sayısal değeri paylaşan bir ayette yapması, Kur’an’ın Hayr-ı Mahz’dan gelen bir hayırlar mecmuası olduğunu göstermektedir.

“Ebâbîl” kuşları

– Ebrehe ordusunu darmadağın eden kuşlar, Kur’an’da “Ebâbîl” olarak ifade edilmiştir. Bu kelime, “gruplar halinde peşpeşe gelen” anlamına gelir. Matematik değeri ise 46’dır.

– Kur’an’da, “peşpeşe” anlamına gelen bu kelimeyi, sondan peşpeşe sıralanan ayetlerin 46. sına yerleştirilmiştir. Bu tevafuk, Fil vakasının doğruluğunu gözle görülürcesine pekiştirmektedir.

“Gaybı bilen Allah”

– “Onlar bilmiyorlar mı ki, Allah onların gizli tuttuklarını da, fısıltılarını da bilir. Ve şüphesiz Allah, gaybları (gizlilikleri) çok iyi bilendir.” mealindeki ayetin son cümlesinin asıl metni “ve ennellahe allamu’l-ğuyûb” dur. Bu cümlenin matematik değeri, 1313’tür.

– Bu cümlenin bulunduğu ayet [Tevbe/78],  Kur’an’ın 1313. ayetidir.

 Cümlenin ebced değeri ile ayetin genel sırası, 13 sayısını gösterdiği gibi, ayetin suredeki numarası da 78 olup 6x13’tür.

– Ayet numarasının gösterdiği 78 rakamı, hem “aded”, hem de “Hakim”kelimesinin matematik değeridir. Bu ise  burada hikmetli bir sayısal tablonun gösterildiğine işarettir.

Bu tevafuk, “ve ennellahe allamu’l-ğuyûb” cümlesinin dediği gibi, Allah’ın bütün sırları/gizlilikleri bilen, sonsuz bir ilim sahibi olduğunu, Kur’an’ın ise bu sonsuz ilim sahibinin kitabı olduğunu göstermektedir.

Fatır Suresi

 Surenin ismi olan Fatır’ın kök harfleri “ftr” nın matematik değeri: 289 olup17x17’dir.

– Bu sure, mukattaat olmayan sureler sisteminde, 17. sıradadır.

– Surenin ilk ayeti, içinde bulunduğu sistemde, 1598. sıradadır. Bu sayı: 36x17’dir.

– Surenin ilk kelimesi olan “elhamdulillah” ın buradaki tekrar sayısı, 17’dir.

Tarık Suresi

– Bütün Kur’an’da, yalnız bu surenin ayet sayısı 17’dir.

– Surenin 17. sıradaki son ayeti, Kur’an’ın sondan, 289. ayetidir ki, bu sayı,17x17’dir.

– Surenin son kelimesi “Ruveydâ”nın matematik değeri, 221 olup 13x17’dir.

– Surenin ismi olan “el-Tarıq” kelimesinin matematik değeri, 340 olup 20x17’dir.

“Câe humu’l-hak” kelimesi

– Bu ifadenin ikinci kelimesi olan “hum” kelimesinin matematik değeri, 45’tir. Ve bu ifade bütün Kur’an’da 45 defa geçmiştir.

– İfadenin matematik değeri, 289 olup 17x17’dir.

– Bu ayet [Zuhruf/29],  mukattaat olan sureler sistemine göre, sondan 289(17x17). sıradadır.

 Bu ifadenin ilk kelimesi “câe” nin buradaki tekrar sayısı, 34 olup 2x17’dir.

Risaleti tasdik eden bazı tevafuklar

“bel câe bi’l-hak”

Bu cümlenin geçtiği ayette, Hz.Muhammed’in (a.s.) hak resul olduğu ve daha önceki resullerin hak peygamberler olduğunu tasdik ettiği ifade edilmektedir. Vurgu yapılan risalettir, resuldür. İşte bu ayette “Resul” kelimesinin matematik değeri, bir nevi risalet mührü gibi kullanılmıştır. Yani öyle güzel tevafuklar gösterilmiş ki görenler, bu işin arkasında, Allah’ın sonsuz ilminin varlığını anlayabiliyorlar. Şöyle ki:

 “Resul” kelimesinin matematik değeri, 296 olup 8x37’dir.

– “Bilakis o hak ile geldi ve Resulleri /peygamberleri tastik etti.” cümlesinde yer alan “câe” (53), “saddeke” (2), “el-Mürselin” (19) kelimelerinin buraya kadarki toplam tekrar sayısı, 74 olup, 2x37’dir.

 Bu ayetin içinde bulunduğu Saffat Suresinin sıra numarası da 37’dir.

– Surenin içinde yer alan sözkonusu ayetin sıra numararsı da 37’dir.

 İlginçtir, 37. surenin (Saffat), şu 37. sıradaki ayetinin ilk kelimesi olan “bel câe”nin matematik değeri de 37’dir.

 Ayrıca bütün Kur’an’da  “bel” ile başlayan ayetlerin sayısı da 37’dir. Söz konusu 37. surenin 37. ayetinden önce 18 ayet, ondan sonra da 18 ayet zikredilmiştir. Toplam sayısı 36 olan bu iki grup ayetin ortasında/merkezinde ise 37 numaralı bir ayetin yerleştirilmesi ve bu ayete de 37 numaralı bir surede yer verilmesi,  elbette manidardır.

