Etiket arşivi: vahiy

Yeni bir Bilim Anlayışının İnşasında, İslâmî bir Epistemoloji Önerisi (6)

Mona Lisa resminin bile, Fail ve Ustası varken; hakikî Mona Lisa’nın neden yok!?

Sonra da ortaya; “Din ayrı – Bilim ayrı; İnanç ayrı – Bilgi ayrı; Vahiy ayrı – Akıl ayrı” diyen; bu ayrımların mümkün olabileceğini düşünen; davranış ve konuşmalarında, İslâm’dan ve Rabbimiz’den bağımsız ve ayrı alanlar olduğunu zanneden; lâik ve seküler, bir nevi “çift kişilikli” bireyler çıkıyor!

“Kalbi” birşeye inanırken, “aklı” başka birşeye inanan, “nefs ve menfaâti” ise başka söyleyen ve bunun sonucunda; “davranışları”, “kâlp – akıl – nefs” üçgeninde gerilim yaşayan insanlar çıkıyor!

Kişisel bütünlük, algı ve zihni parçalanıp, bozulmuş; kâlp – akıl – nefis arasındaki boşlukları kapatamamış veya köprüleri kuramamış; camide müslüman, işyerinde kapitalist, askerde milliyetçi, laboratuvarda ateist; bir nevi “part-time müslümanlar” çıkıyor!…

Sanki “Bilim/sellik” denilen şey, insan faâliyetlerinin sonuç ve ürünü değilmiş gibi; sanki “Bilim”in, insan dışında, nesnel ve ayrı bir “özü” ve “tözü” varmış gibi; bu öze göre, sanki “Bilim”; gökte, insandan bağımsız ve ayrı bir nesne ve ideymiş gibi; “Bilim/sellik’in; evrensel ve objektif olduğu, tüm din ve inançlara eşit uzaklıkta ve tarafsız olduğu”; yani “Bilim idesi”nin, “lâik ve nötr, nesnel ve olgusal” olduğu iddia ediliyor!

Şimdi, birincisi: “Tarafsız ve objektif ve inançtan bağımsız olacağım” diye; “Bilim yapacağım, Bilimsel olacağım” diye; madde ve evrenin, açıklama ve tasvirlerinde; niye dinimi, inancımı, Rabbim’i ikinci plâna atayım; niye görmezden geleyim!? Benim için en üst değerler; “bilim veya objektiflik ve tarafsızlık” değilki!

Tamam herhangi bir dine inanmayan için, tüm din ve inançlara karşı eşit mesafede ve nisbeten tarafsız ve objektif olmak; arayışta olan o insan için, “en üst değer” olabilir ve burada (tüm inançlara eşit mesafede olmak anlamında) “tarafsızlık ve objektiflik” zaten olması gerekendir. Yani başlangıçta “hak din hangisi” diye; tüm din ve inanç ve felsefelere, nisbeten tarafsız ve aynı uzaklıktan bakarız ve bakmalıyız.

Fakat “objektif” yaptığımız bu hakikât arayışından sonra; hak din olarak “İslâm”ı (veya başka bir din veya inancı) seçmişsek; artık o insanın dil’i başka – kalbi başka, ağzı başka – kalemi başka oynayamaz! Çünkü hak – bâtıl hangi din olursa olsun; bir dine girmiş ve inanmışsa bir insan; artık o dinden taraf olduğunu söylüyor ve ilân ediyor demektir!

Şimdi, bir insan, İslâm’ın hak olduğuna, tüm samimiyetiyle inanıyorsa; hele bir de buna, aklî gerekçe ve delil – ispatlarıyla, “bilmek derecesinde iman” ediyorsa; kalbi ve aklı, sözü ve kalemi başka tarzında; yani ikiyüzlü bir şekilde (yani bir müraî ve münafık gibi, riyakârane), çift dilli ve şizofrenik bir söylem kullanamaz! Sözde “tarafsız ve objektif olacağım ve bilimsel takılacağım” diye; “failsiz” veya “faili meçhul” ve “sahte failliBilimsel İfade ve tasvirler kullanamaz!

Fakat “Bilimsellik Kriterleri ve Terminolojisi”, bir nevi “engizisyon” gibi “epistemolojik şiddet ve baskı” uygulayarak, bizi: “Evren deney ve gözlem, ölçüm ve sonuçlarını, tüm din ve inançlardan çıkarak, tasvir ve ifade etmek zorundasın!” şeklinde özetlenebilecek, “kâfirâne” bir “Bilim/sellik Prangasına” mahkûm ve mecbur ediyor! Bilimsel gözlem ve ifadelerimizi, bir ateist veya deist gibi kurgulamaya bizi zorluyor!

Bilimsellik Felsefesi’nin hem “sebebi” ve (karşılıklı, interaktif etkileşimle) hem de “sonucu” olan Bilim’in bu “epistemolojik baskısı”; herşeyin “yatay sebep – sonuç ilişkileriyle / deterministik” bir tarzda; yani failsiz, sanki madde ve evrenin otomatik bir makina ve bilgisayar gibi işlediği, bir varlık ve evren tasvirine bizi zorluyor!

Madde ve Enerji + Tesadüf ve Zorunluluk + Tabiât ve Kanun + Evrim (Adaptasyon, Mutasyon, Elenme) + Uzun Zaman = Herşey Mümkün” önvarsayım ve kabül, aksiyom  ve inancına göre; bu Ateist Kâinat Modeli’ne dayanan bir kurguya bizi zorluyor!

Bu bilim/sellik, bizi; “Sanki Allah yok(muş); varsa ve olsa bile, bu otomatik işleyişte, O’nun etki ve fiiline, zaruret ve ihtiyaç duyulacak, mantıkî bir zorunluluk ve ampirik bir sebep boşluğu yok(muş)” inancına göre, cümle ve ifadeler kullanmaya zorluyor! (Burada, Bilim’in “Tanrı’yı gerektirecek sebep boşluğu yok” ifadesindeki; bizim Allah’a inanma gerekçemizi, “Boşlukların Tanrısı / God of the Gaps” olarak tanımlamasındaki yanlışa hiç girmiyoruz!)

Bilim ve Bilimsellik’in bu “epistemolojik baskı ve şiddetiyle”; Bilimsel Araştırma ve ölçümlerin tasvir ve ifadesinde; zihinlerde, “Tanrı’nın olmadığı / olsa da karışmadığı ve zaten evren kendi başına işleyebilip, O’na ihtiyaçta olmadığı”; (yani “Kayyum Allah” yerine, bizatihî “Kayyum Kâinat” İnancı); yani “ateist ve materyalist, natüralist ve determinist” bir kâinat tasviri inşa edilir!

Elhasıl: Bilimsellik Felsefesi’nin “evrenin varlık ve işleyişinde, fail ve özne olan Allah yok(muş), varsa ve olsa bile bu işleyişe karışmıyor(muş); zaten sebep ve mekanizma, kanun ve kuvvetler, faile gerek kalmadan pekalâ bu işleri yapabilir ve yapar(mış)”ateizm şıkkına” göre; bu önvarsayım ve inanca göre, Bilimsel Bilgi kodlanır ve bu “alt/derin/bilinçaltı/subliminâl mesaj” arkafon/eşliğinde, şuuraltımıza telkin ve tekrar, ilka ve icbar edilir!

Kâinattaki Bilgi’nin (veri / data – information – knowledge), Ateist Bilimsellik (scientific / scientificness) Filtresinden geçerek, Bilim (science) hâlini almasını kabul ederek; böyle Bilim yapmak, Bilimsel Davranmak; aslında ve hakikâtte, inkâr ve şirk’e delil üretmenin diğer adı olmaktadır!

Üstelik: Bilim’in bu “küfür / inkâr / şirk inancı” sanki doğruymuş gibi; sanki Bilimsel olarak gözlenip – ispatlanmış gibi, evren ve işleyiş tasvirleri yapan cümleler kullanmanın, (yani aldatmanın) diğer adı olmaktadır!

Bu açıdan “Bilim/sellik”; Rabbimizin kâinatla ilişki ve illiyetini; algı ve zihinde kesme ve kopartma; çağrışım ve hayâlde, karartma ve köreltmenin diğer adı olmaktadır! Ateizm veya Deizm’e, küfür ve şirk’e delil üretmeye çalışma ve bu felsefî inançlar sanki doğruymuş gibi Bilimsel İfadeler kullanmanın diğer adı olmaktadır!…

İkincisi: Önceki yazılarımızda demiştik: Tarafsız ve olgusal ifade, nötr ve lâik bilgi; Dil ve Mantık açısından mümkün değil. Yani “Dil’in mantığı” ve “Mantık’ın dili”, ayrıca “insanın beşerîliği” icabı, böyle birşey imkânsız. Bu sebepten; gözleyip – ölçtüğümüz birşeyi, ya “yaratıcı ve işletici, fail ve öznesi Allah var(mış)” veya “yok(muş)” olarak, tasvir ve ifadelendirebiliriz. Bunun ortası veya dışarıdan eşit mesafede bakılabilecek, tarafsız ve objektif bir gözlem ve koordinat noktası; olgusal ve nesnel bir referans açısı yok!

Bilimsellik Felsefesi’nin ürün ve sonucu olan Bilim; (güya inançtan bağımsız ve tarafsız olacağım diye!) “var(mış)”ı kabul etmediği için; gözleyip – ölçtüğü tüm olay ve olguları; “Allah yok(muş); varsa ve olsa bile, bu olay/olgu/işleyişe karışmıyor(muş)ateistik inancına taraf ve delil, destek ve onay verir tarzda kurgulayıp, tasvir eder.

Bilim/sellik; bu “ateist ve materyalist, determinist ve natüralist” inanç (ve inançsızlığına) göre; gözlem – ölçümlerini, tasvir ve inşa eder. Bilimsel Cümle ve İfadeleri, tasvir ve açıklamalarında, takipçilerine; dinimizin “Tevhidî Paradigma”sına zıt ve aykırı olan, (yani küfür ve şirk bulaşıklarıyla kodlanmış), subliminâl “Kirli Bilgi Virüsleri”ni telkin ve ilka eder!

“Tarafsız ve olgusal İfade, Nötr ve lâik Bilgi, Dil ve Mantık açısından mümkün değil; Dil’in mantığı ve Mantık’ın dili açısından, böyle birşey mümkün değil” demiştik, örneğin: Dil ve Mantık açısından; “eser, fiilsiz ve müessirsiz ve fiil de, failsiz olamayacağı” için ve “Bilimsellik” de, Rabbimizi “fail ve özne” olarak kabul etmediği için; (çünkü ve zaten; varlık ve işleyişinin, failsiz ve öznesiz işleyebileceği ve işlediğine inandığı için); Bilimsel Bilgi ve açıklamalarda, “fail ve sebep” olarak, Rabbimiz hariç, herşey kabul edilir: “Tesadüfün doğurduğu zorunluluklar ve zorunlulukun doğurduğu tesadüfler; madde ve enerji, uzun zaman ve kuvvet, tabiât ve içgüdü, mekanizma ve fizik yasaları, basınç ve ısı, (doğru – yanlışlığından bağımsız olarak) evrim ve mutasyon, adaptasyon ve elenme vs.” gibi…

Yani: “Bilimsellik”in, gözlem ve deney sonuçlarını, Yatay Neden – Sonuç Şablonuyla, Deterministik Kalıpta tasvir ve ifadesi; “bu işleyiş ve sonucunun, fail ve öznesi yok(muş), Rabbimiz karışmıyor(muş), zaten bu işleyişte O’na ihtiyaçta yok(muş)” virüsünü, subliminâl mesaj olarak, bilinçaltımıza kodlar!