Görüldüğü gibi, burada Hz.Peygamber’in (a.s.) risaleti ile diğer peygamberlerin risaletlerinden söz edildiği için, mucizevî bir tevafukla, risaletler tasdik edilmiştir. Çünkü “Resul” kelimesinin matematik değeri, 296 olup, 8x37’dir.

“İnneke le mine’l-mürselîn”

Bilindiği gibi, Hz.Muhammed, 611 tarihinde peygamber olarak gönderilmiştir. Bunu ilan eden ayet, Kur’an’da iki yerde zikredilmiştir:

a/ Bakara suresinin 252

b/ Yâ-sin suresinin üçüncü ayeti ayeti: “Şüphesiz Sen gönderilmiş peygamberlerdensin.”

“Şüphesiz Sen gönderilmiş peygamberlerdensin.” mealindeki  ayetin asıl metni:“İnneke le mine’l-mürselîn”şeklindedir.  Bu cümlenin harf sayısı(okunmayan vasıl hemzesi hariç) 13 tür. 13 harften meydana gelen bu cümlenin ebced değeri ise 13‘ün 47 katı olan  611 dir. Ayetin matematik değeri, anlamını teyid etmekte ve O’nun peygamber olduğu miladi tarihini vermektedir. Şayet okunmayan vasıl elifi de sayılsa, bu cümlenin ebced değeri, 612 olup 36x17’dir. Manidâr bir tevafuktur ki, bütün Kur’an’da, Peygambere hitap eden “Şüphesiz Sen gönderilmiş peygamberlerdensin.” cümlesi, yalnız sözkonusu iki yerde geçmiştir. “gönderilmiş peygamberler” tabiri, bu iki ayet arasında, ebced değerlerine uygun olarak 17 defa tekrarlanmıştır.

Besmele

Abdullah İbn Mesud şöyle diyor: Besmelenin harfleri, Cehennem zebanilerinin sayısı kadar olup 19 tanedir. Dolayısıyla, bu 19 zebaniden kurtulmak isteyen, 19 harfli besmeleyi okusun. Bunu okuyan kimse için Allah, bu harflerden her birisini, bir zebaniye karşı bir zırh yapar. Cehennem meleklerinin kendileri de bütün işlerini besmele çekerek yaparlar. Bütün güçlerini de besmeleden alırlar.  Görüldüğü gibi, İbn Mesud, sayısal bir tevafuk tablosuna göre bir tefsir yapmıştır. Aslında bu çeşit tefsirler, merfu olarak, yani Peygamber’den öğrenilerek yapılır. Çünkü gaybî bir mesele olan Zebanilerin durumunu ve besmele ile ilgilerini başka şekilde kesin olarak bilmek imkânsızdır.

Kadir gecesi

İbn Atiyye ve Savî gibi bazı müfessirlerin anlattığına göre: Kadir Suresinde, Ramazan ayının günleri sayısı kadar; 30 adet kelime yer almıştır. Bu kelimelerden Kadir gecesine ait bir zamir olan “Hiye/o” edatı, surenin 27. kelimesi olarak zikredilmiştir. Bu ise Kadir gecesinin Ramazanın 27. gecesinde olacağına bir işaret sayılmıştır.

Bazı alimlere göre  “Kadir gecesi” anlamındaki “leyletü’l-Qadr” terkibinin 9harfi vardır ve bu terkip surede üç defa tekrarlanmıştır. 3x9=27. Bu tevafuk da, Kadir gecesinin, Ramazan’ın 27. gecesinde olduğunu gösterir.

İlginçtir; gayr-ı mukattaat olan Mekkî Sureler sistemine göre, Kadir Suresinin ilk ayeti, başında “İnna” bulunan ayetlerin (27.) yirmi yedincisidir.

Bu tevafuk, hem bu hususa işaret eden hadislerin sıhhatine, hem ümmetin bu konudaki teamülünün isabetli olduğuna, hem de Kur’an’ın nazmındaki işarî yollu i’caz parıltılarının varlığına parlak bir delildir.

Meleklerin sayısı

Cemaatle namaz kılmakta olan bir kimse, rükûdan kalkınca, seslice “Rabbena ve leke’l-hamd. Hamden kesiren tayyiben mübareken fih” duasını okudu. Hz.Peygamber (a.s) namazdan sonra “O duayı kim okudu? Otuz küsur meleğin, onu önce yazmak için, birbiriyle yarıştıklarını gördüm.” diye buyurdu.  

Âlimler, sözkonusu duanın harflerinin de otuz küsur olduğunu gözönünde bulundurarak, duanın harfleriyle, meleklerin sayısı arasında sayısal bir orantının varlığından sözetmişlerdir.

İbn Atiyye, bu çeşit tevafukların, ifadelerin lafzından doğrudan anlaşılan ilimler gibi kuvvetli olmamakla beraber, işarî tefsir açısından çok güzel tesbitler olduğunu söylemiştir.

Azamet benim örtümdür

Bir kudsî hadiste, Allah: “Azamet benim örtümdür.”   buyurmuştur. Çok manidardır ki, azamet kelimesinin kök harfleri olan, “Ayn (130),  (902),Mîm(90)”in ebced değeri, 1122 olup 17x66’dir. Görüldüğü gibi, azamet örtüsü, ebced değeriyle de kanıtlanmıştır. Azametin ebced değeri,  Allah lafza-ı celalinin ebced değeri (66) ile örtüşmekte ve onun için bir çeşit örtü görevini üstlenmiş bulunmaktadır.