Mona Lisa resminin bile, neden ve nasıl’ı, tuval–boya–fırça hareketleriyle açıklanamazken!…

Yukarıda özetlediğimiz 2 maddenin sonucu olarak: Şimdi, bir “müslüman” olarak yön ve tarafını seçmiş bir kişi; Bilimsel Konferans veya Makalelerinde (inancını askıya alır biçimde veya yoksayıp, yalanlar biçimde): “Burada olgusal ve bilimsel olmalıyım; şu ânda, din/im’den bağımsız ve tarafsız davranmalıyım” diye, (ki yukarıda demiştik; evren gözlem ve ifadelerinin, tasvir ve açıklamalarında; tarafsızlık ve objektiflik, nesnellik ve olgusallık; zaten mümkün değil); ateizm ve deizm veya agnostizmle uyumlu ve onları onaylar biçimde, ifadeler kullanamaz! Böyle yaparak; küfür ve şirkle uyumlu ve çelişmeyen; hattâ onlara delil ve destekler biçimde, tasvir ve ifadeler kullanamaz!

Çünkü ve zaten “Kelime-i Şehadet”; tam olarak, dilinle ve yaşayışınla, davranış ve hâlinle bunu göstermek ve buna şehadet ve şahidlik etmek demek değil midir! Yani: İçi – dışı bir olmak, yani samimiyet değil midir! Yani katıksız, hâlis “ihlâs” demek değil midir!?

O hâlde: “Bilim/sellik; tanım ve ta’rif, amaç ve yöntem olarak ‘ne, nasıl, neden’ gibi soruların cevabını arar; ‘kim, niçin, niye, gaye ve anlamı ne’ soruları Bilim’in dışındadır” diyerek; yani evrendeki “bilgi”yi, “ateist ve materyalist, natüralist ve determinist” inanç ve felsefelerle uyumlu ve onları destekleyecek şekilde; yani Ateist Bilimselllik Paradigması’na göre kodlamak ve dizayn etmek doğru değil.

Halbuki değil evrenin, herhangi bir masa veya sandalyenin bile; fail ve ustasından bahsetmeden, “nasıl ve neden”i açıklanamaz ve rasyonalize edilip, nedensellenemez!

Örneğin: Gerçeğinin taklidi olan, yani 2 boyutlu ve cansız bir “Mona Lisa” tablosundaki sanat ve fiilin nasıl ve nedenini anlatırken bile, “Da Vinci” gibi bir “fail ve ressam, usta ve işleyici”den bahsetmeden; yatayda kalıp, sadece tuvalin şekli ve boya – fırça hareketleriyle, Mona Lisa’nın “nasıl olduğu” ve “nedenini”, tasvir ve açıklamak bile mümkün değilken!

Yani failsiz ve öznesiz; yani sadece Yatay Sebep – Sonuç İlişkileriyle, Mona Lisa’yı rasyonalize edip, nedensellemek ve nasıl olupta olduğunu izah etmek, mümkün değilken! Bilim’in, Bilimsel Cümle ve tasvirlerinde, evrendeki 3 – 4 boyutlu canlı ve hakiki Mona Lisa’yı “nedenseller” ve “nasıllarken”; failsiz ve ustasız cümleler kurması, tasvirler yapması saçmadır; gördüğünden göremediğine ulaşan insan kabiliyet ve aklına hakarettir!

“Bilimsellik”, meselâ “portakal” için: “Bu meyveyi Allah yapmadı ve yaratmadı. Allah varsa bile, evrenin işleyişinin tabiî ve doğal bir sonucu olan bu portakalın üretimine müdahil olması da gerekmiyor! O varsa ve olsa bile, rolü, en fazla, ‘evren’ sistemini kurmak ve ilk hareket ve enerjiyi vermek olabilir, o kadar” diye, kendi inanç ve ateizmini dayatacak ve biz de bir müslüman olarak, hiç rahatsızlık duymayacağız!

Bırak rahatsız olmayı; Bilim/sellik’in bu küfür ve şirk inancıyla uyumlu; hattâ çelişmeyip, bir de destek ve onay veren o “Bilimsel Cümle ve Tasvirleri” biz de kuracağız ve kullanacağız! Neymiş!?: (Güya) “Tarafsız ve objektif olacakmışız; olgusal ve Bilimsel davranacakmışız!

Kur’ân’da ve Peygamberimizin (S.Â.V.) hayatında nerede var, tarafsız ve objektif olmak!? Tam tersi: Dinimiz, bize daima “iyi – doğru – güzel”den taraf olmayı, teşvik ve tavsiye, hattâ emretmiyor mu! “Emr-i bil Ma’ruf ve Nehy-i ânil Münker” derken, siz ne anlıyorsunuz!?