“abese” kelimesi

Abese suresinin ilk iki ayetinin mealleri şöyledir:  “A’mânın kendisine gelmesinden ötürü yüzünü ekşitti ve arkasını döndü.”

İşte bu üslupta bir harikalık vardır. Çünkü cümlede kullanılan “abese” fiilimalum olmasına rağmen faili zikr edilmemiştir. Bu üslup alışageldiğimiz ifade tarzlarının dışındadır. Ancak Kur’an-ı Hakim burada mucize bir belgeyi göstermiştir.

Şöyle ki; açıktan zikredilmeyen cümlenin faili, bizzat “Abese/Yüzünü ekşitti”fiilinin ebced değerinin içerisindedir. Evet bu kelimenin ebced değeri 132 olup“Muhammed” isminin karşılığıdır.

Yine kendisinden yüz çevrilmiş adamın da ismi verilmemiş ancak, onu da,  “el-A’ma” kelimesinin ebced değerinde şifrelemiştir. Evet, bu kelimenin ebced değeri143‘tür.

Söz konusu adamın ismi “Abdullah”ın ebced değeri de 143‘tür. Bu bağlamda görülen bu tevafukları kör tesadüf rüzgârlarına havale etmek doğru değildir.

“Eğer seni vefat ettirirsek..”

Kur’an’da, Peygambere hitaben “Eğer seni vefat ettirirsek..” cümlesi üç defa zikredilmiştir.

Bunlardan ilki Yunus suresinin 46. ayetinde geçmiştir.

Ayetin meali “Eğer onları tehdit ettiğimiz (azabın) bir kısmını sana (dünyada iken) gösterirsek (ne a’lâ); yok (onu göstermeden) eğer seni vefat ettirirsek nihayet onların dönüşü de bizedir. (O zaman onlara  neler olacağını göreceksin.) Sonra Allah onların yapmakta olduklarına da şahittir.

Ayette azabın bir kısmının Peygamber’e gösterilebileceği hususu vurgulanmıştır. Mekke’de inen bu surede belirtilen azabın bir kısmı Bedir savaşında gerçekleşmiş ve Peygambere gösterilmiştir.

Ayette ifade edilen Peygamber’in vefat haberi de çok harika bir tarzda ihbar-ı gaybi nevinden sözkonusu yapılmıştır. Şöyle ki: “Eğer seni vefat ettirirsek” cümlesi, Kur’an’da üç defa geçmektedir. Bu cümle açıkça, Hz.Peygamber’in vefatından sözetmektedir.

Geçtiği üç sure ve ayet numaraları da Hz.Peygamber’in ömrü olan, 63‘ü gösteriyor. Ayet ve Sure numaraları şöyledir: Yunus 10 /46, Ra’d 13/40 ve Ğafir40/77. Buna göre, ayet numaralarının toplamı: 163 tür. Sure numaralarının toplamı ise 63’ tür.

“Eğer seni vefat ettirirsek” cümlesinin harfleri 9 dur. 63 sayısı 9‘un 7 katıdır. Vefatı haber veren bu cümlenin -harfleriyle beraber- ebced değeri, 632‘dir.

Bu da Hz.Peygamber’in, miladi vefat tarihidir. İşte tevafuk penceresinden gaybi haberlerin göz önündeki görüntüsü!

VED şifresi

Hadis kaynaklarının bildirdiğine göre, Mâide Suresinin, “Bu gün sizin için dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım.” mealindeki üçüncü ayeti ile Nasr Suresi, Vedâ haccında inmiştir.   Buna göre:

– Peygamber, bir adı Vedâ’/Tevdî’ olan Nasr Suresi’nin inişinden sonra 81 gün yaşamıştır.

– Hz.Peygamber, Medine’ye hicretinden 9 yıl, 9 ay ve 9 gün geçmiş idi ki, Zilhicce ayının 9. gününde Vedâ hutbesini okumuştur. Ümmeti ile vedalaştığından dolayı,  bu hacca Vedâ haccı ve bu hutbeye de Vedâ’ hutbesi denilmiştir. Manidardır ki, Hz.Peygamber’in bundan 81 gün sonra vefat ettiği Vedâ hutbesinin adı olan“Vedâ” kelimesinin ebced değeri de 81’dir.

– Peygamber’in vedâ zamanına işaret eden Nasr Suresi’nin bir adı da Vedâ Suresidir. Kur’an’da, başında şifre bulunmayan (gayr-ı mukattaat) surelerin arasında yer alan Nasr Suresinin, bu sistemdeki sırası da 81’dir.

 Nasr Suresinin harf sayısı da 81’dir.

– Yine manidâr bir tevafuktur ki, Vedâ haccından 72 (8x9) gün sonra, Kur’an’ın en son ayeti olan “Allah’ın huzuruna varacağınız bir günden sakının” mealindeki ayet inmiştir.

Hz. Peygamber (a.s.), bunun Bakara Suresinin 281. ayetine konmasını emretmiştir. Ve bu ayetin inişinden 9 gün sonra vefat etmiştir. Ayetin son iki rakamı 81’dir. Bu sayı 9x9’dur.

Bu ayet, sondan itibaren Kur’an’ın 5949. (661x9) ayetidir. “Yevm=gün” kelimesi, ayette geçen 9. harfi ihtiva etmektedir. Demek, 9 gün sonrasına işaret etmektedir.