Dinimizin neresinde var: “Allah yok(muş); varsa ve olsa bile, evrenin varlık ve devam, işleyiş ve sonuçlarına karışmıyor(muş)” tarzında; yani “ateist veya deist” ifadelere prim ve geçit vermek!? Bilâkis; kâinattaki tüm fiil ve faâliyetler, eser ve sonuçlar, O’nun fiil ve eseri değil mi!? “Madde ve sebep” dediklerimiz; O’nun kudret eliyle harekete geçip, işleyen; icraatında kullandığı birer “iş aleti” değil mi!?…

Bir torbada bulunan, 1’den 10’a kadar numaralanmış 10 adet taşı, aynı sırayla çekme ihtimâli bile onmilyarda birken; evrendeki sayısız düzen ve işleyişi açıklamak için, Bilim’in “operasyonel sebep” olarak kullandığı “sayısız tesadüf ve zorunluluk”a inanmak mı daha mantıklı ve doğru; yoksa bütün bu işleyişin fail ve ustası olan “Allah”a inanmak mı!?

Zaten, birşeyin olasılık hesaplarına göre gerçekleşme ihtimâli, meselâ “desilyonda 1 ihtimâlse”; bunun tersinden anlamı: O şeyi, “desilyonda 999 999 999 999 999 … 999 kesinlikte” Rabbimiz yapıyor demektir! Çünkü: İstatistik Bilimi’nin hesapladığı o “desilyonda 1 ihtimâlli işler”; her zaman, her ân gerçekleşmeye devam ediyor! Yani (sanki “zorunluymuş” gibi) desilyon yüzü olan zarların, her atışta, hep aynı yüzü geliyor! Bu da, “tesadüf”ü; olası seçenek ve alternatif açıklama olmaktan çıkarıyor!

En basit bir tavla oyununda bile, 6 yüzlü iki zar bile, her atışta hep “Dü–Şeş (6–6)” gelse; bunu “tesadüf”e vermeyip, hile olduğunu anlarken; yani bu hileyi yapan bir “fail” ararken; bu 6–6 zorunluluğuna “sebep” olan bir “fail” ararken; evrendeki hangi “zorunluluk” ve “fizik yasası” ve “doğa kanunu”, failsiz ve öznesiz açıklanabilir!?

“Bilim”, ne zaman matematiksel ve mantıksal olarak ispatladı veya hangi ampirik ve bilimsel gözlem ve ölçüm var elinde: “Evrendeki bu işleyiş ve sonuçlarının, failsiz ve öznesiz olması mümkün ki, oluyor; oluyor ki mümkün!” iddiâsının doğruluğuna dair!?

Halbuki, bu, kerameti kendinden menkûl; yani olması mümkün ki oluyor; oluyor ki mümkün sözü; bir totoloji ve safsatadan ibarettir! Yani “delil” ve “müddeâ / ispat”ın, kısırdöngüsel olarak, devamlı yerdeğiştirip, birbiri yerine kullanıldığı; yani totoloji ve kısırdöngü içeren bir mugalata ve safsata!…

Neymiş!?: “Bilim’in dinle ilgisi yokmuş; Bilim, dinlere karışmazmış; din ve inançlar da, Bilim’e karışamaz ve yol gösteremezmiş!” Diğer dinleri bilmem ama benim dinim; eve nasıl gireceğimden tut, tuvalete nasıl gireceğime ve yatakta nasıl yatacağıma kadar söylüyor!

Benim dinimde, “dünyevî” sayılan iş ve davranışlar bile; o davranışların, ahirette neticeleri olup olmaması açısından ve “dünyevî işlerimi” bile, dinî değerlerimin emrettiği şekil ve doğrulukta yapmam gerektiği için; dünyevî (dünyaya ait) sayılmayıp, uhrevîdir. Zaten, “dünya ve dünyevî hayatım” da, Rabbimin ihsan ve ni’meti, rahmet ve hediyesi olması nedeniyle; Rabbimden bağımsız ve ayrı içerik ve değer’de değil.

Yani: Hayatın hiçbir alanı, dinimden (İslâm), nötr ve yüksüz alanlar değil! Ayrıca: “Dünyevî, lâik, seküler” ismi verilip, dinden bağımsız olduğu söylenen alanlar bile; (iddiâ edilenin aksine) “nötr ve gayri kutsal” değil; ki, bu da ayrı bir yazı konusu.

Neymiş!?: “Fizik – kimya gibi ders ve bilimler ayrı; Din ve Kur’ân gibi ders ve ilimler ayrıymış!” Fakat “fizik – kimya” gibi bilimler, Rabbimin fiil ve eserlerini, konu olarak seçmişler! Nasıl din ve Rabbim’den bağımsız ve ayrı ve lâik olacaklar!? Rabbimin icraat ve eser ve sanatlarını inceledikleri için; illâki ya Rabbim veya eseri hakkında veya dinim hakkında, direkt – indirekt birşey diyecekler! (Ki zaten diyorlar!)

Kaldı ki, benim dinim kabul etmiyor; bu lâik ve seküler, modern ayrımları! Yani “Allah, Peygamber, Kitap” sadece Din Dersi’nin konusu değil veya “madde–enerji, uzay–zaman” sadece Fizik – Kimya Dersinin konusu değil; dinimin, bütünsel Tevhidî Paradigma’sından; “fen – sosyâl – din” tüm derslerin, üzerine temellendiği ana konu!