– Bakara Suresi,  80 kusur parça halinde inmiş, 9 yılda tamamlanmıştır.  Bakara Suresinin tamamlandığı 9. yılda inen şu 281. ayet, Kuvvetli bir ihtimalle 81. parça olarak inmiştir.

Kelimelerin tekrar sayıları ve ebced hesabı

Hz.Süleyman

– “Süleyman“ kelimesinde yer alan harflerin, okuyuşuna göre/tehecci usûlü(Sîn-lâm-yâ-mim-elif-nun) matematik değerleri: 510 olup 30x17’dir.

– Kur’an’da adı geçen peygamberler içerisinde, Hz.Süleyman’ın, tarihteki sırası,17’dir.

– Mescid-i Aksayı yaparken, Hz.Süleyman’ın yaşı, 17’dir.

– Kur’an’da, Süleyman isminin tekrar sayısı, 17’dir.

– Süleyman isminin ilk defa geçtiği ayet numarası, 102  (2/102) olup, 6x17’dir.

 Süleyman isminin ikinci defa tekrarlandığı ayet numarası 102 ( aynı yer)=6x17’idir.

– Bu ismin sondan 8. (17’nin küçük yarısı) tekrarının yapıldığı ayet numarası17’dir (27/17).

– Süleyman isminin 15. tekrarının yapıldığı surenin numarası, 34 olup 2×17’dir.

– Süleyman isminin 17. tekrarının yapıldığı ayet numarası, 34 olup 2x17’dir(38/34).

– Söz konusu 17 ayet içreisinde yer alıp, numaraları 17’nin katı olan üç ayet numarasının toplamı (102+17+34): 153’tür. Bu sayı, 1’den 17’ye kadarki sayıların toplamıdır. Bu ise sonsuz bir ilim tarafından yapılan bir dizaynın sinyallerini vermektedir.

“er-Rahîm” kelimesi

Bu kelimenin ebced değeri 289 olup 17x17’dir; Kur’an’daki tekrar sayısı, 34 olup2x17’dir.

“ecel” Kelimesi

Bu kelimenin matematik değeri. 34’tür. Bu kelime, Kur’an’da 34 defa tekararlanmıştır.

“alâ” kelimesi

Bu kelimenin matematik değeri, 34’ür. Kelime, Kur’an’da 34 defa tekrarlanmıştır.

“fe bi eyyi” kelimesi

Bu kelimenin ebced değeri, 93 olup 3x31’dir. Kelime, Rahman Suresinde, 31 defa tekrarlanmıştır.

“İshak” kelimesi

Ebced değeri, 170 olup 10x17’dir. Kur’an’daki tekrar sayısı, 17’dir.

“eyyuhâ” kelimesi

Ebced değeri, 17’dir. Kur’an’daki tekrar sayısı. 153 olup 9x17’dir. Bu sayı, aynı zamanda, 1’den 17’ye kadarki sayıların toplamıdır.

Kelimelerin tekrar sayıları ve realiteler

Kur’an’da “yevm” (gün) kelimesi, bir yılın gün sayısı kadar (365 defa)geçmektedir.

Kur’an’da  “şehr” (ay) kelimesi, bir yılda var olan ayların sayısı kadar (12 defa)tekrarlanmıştır. Nüzul sırası itibariyle 12. tekrarı, Tevbe Suresinin 36 (3×12)  numaralı ayetinde yapılmıştır. Bu ayette: “Şüphesiz, Allah katında, ayların sayısıon iki (12)’dir” diye buyurulmuştur.

Bu 12 kelimeden iki tanesi, Sebe suresinin 12 numaralı ayetinde geçmiştir.

Kur’an’daki sıraya göre, “şehr”in 12. tekrarı Kadir Suresinin son ayetinde geçmektedir. Bundan sonraki Kur’an ayetlerinin adedi, 108 olup, 9x12’dir.

İsrailoğullarından elçi olarak gönderilen on iki (12) Nakîb” tabiri,  bütün Kur’an’da yalnız, Maide Suresinin 12 numaralı ayetinde geçmektedir. Kur’an’daki(mansub) şekliyle, “Nekîbâ”nın harfsayısı (5) ile ebced değeri, 168 olup14x12’dir.

“Biz onları (İsrailoğullarını) oymaklar halinde on iki kabileye ayırdık.” [Araf/160] mealindeki ayette, açıkça İsrailoğullarının 12 kabilesinden söz edilmiştir. “Biz onları yeryüzüne gruplar halinde dağıttık.” [Araf/168] mealindeki ayette ise İsrailoğullarının 12 kabile halinde yeryüzüne dağıtıldığı ifade edilmektedir.

Kur’an-ı Hakim, burada aynı ifadeler kullanmakla beraber, “on iki” tabirini açıkça kullanmamıştır. Bunun yerine işârî yolla on iki sayısını gösteren, güzel bir kaç tevafuk harikasını sergilemiştir.

Birincisi: Bu ifadenin yer aldığı ayet numarası 168 olup, 14x12’dir.

İkincisi: Burada “on iki” ifadesi yerine, önceki ayette olmayan “fi’l-ard”(yeryüzünde) kelimesine yer verilmiştir. Bu kelimenin ebced değeri, 1122’dir. Bu sayı, “on iki” nin arapça ifadesi olan “isnâ aşer” in matematik değeridir.

Üçüncüsü: Söz konusu ayet, Kur’an’ın, 1122. sırasına yerleştirilmiştir. Bu da “on iki” diyor.

Halife Kelimesi

– Halife/hilafet kelimesi, “hilfet” [Furkan/62] kökünden gelir. Bu kelimenin matematik değeri, 1110 olup, 30x37’dir. “Hilafet” kelimesi de bir farkla, 1110(30x37)’dur.

– Kur’an’da, “Halife” kelimesi, iki defa söz konusu edilmiştir. Bunlardan ilki, Âdem’le ilgidir.  “Şüphesiz ben yeryüzünde bir halife kılacağım/yaratacağım.” mealindeki Bakara Suresinin 30 numaralı ayetinde geçmektedir. Peygamber’in “Nübüvvet hilafeti (Raşit hilafet), benden sonra 30 yıldır.” mealindeki hadis ile söz konusu ayetin numarası, otuz sayısında tevafuk etmektedir. Demek, bu sayıda hakiki hilafete bir işaret vardır.

– Bu ayet, genel sıralamada, Kur’an’ın 37. ayetidir. Böylece, ayetin  içinde bulunduğu suredeki sıra numarası ile, genel olarak Kur’an’daki sıra numarasında, hilafet kelimesinin  gösterdiği sayının iki çarpanı (30-37) da gözetlenmiştir.

– Halife kelimesinin ikincisi, Hz.Davud’la igilidir. “Ey Davud! Muhakkak ki, biz seni yeryüzünde halife yaptık.” mealindeki Sâd Suresinin 26 numaralı ayetinde geçmektedir. Bu ayet, genel sıralamada Kur’an’ın 3996. ayetidir. Bu sayı,108x37’dir.

– Yukarıda görüldüğü üzere, 37 sayısına göre ayarlanan “Halife” kelimesinin geçtiği Bakara Suresi ile Sad Suresi arasında (ikisi dahil) tam 37 sure geçmektedir. Ve söz konusu 37 sure numaralarının toplam sayısı, 740 olup, 20x37’dir.

Bütün Kur’an’da yalnız iki defa geçen halife kelimesinin, her iki yerde de hilafet kelimesinin ebced değerine uygun olarak 37 sayısını göstermesi elbette manidardır.

Sultan Kelimesi

– Kur’an’da değişik anlamda kullanılan “Sultan” kelimesinin tekrar sayısı, 37’dir. Bu kelimenin 37. tekrarı,  kıyametin bir adı olan el-Hakka ismini alan, bir surenin 29 numaralı ayetinde geçmektedir.  Ayet meali ise “Saltanatım yıkıldı.”şeklindedir.

– İslam aleminin tarihinde, en büyük kabul edilen iki devlet, Abbasî ve Osmanlı devletidir.  Bu iki devletin kaderi, bu ayetin işaretine uygun bir çizgi takip etmiştir. Buna göre,

– Abbasî devletinde, geçen halife/sultanların sayısı, 37’dir.

– Abbasî devletinin 37. Halifesi, lisan-ı haliyle: “Saltanatım yıkıldı.”, dediğinde, tarih 1258’i gösteriyordu. Çünkü bu sayı, 34x37’dir.

 Osmanlı devletinde de, sultan/halife sayısı, 37 sayısını tamamlasın diye, Abdülmecid Efendi’ye hilafet yolunu açmıştı.

– Ve bu zat da, 37. halife olarak “Saltanatım yıkıldı.” dediğinde, tarih 1924’ü gösteriyordu. Çünkü bu sayı, 52x37’dir.

Kur’an’ın açık ifadesini pekiştiren bazı tevafuklar

Nisa Suresi

 “Ehl-i Kitap, senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar.”mealindeki ayette yer alan Ehl-i Kitab’ın isteklerine, ebced hesabıyla cevap verilmiştir. Burada onlar, Hz.Peygamber’den kendileri için “gökten bir kitap”indirmesini istiyorlar.

Allah, Kur’an-ı Hakimin gökten inen bir kitap olduğunun kanıtı olarak, “gökten bir kitap” tabirini Nisa Suresinin 153. ayetine yerleştirmiştir. Çünkü “gökten bir kitab”ın Kur’an’daki ifadesi olan “Kitaben mine’s-semâ” nın ebced eğeri,646’dır. Ve bu ifade bütün Kur’an’da yalnız bir defa ve yalnız burada zikredilmiştir. Söz konusu ayet ise Kur’an’da,  646. sıradadır.

– Ayrıca, 646 rakamı, 38x17’dir. Ayet numarası olan 153 ise 9x17’dir. Ayrıca, 1’den17’ye kadarki sayıların toplamıdır.

– Bu ayette geçen kitab kelimesinin, buradaki tekrar sayısı, 76 olup 2x38’dir. Bu da 17’nin diğer çarpanıdır.  Sema kelimesi ise bu ayetten önce 9 defa geçmiştir. Buna göre, “Kitaben mine’s-semâ”da yer alan bu iki kelimenin tekrar sayısı itibariyle, kitap kelimesi, 85. sıradadır.  Ki, bu rakam, 5x17’dir.

– Ayette geçen Ehl-i Kitab kavramının tekrar sayısı 16’dır. 1’den 16’ya kadarki sayıların toplamı, 136 olup 8x17’dir. Ayrıca buraya kadar “el-kitab” kelimesi, 68.(4x17) tekrarını yapmıştır.