Kaldı ki, yukarıda: Bilgi” (ham data – veri – information – knowledge) ayrı, Bilim” (science) ayrıdır dedik. “Bilgi”nin kısıtlı bir çeşidi, (ölçüm bilgisi gibi); nötr ve objektif olabilir; fakat kâinatta mündemiç, içkin “bilgi”yi keşif ve gözlem ve ifade yöntemlerinden biri olan “bilim”in (science) nötr ve objektif olması mümkün değil. Buna, “Ateist Bilimsellik Felsefesi”nin izin vermemesini geçtik; en başta Dil ve Mantık açısından mümkün değildir bu dedik!

Örneğin: “Suyun 100 santigrat derecede kaynamaya başlaması”; “bilgi’dir / ölçüm bilgisidir.” Bu gözlem ve ölçüm verisi, nötr ve olgusal olabilir. Fakat iş, bu gözlem – ölçümün pratiğe dökülüp, “teknolojide” kullanım veya bu ölçüm/keşfin açıklama ve ifadesine gelince (meselâ “su”yun nasıl – neden – niçin olduğu; meselâ kaynağı olduğu “yağmur”un nasıl meydana geldiğine gelince); burada su’yun tanım ve tasviri “ya Yaratıcı ve terkip edip, ni’met olarak göndereni var(mış)” veya “yok(muş)” diye yapılabilir.

Bilim “yok(muş) varsa bile karışmıyor(muş)” ateist veya deist tarafı seçtiği için; Bilimsel cümle ve yayınlarda; “yaratma yerine, oluşum; sevk-i ilâhî/ilham yerine, içgüdü/sevk-i tabiî; ilâhî yerine, tabiî/doğal; ni’met ve rahmet yerine, gıda, yiyecek maddesi” gibi kavram ve ifadeler tercih edilip, Bilimsellik Kriteri kabul edilir.

Tüm dünyanın aynı Bilim’i kullanması, doğru olduğunu göstermez

Tanrı’yı hesaba katmadan, evren ve işleyişini açıklama ve nedensellemenin; “bilim, bilimsellik” ismiyle sistemleşip, kendi yöntem ve kavramlarını dünyaya empoze etmeye başladığı 1700 – 1800’li yıllardan itibaren, dünyaya hâkim olmaya başlayan; “ateist ve materyalist, natüralist ve determinist ve pozitivist” Bilim ve Bilimsellik Felsefesi’nin, ülke ve dinlerden bağımsız, bu kadar yaygınlaşması ve halklar üzerinde etkin olmasının nedeni: “Bilim’in; kendisinin, din ve inançlardan bağımsız, tarafsız ve objektif, olgusal ve evrensel olduğu” mitine, insanları inandırmasıdır.

1500 – 1600’lı yıllarda başlayan “Rönesans – Reform” Dönemlerinden beri; bu Bilim’i üretip – destekleyen ve teknolojiyi yönlendiren “büyük” devletlerin, buna arka çıkmasıdır.

Savaş ve sömürü, ve yenen – yenilen ilişkisi gibi süreçler; ayrıca ülke ve halklar arasında, iletişim ve haberleşmenin, çeşit ve sayı ve hızının artmasıyla da; bu “Ateist Bilim Anlayışı”, etkin ve sürâtli bir biçimde tüm dünyaya yayılmıştır.

Bu “Bilim”in yerine, alternatif bir “B/ilim Anlayışı” üretilmediğinden (üretilse bile; gelişme ve yayılması da, ayrı bir zaman ve – belki – iktidar/güce de muhtaç) dolayı da; çağımıza baskın gelip, çağa kendini kabul ettirebilmesidir.

1500’lü yıllarda başlayıp, sonra da büyük bir hızla tüm dünyaya kanser gibi sirayet edip – yayılan “Bilim/selllik Felsefe” ve anlayışına; yani “Tanrı – kâinat/varlık – insan – bilgi” arasındaki kırılma ve kopuş (epistemolojik ve ontolojik kopuş) felâketine; müslüman dünyadan, hâlen sistemli ve bütüncül bir cevap üretilmiş değil…

Bilim/sellik’in bu epistemik baskı ve şiddeti sonucu: “Bilimsellik Kriterleri, Bilimsel Yayın Kriterleri, Tez Kriterleri” gibi, kendi belirledikleri kurallar, tüm dünyaya dayatılıyor.

Böylece; Bilimsel Bilim’in “ateist ve materyalist, determinist ve natüralist” inanç ve felsefesi, epistemoloji ve ontolojisi; (içindeki, ilmî ve mantıksal eksik ve yanlışları; ayrıca ahlâk ve değer’den yoksun olması ve bütün bunların sonucu olarak, tarihte görülmemiş bir vahşette, insan ve doğaya verdiği korkunç zararlar gözardı edilerek);bilgi ve araştırma olarak, insanlığın geldiği en ileri aşama” gibi reklâm ve iddiâlarla, çağa hâkim olur ve oluyor!

Elhasıl: “Bilimsel Bilim”in, ülke ve dinlerden bağımsız, bu kadar yaygınlaşması ve halklar üzerinde etkin ve kullanılıyor olmasının nedeni: Bu Bilim’in, “doğru olması”, değildir. “Evrensel olması”, hiç değildir!

Sonraki Yazımızda; “Bilimsel Bilim yerine, niye İslâmî B/ilim’i tercih edelim? / Bilimsel Bilim’in Eksik, Yanlış ve Zararları” özelinde; “Yeni bir Bilim Anlayışının İnşasında, İslâmî bir Epistemoloji Önerisi / Bilgi’nin değil Bilim’in İslâmîleşmesi: İslâmî B/ilim” yazı serimize devam edeceğiz inşâallah.

Ayhan KÜFLÜOĞLU / 23.Mayıs.2018

“Vahiy / Nübüvvet’in, Varlık açısından Ontolojik Değeri nedir?”

Konuya girmeden önce, önceki Yazımızda:

“İnsanoğlu, Allah’ın ona verdiği akıl ve duyularıyla; yani düşünüp – tecrübe ederek ve gözlem – deney – ölçümleriyle, kâinatı ‘mana-yı ismî’ bazında (yani “madde ve hareketi’, kendisi dışında bir manâ ve işaret değeri taşımaz” aksiyom ve inancıyla) okuyunca, (bir dereceye kadar ve eksik – yanlışları da olsa) çok şeyleri bilebilir ve keşfedebilir. Meselâ: Suyun kaynama derecesi ve özellikleri; madde–enerjinin mahiyet ve özellikleri ve birbirleriyle ilişkileri gibi” demiştik.

Oraya şu notu düşmemiz gerekiyor: İnsanlık olarak, bugüne kadarki tüm bilgi birikimi ve teknolojimiz olarak; Rabbimiz’in muhteşem eserleri karşısında; son model bir uçak veya uzay gemisi karşısında, tüm cehaletiyle, daha okuma – yazma bile öğrenmemiş bir çocuk gibiyiz ve değil ikibin – üçbin sene, milyarlar sene geçse de öyle kalacağız!

Sonuçta “Âlemlerin Rabbi”nin eserlerini inceliyoruz; sonsuz ve zamansız – mekânsız olan Rabbimiz’in fiillerini anlamaya çalışıyoruz! Bu sebepten: “Hah işte, sonunda madde’nin en dibine ulaştık; varlığın, her katmandaki davranışını çözdük; artık madde ve enerji, uzay ve zaman’ın tüm sırları önümüzde” diyecebileğimiz bir nokta, hiçbir zaman olmayacak!

Yani bilgi ve teknolojimiz ne kadar gelişirse gelişsin; yüzyıllar sonra da, Rabbimiz’in eserlerindeki ihtişam ve san’ât ve giriftlik karşısında, çözemediğimiz esrar ve sorularımız, bugünkünden çok daha fazla olacak! Dün olduğu gibi, yarın da; bulduğumuz her 1 cevap, sorularımızı 10 arttırmaya yarayacak sadece; cevabını bulduğumuz her soru, yüzlerce yeni sorunun kapısını açacak.

Varlık hakkında ilmimizin artması, bilmediğimiz ne kadar çok konu ve sorunun olduğunu gösterip; cehaletimize dair bilgimizin, sınır ve boyutlarını arttırmaya yarayacak sadece. Bilmediğimizden, sorusunu bile soramadığımız ne çok sorular olduğunu farkedip; cehaletimizi daha bir net idrak edeceğiz.

Hiç gelecekle ilgili tahmin ve öngörülere girmeye bile gerek kalmadan, bugünkü durumumuz açısından bile baksak; vak’a bundan farklı değil. Yani bugün geldiğimiz bilgi seviyemizle; bugün, düne göre çok daha fazla şey biliyoruz. Yanıtını bulduğumuz sorular, düne göre çok daha fazla arttı. Fakat önümüze çıkan yeni sorular, cevaplarımızdan çok daha fazla arttı ve artmaya da devam ediyor. Bugün sahip olduğumuz soru sayısı ve çözmemiz gereken meseleler, geçmiştekilerden çok daha fazla sayı ve fazla çeşitte.

Bu sebepten bence: “Madde ve enerjinin mahiyeti nedir?, Zekâ ve bilincin, gerçeklikle ilişkisi nasıldır?, Benlik, bilinç ve hafızanın, beyinle ilişkisi nedir?, Yenilenerek, devamlı genç kalma ve ölümsüzlük kodu nedir ve DNA’mıza nasıl programlarız?, Quantum ile Relâtivite’yi nasıl birleştirip; quantum–kütleçekim teorisini kurabiliriz?, Uzay–zamanın, yazılım/kaynak kodu nedir?, Bilgisayar ekranındaki pikseller ve yenileme hızı gibi; Planck Uzunluk ve Zamanı da, evrenimizin çözünürlük ve yenileme [yaratılış / 0 – 1 / var(ediliş) – yok(ediliş)] hız ve frekansı mı oluyor?” gibi soruların cevabını araştırmaktan önce; yani Rabbimiz’in eser ve fiil ve yaratma biçimlerini araştırmaktan önce; “Rabbimiz bizi ve bu varlığı, ne maksadla yaratmıştır?, Bu varlık ve faâliyetlerinin, anlam ve tercümesi nedir?” gibi soruların cevabını aramalı ve bulmalıyız.

Bu tür “manâ sorularının” cevaplarının bulunması ve bu cevapların, “akıl ve deney, gözlem ve ölçüm” gibi yöntemlerle doğrulama – yanlışlamalarının yapılması ve son aşama olarakta, “vahiy”den de kontrol ve te’yid, tasdik ve onay alınması; “madde ve mahiyet soruları”nın cevabının araştırılmasından, çok daha önemli!

Çünkü: İstatistikî olarak; dünyada, çeşitli sebeplerle her saat ölen 8 bin insan ve her gün ölen 192 bin insanın vakti yok/tu! Yaklaşık olarak verdiğimiz bu ölüm sayılarına göre; nisbeten sınırlı sayıda olan, örneğin “kanser”e ilâç ve tedavi bulmaktan, çok daha önemli ve acil cevap ve çözüm bekleyen sorular bu “manâ soruları.”