Yunus Suresi

“O bir gerçek midir? diye senden haber istiyorlar. De ki: Evet, Rabbime yemin olsun ki, o şüphesiz bir gerçektir ve âciz bırakacak değilsiniz” (10/53)

 Ayette geçen “haber istiyorlar” mealindeki kelimenin kök harfleri “nbe” dir. Bunun ebced değeri, 53’tür. Ayetin numarası da 53’tür.

 “bir gerçek midir?” mealindeki  “e hakkun?” ifadesinin matematik değeri,109’dur. Bu ayet, Kur’an’ın 1417. ayetidir. Bu sayı: 13x109’dur. Bu tevafuk Kur’an’ın verdiği haberlerin hakkaniyetini/gerçekliğini ispat etmektedir.

Yusuf Suresi

– Yusuf Suresinde, Melik’in gördüğü rüyada yedi semiz ve yedi cılız inek ile,yedi dolgun ve yedi zayıf başaktan söz edilmektedir.  Bu yedilerin rüyası ve tabirleri, yedi ayet içerisinde bahis konusu yapılmaktadır.

– Söz konusu yedilerin geçtiği ilk ayete kadar, surede 42 (6x7) ayet geçmiştir.

– Yedilerden bahseden yedi ayetin sonuncusu, surenin 49. (7x7) ayetidir. Bu ayet, sondan surenin 63. (9x7) ayetidir.

– Burada söz konusu edilen “yedi yıl” tabiri, 47 numaralı ayette geçmektedir. Yedinci “yedi” kelimesi de bu ifadede yer almaktadır.

– Bu yedi ayet numaralarının (43–44-45-46-47-48-49) toplamı: 322 olup46x7’dir. Bu tevafuk her şeyden önce Kur’an’da tevafukların matlup olduğunu göstermektedir.

Sad Suresi

“Bu kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var.” [Sad/23] mealindeki ayette 99 sayısını gösteren bir tablo sözkonusudur. Bu sayısal tablo değişik yönden sonsuz bir ilme işaret ettiği gibi, Kur’an’ın sure ve ayet sıralanışının bir vahiy ürünü olduğunu da göstermektedir.

 99 sayısı, 3x33’tür. Bunun Kur’an’daki Arapça ifadesi olan “Tis’un ve tis’ûne”nin matematik değeri, 1122 olup, 33x33+33’tür.

 Bu ayet, Kur’an’ın 3993. ayetidir. Bu rakam, 121x33’tür. Bu ayet, surenin sondan66. ayetidir. Ayetin baştan buraya kadar ki sırası ile, içinde bulunduğu surenin sondan sırasının gösterdiği sayıların toplamı (3993+66=4059), 41x99’dur.

 Doksan dokuz sayısının Arapça ifadesinin gösterdiği 1122 rakamı, aynı zamanda, 17x66’dır. Söz konusu olan ayet, surenin sondan 66. ayetidir.

– “Onun doksan dokuz koyunu var.” cümlesinin Arapça ifadesi olan“lehu- tis’un ve tis’ûne- na’ceten” nin ebced değeri, –üç kelimesi dahil1683’tür. Bu rakam, 17x99’dur.

– Ebced değeri, 1683 olan bu cümle yalnız burada geçmektedir. Ve bu ayet, Mekkîmukattaat sureler sistemine göre, 1683. sırada yer almıştır.

Şura Suresi

Bu sure, vahyin durumunu, onun nasıl geldiğini ifade etmekle mümtaz bir yere sahiptir. Burada,  bu surede yer alan vahiy kavramının gösterdiği tevafuklar, söz konusu edilecektir.
İlgili ayetin meali şöyledir: “Allah, bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahy eder. O yücedir, Hakîmdir.” [Şurâ/51]

– “Vahiy” kelimesinin matematik değeri, 24’tür.

– Söz konusu ayette “vahy” kelimesinin başına kadar geçen harflerin sayısı,24’tür.

– Bütün Kur’an’da “Biz vahiy ettik.” manasına gelen “evhayna” kelimesinin tekrar sayısı, 24’tür.

– Söz konusu vahyin 24 tekrarının, ilki de sonuncusu da, Hz.Muhammed’e  (a.s.) hitap etmektedir.

– Vahiy kelimesinden türemiş diğer fiillerin (geçmiş ve gelecek zaman kipinin)tekrar sayısı, 48 olup, 2x24’tür.

– Bir hadiste rivayet edildiğine göre,  Hz.Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Tevrat Ramazanın altısında, İncil, onun 13’ünde, Zebûr, Onun 18’inde, Kur’an da Ramazanın 24’ünde inzal buyurulmuştur.

Bilindiği gibi, Kur’an önce dünya semasına “Beytü’l-izze” denilen bir yere toptan indirilmiş, daha sonra, Vahiy meleği Allah’ın emirleri doğrultusunda, doğan ihtiyaca göre, oradan parça parça alıp Efendimize getirmiştir. 

Toptan inişi ifade eden “inzal” kelimesinin delaletiyle, buradaki Kur’an’ın inzalinden maksat, onun dünya semasına toptan inmesidir. Demek, üç gün sonra da Kadir gecesi olan Ramazanın 27. gecesinde, bizzat Hz.Peygamber’e vahy edilmeye başlamıştır.

– Kur’an’ın indiği ilk Ramazan’dan son Ramazana kadar (40-63) 24 Ramazan geçmiştir.