Çünkü hayatımıza anlam ve amaç, davranışlarımıza ahlâk ve değer katacak konular, bunlar. Çünkü: Bugünden haz alabilmek ve mutlu olabilmek için; hayat ve algımızdan iterek, unutmayı tercih ettiğimiz “ölüm / öleceğimiz” acı ve soğuk hakikâtine, ışık ve çözüm sunacak konular bunlar.

Çünkü: Bu dünyada, oynadığımız tüm oyun ve rollerin finali “ölüm” gibi trajik bir sonla bitiyor! Yani: Son teknoloji ışınlamayla Mars’a da gitsek, oradan yazlık alıp, tatillerimizi oradaki yerçekimsiz ortamda, “uzay sörfü” yaparakta geçirsek; geçici bir mutluluk ve hazdan başka bir anlamı yok!

Veya: Kafa veya beyin nakliyle veya benlik/bilincimizi, dijitalize edip, türlü bedenlere kopyalama ve ışık hızında göndermekle, çeşitli vücut ve yaşam formlarını tecrübe edip; hem bu yolla, çeşitli mekânlara çok hızlı seyahâtler de gerçekleştirsek, bizi tatmin etmez…

Cennet’te yaşamak için, Sonsuz Cennet’e göre dizayn edilmiş ve Rabbine muhatab olabilecek kabiliyet ve potansiyelde yaratılmış “insan”ı, bu hayatın tatmin edip – doyurmasını beklemek, fazla iyimserlik olur.

Konumuza dönersek: Bu dünyada insan, Rabbini inkâr edebilir ve eder; fakat “öleceği” gerçeğini inkâr etmek mümkün değil. İnkâr edemediğimiz bu gerçeğe karşı, “unutmak” şıkkını tercih etmemiz ve böylece hayat ve bilincimizden dışlayarak, şuuraltımıza itmemiz; bizim şimdi’mize, geçici ve bulanık bir rahatlık verebilir; fakat bu “çözüm” olmaz; sadece problemi çözmeyi reddetmek ve görmezden gelmek olur. Halbuki “ölüm” problemine vereceğimiz tepki ve cevap, bu olmamalı.

Elhasıl: “Madde / Manâ-yı ismî” sorularına göre; “Manâ / Manâ-yı harfî” sorularının cevabının bulunmasıdır, asıl önemli ve öncelikli olan. Hem de, bugün dünyada yaşayan, istisnasız her kişiye faydası olan. Tüm insanlık için, “geleceği kesin olmayan yarın” ve “geleceği kesin olan ölüme” ışık tutan; yani hem dünya ve hem de ahiretimize; hem bugün ve hem de yarınımıza; pratik ve direkt faydalı olan soru – cevaplar, bunlar.

Hem farkında değiliz ama; “çevre sorunu” diye yanlış bir isimlendirme yaptığımız “ekoloji problemleri”nin; “çevre” değil, “merkez” problemi olduğunu; yani “bizim” problemimiz olduğunu, yani “insan davranışı” problemi olduğunu da belki buradan anlayabiliriz. Evet, kirlenme ve bozulma, önce içeri/mizden başlayıp, sonra dışarı/dışımıza yayılıyor…

Hem bu “Manâ / Manâ-yı harfî” sorularıyla; gideceğimiz “asılvatan”a, niçin “anavatan” kadar bile kıymet vermediğimizi de, belki buradan çözebiliriz. Daha bunun gibi; çağımızın “depresyon, tatminsizlik, anlamsızlık, kitlesel katliâm ve savaşlar” gibi çoğu problemin; işte bu manâ soruları”nın askıya alınması ve madde soruları”nın ön plâna çıkartılmasından kaynaklandığını görebiliriz… Evet dünya ve içindeki ziynet, altın’a herkes kıymet verdiği için; bunlar, nisbî ve itibarî ve kaydî bir kıymet ve önem kazanıyor; yoksa bunların, zâtî ve özlerinden kaynaklanan bir kıymet ve değerleri yok.

Yukarıda kurduğumuz sahne ve dekor, kamera ve kadraj açısından durumumuza bakarsak; “vahiy / vahyin getirdiği bilgi”nin; insan için hayatî önemde, hava ve su kadar değerli ve önemli olduğu anlaşılır. Çünkü varlık ve insan ve hayatın kıymet ve değeri, ancak bu vahiy kanalıyla gelen bilgilerle bilinebilir ve felsefî varsayım ve tahminlerden öte, doğruluğu anlaşılabilir.

Yoksa salt aklî çıkarımlar, felsefî spekülâsyon ve bilimsel bilgi ve keşiflerle; yani “Madde / Manâ-yı ismî” sorularına cevap bulmakla, çözümlenecek veya “benim dinim hak” diye, cevapları önceden ezberletilmiş sorularla, çözümlenecek ve atlanıp – geçiştirilecek sorular değil bunlar. Doğru şıkların bize önceden söylendiği bir imtihanda; “bu soruların cevabını biliyorum” demek; çözümü bilmeden, doğru şıkkı işaretlemeye benzer ki, bunun da kendimizi kandırmaktan fazla bir farkı yok.