 Hz.Muhammed, Kur’an’da açıkça bildirilen peygamberlerin 24. südür. Bu sıra, Vahy kavramının ebced değerine uygundur.

 “evhayna” kelimesinin 24. tekrarı, sözkonusu Şurâ Suresinin 52. ayetinde geçmektedir.

– Bütün Kur’an’da “Vahy” kelimesi, altı defa kullanılmıştır. Bunlardan, bir zamire bitişmemiş ve el takısı almamış olanı, iki defa kullanılmıştır. Bu şekliyle, ebced değeri 24 olan “Vahy” kelimesinin ilk defa, kulanıldığı Şurâ Suresinin 53. ayeti, mukattaat sureler sistemine göre, 2424. sıradadır.

– Yukarıda geçtiği üzere, bütün Kur’an’da “Vahy” kelimesi, altı defa kullanılmıştır.  Bu sayı, “vahiy müddetini 46 adet altı  aylık bir süreden ibaret olduğunu” vurgulayan hadisin manasına uygundur.

– Yukarıda zikredilen hadiste, 46 adet altı aylıktan, bir adet altı aylık sürenin rüya ile ilgili olduğu, geri kalan 45 adet altı aylık ise Kur’an’ın vahyine ait olduğu ifade edilmiştir. Manidar bir tevafuktur ki, Şura suresinin başında yer alan “Ha-Mim”şifreli harflerden “Hâ” harfi, adı geçen ayette yer alan “Vahy” kelimesinde, 45. tekrarını yapmaktadır. Bu da Kur’an’ın harflerinin, ne kadar hikmetli ve manidar bir tarzda kullanıldığını göstermektedir.

– Kur’an’da vahy kavramıyla ilgili geçen kelimelerinin toplamı (fiil:72; mastar:6),78’dir.  Vahy’ın durumunu ortaya koyan söz konusu ayetin son kelimesi, Allah’ın“Hakim” ismidir ki, ebced değeri, 78’dir. Şifreli harflerin sayısı da 78’dir. Sayı anlamındaki “aded” kelimesinin matematik değeri de 78’dir. Demek Kur’an-ı Hakimde her şey, hikmetlidir.

 Bilindiği üzere, 24 sayısı, 3x8’dir. Söz konusu Şurâ Suresinin başında bulunan“Hâ” harfinin ebced değeri, 8’dir. Bu harf şifreli -kesik harflerin 64. südür. (8x8)

– Adı geçen vahy ayeti, mukattaat sisteminde, baştan itibaren, 2424. sırada olduğu gibi, sondan itibaren de 320. sıradadır. Bu rakam, 40x8’dir. 40 rakamı, bu bağlamda, Hz.Peygamber’in ilk vahiy aldığı zamanki yaşını göstermektedir.

Allah’ın, sonsuz ilmiyle her şeyi nasıl kuşattığını ve her şeyi nasıl bir bir saydığınıgösteren tevafuk tablolarını ve kelimelerin aritmetik değerlerinin Kur’an nezdindeki değerini anlamak için Kur’an’ın kendisine bakmak yeterlidir.

Not: Konu ile ilgili daha geniş bilgi için yazarın, RUM SURESİ IŞIĞINDA BEDİR ZAFERİ, KUDÜS ve İSTANBUL’UN FETHİ adlı kitabına bkz.

Doç. Dr. Niyazi Beki

Sorularlaislamiyet

Kur’an-ı Kerim’deki Mucizeyi Said Nursi Keşfetti

Isparta’da bir tesis, ilk kez 1936 yılında bulunan ve aynı sayfada Allah lafızlarının alt alta gelmesi olarak açıklanan “tevafuk” yöntemiyle 162 çeşit Kur’an-ı Kerim basıyor.

Tesis Müdürü Ali Yıldız, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Kur’an-ı Kerim’in tertibinin Hz. Muhammed’in irşadı üzerine Fatiha Suresi ile başladığını ve Nas Suresi ile bittiğini kaydetti.

Eski dönemlerde kemik ve deri üzerine yazılmasının Kur’an-ı Kerim’in yazı itibarıyla güzelliğini ortaya koyamadığını dile getiren Yıldız, ancak zaman içerisinde kendisini Kur’an-ı Kerim’in yazılmasına adayan birçok hattat yetiştiğini söyledi.

Kur’an-ı Kerim Mekke’de nazil oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı” sözünün ecdadın Kur’an-ı Kerim’in yazılmasına ne kadar önem verdiğinin göstergesi olduğunu vurgulayan Yıldız, hattatlardan en önemlilerinden birisinin Burdur’da yaşayan Hafız Osman Nuri olduğunu kaydetti.

Osman Nuri’nin 19. yüzyılda dünyada ilk kez “Ayet berkenar” denilen ve Kur’an-ı Kerim’in her sayfasının ayetle başlayıp ayetle bitmesi, bir ayetin diğer sayfadan devam etmemesi anlamına gelen yöntemle Kur’an-ı Kerim’i yazdığını anlatan Yıldız, “Hafız Osman Nuri, Allah’ın verdiği ilhamla yeni bir yazı şekli geliştirmiş. Nuri, Bakara Suresi’nde ‘Ayat-i Müdayine’ denilen, 47. sayfadaki 282. ayeti sayfa ölçüsü, İnna Atayna ve İhlas surelerini ise satır ölçüsü olarak alarak yazmaya başlamış. Bu ölçü ile bütün sayfalar ayetle başlar, ayetle biter.

-“Kur’an-ı Kerim her yönüyle mucize”-

Yıldız, 1936 yılının Ramazan ayında Hafız Osman Nuri’nin yazdığı Kur’an-ı Kerim’i okuduğu sırada Allah isimlerinin alt alta geldiğini gören Bediüzzaman Said Nursi’nin kendisine, “Kur’an-ı Kerim’in göze de hitap eden bir mucizesi olup olmadığını” sorduğunu belirterek, şunları söyledi:

Bediüzzaman Said Nursi, Kur’an-ı Kerim’i araştırdığında aynı sayfada alt alta ‘Allah’ isimlerinin gelmesi tevafukunu fark etti. Hafız Osman Nuri, bu duruma dikkat etmediği için görmemişti. Kur’an-ı Kerim’de 2 bin 806 Allah ismi, 846 Rab kelimesi, 69 Kur’an ismi alt alta gelmiştir. Aynı zamanda bir sayfada aynı kökten gelen kelimelerin de alt alta gelmesi söz konusu. Tevafuk, Kur’an-ı Kerim’in yazılış itibarıyla hiçbir kitaba benzemediğinin, üstün olduğunun bir delilidir.

Bediüzzaman Said Nursi’nin 10 öğrencisine Kur’an-ı Kerim’de keşfettiği

“tevafuk” ile yazması yönünde görev verdiğini ifade eden Yıldız, bu talebelerin içinde Ahmet Husrev Altınbaşak’ın, Hafız Osman Nuri’nin koyduğu ölçüyü hiç bozmayarak “tevafuk” yöntemiyle Kur’an-ı Kerim’i yazdığını vurguladı.

“Tevafuk” ile Kur’an-ı Kerim’in basımının ilk kez 1985 yılında yapıldığını anlatan Yıldız, tesislerinin de “Tevafuklu” Kur’an-ı Kerim’i tüm dünyaya yaymak için kurulduğunu, şu anda Kur’an-ı Kerim’in, çeşitli dillerdeki mealleri ile dünyaya gönderildiğini kaydetti.

Kur’an-ı Kerim’in her yönüyle mucize olduğuna dikkati çeken Yıldız,

Günümüze kadar yazılışında bu tevafuk ortaya çıkmamıştı. Her asır kendisine göre bir mucizeyi görüyor. Zamanımız kalem asrı olduğu için Allah, Kur’an-ı Kerim’in yazılış mucizesini bu asra ihsan etmiş oluyor. Bu da manevi cihadın kalemle olduğunun zaten bir ispatı oluyor” diye konuştu.

Yayıncı: Hızır Hacısalihoğlu – ISPARTA

Tawâfuq in the Qur’an

There is tawâfuq in the Qur’an. However if the publisher or writer does not pay attention, or is not precise and careful enough, the tawâfuq may not be captured or recognized.

Without the help and guidance of Bediuzzaman Said Nursi the miraculous nature of tawâfuq may have remained unknown and, since previously such works had not been highlighted, common people would have been unaware of them.

Tawâfuq is when two things happen in a precise and orderly fashion without intent. Tawâfuq is especially understood to be when we know there is no possibility of coincidence or chance in an event and when we understand that the occurrence must have been ordained by Allah for an important cause.

The miraculous nature of tawâfuq in the Qur’an is displayed when the printed occurrences of the word Allah (Lafzullah), mentioned 2806 times, miraculously correspond to each other. With the exception of all but a few of the 604 pages of the Qur’an containing the word Allah such correspondence is evident.

In every page the occurrence of the word Allah corresponds to another, on either two pages overlapping each other face to face, by corresponding in a row top to bottom or by directly corresponding on the front and back of pages. The same tawâfuq may be seen with other words such as Rab (Lord), Qur’an and Rasul (Messenger) and in many other forms.

The miraculous nature of tawâfuq in the Qur’an was first revealed by Bediuzzaman Said Nursi one century ago. Now, in this era of materialistic and irreligious philosophy, at a time when people only believe in what they can see, that is to say whose minds have been limited by their sight, the fascinating tawâfuq miracle of the Quran is surely meaningful and is totally a blessing of Allah.

There is undeniable wisdom in the miracle of tawâfuq being discovered nearly 1350 years after the Qur’an was compiled. This being that if the tawâfuq of the Qur`an had been spotted earlier,  during the time of the life of Messenger Muhammad (Peace be upon Him) and His Companions (Sahabas), His enemies of that time and of later generations may have accused Him and His Companions, saying that they deliberately aligned the words. However the tawâfuq, being discovered at a time when people are saying, “I only believe in what I can see”, is enough to destroy such denial.

In this respect Bediuzzaman says, “All Praise be to Allah that a Qur’an has been inscribed which openly portrays one of the six miracles that can be spotted by the naked eye. This is the Qur’an that was inscribed by Hafiz Osman. Other than a few rare instances Allah’s names are repeated 2806 times with the tawâfuq miracle. The pages or sentences were never amended. We have only regulated it. From that regulation a marvelous tawâfuq has prevailed. Some “ahl-al kalb”figures (people who approach reality with their hearts) have seen the Qur’an that we inscribed; they have all agreed it was close to the Qur’an in Lawh-al Mahfûz (Preserved Tablet).

www.MalaysiaNur.com