İnsanlığın tarih boyunca elde ettiği tüm “fen – felsefe” ve bilgi birikimi ve ulaştığı teknoloik başarı ve keşiflere göre; “vahiy ve nübüvvet”ten gelen bilginin bütün bunlardan çok daha önemli ve öncelikli ve tüm bu bilgilerden daha kıymetli ve değerli olduğunu, bence en iyi şu fıkra anlatıyor:

Bir profesör, nehrin öte tarafına geçmek için kayığa binmiş ve yolun uzunluğundan mütevellid, belki okuma – yazması bile olmayan kayıkçıyla sohbete başlamış. Kayıkçıya sorduğu: “Fizik bilir misin, kimya bilir misin, falan felsefî meseleyi bilir misin?” gibi sorularına hep “hayır” cevabını alıyormuş. Profesör, kayıkçının her “hayır” cevabında; “hayatının 10’da 1’i gitti, 5’te biri gitti; bilmem şu kadarı boşa gitti” diyormuş. Derken, nehirde kopan bir fırtına, kayığı ceviz kabuğu gibi sallamaya başlamış. Kayıkçı bakmış ki, kayık su almaya başlamış, nehre düşmek mukadder! Biraz önce kendisine acıyarak bakan profesöre dönmüş: “Beyim yüzme bilir misin?”, Profesör: “Hayır.”, Kayıkçı: “O zaman senin hayatının tamamı boşa gitti!” demiş.

İşte “vahy”in yolgöstericiliği olmadan ve rehberliğini kabul etmeden; yani sadece “akıl ve bilim ve felsefe”nin yöntem ve imkânlarıyla; yani salt beşerî çabalarla hakikâte ulaşmaya çalışanlarımız, o yüzme bilmeyen profesöre benzer. Ve hepimizin kayığı birgün batacak ve sadece yüzme bilenler kurtulacak!

Evet, “ölüm” geldiğinde, tüm üstünlük veya farklılıklarımızı, zenginlik ve ayrıcalıklarımızı eşitler ve sıfırlar! İsterseniz ölüm döşeğinde olanlara sorun: O zamana kadar okudukları okullar, kazandıkları derece ve unvan, ödüller, yazdıkları kitaplar, makale ve atıf sayıları; şimdi, ne kadar da anlamsız ve saçma, boş ve değersiz geliyor ve gelir! Bütün bunlar, biraz sonra öleceği gerçeği karşısında, hiçbir değer ve anlam ifade etmez; teselli ve mutlulukta vermez!

Elhasıl: Ölüm’ün, hayat’la birlikte tutarlı bir açıklaması yapılmadıktan sonra ve ölümle tutarlı; yani öldükten sonra da işimize yarayacak davranış ve işlerde bulunmadıktan sonra; yaşadığımız her ân, “kendimizi aldatmak” ve “ölüm’ü unutmaktan” başka bir anlam ihtiva etmiyor, etmez!

Yaşadığımız evrenin dışından, yani “sistem” dışından gelen “bilgi ve haber akışı” olan “nübüvvet ve vahy”in değerini; belki bugün, günlük meşgale ve koşuşturma ve sıkıntıların, zihnimizin band genişliğini doldurmasıyla, farketmiyor ve önemsemiyor olabiliriz. Fakat “vahyin” ne kadar temel bir ihtiyaç olduğunu, ömrümüzün bitimine yakın, yatakta sayılı gün ve dakikalarımız kaldığı zamanlarda, çok daha net anlarız ve anlayacağız. Ömrümüzün bu son demlerinde, “ölüm”ün bu arka fonunda oluşan kontrastta; “hayat” gibi, “vahyin” değeri de, netleşir ve berraklaşır…

[“Vahiy” kavramının, etimolojik veya semantik açıdan “hayat” kavramıyla ilgi ve ilişkisi de, belki bu sebeptendir. Belki “vahy”in, dünyamız ve insan zihin ve cesedine üflediği “ruh ve hayat, bilgi ve anlamdan” kaynaklı. Bu bağlam/paydada “vahiy”: Kâinatın, bilgi – işlem, emir – komuta süreci oluyor. Kâinatın hareketli ve hayattar olup, varlık ve devamı, bu tekvinî/kevnî emir – komutlarla sağlanıyor. Yani canlı – cansız herşeye, devamlı vahiylerle, yeni emirler bildiriliyor; bu kod/komutlarla, varlık yönetilip – yönlendiriliyor… “Kûl (de ki)” emriyle, kâğıt üzerinde iki boyutlu Kur’ân-ı Kerîm Kitabı vahyolunup – yazılması gibi; “kün (ol)” emriyle de çok boyutlu Kâinat Kitabına vahyedilip – yaratılıyor ve varlık, hareket ettiriliyor… Kadir-i Mutlak, Kudret Kalemiyle, Kâinat Kitabının uzay – zaman sayfalarında, Kader ve Kanunları yazıyor ve icra ediyor. Yoksa, en basit örnekle: Dünya ve diğer gezegen – yıldızların, uzay boşluğunda hareket edip, dönme ve dengede durmaları; (Rabbimiz’in bu konuda bir karar ve iradesi ve bunu fiiliyâta geçirip, yıldızları bu yönde yönetmesi olmadan;) salt tabiât ve sebepler, tesadüf ve zorunluluk, madde ve enerjiyle açıklanabilir ve izah edilir, bir tarafı yok! Fakat, isteyen; evren denklem – formül ve teorilerine, Rabbini eklemeyerek; bu ihtimâli de mümkün görüp, bunun mümkünlüğüne inanabilir. Hattâ bunun adına “olgusal ve objektif Bilimsellik, lâik ve seküler Bilim” de diyebilir; fakat hakikâtte olan “Ateist ve Materyalist, Natüralist ve Determinist Bilim/sellik”tir. Kâinattaki “bilgi”nin (knowledge, veri, data, info), “bilimsellik” filtresinden geçmiş hâline “bilim (science)” diyoruz biz. Neyse, konumuz bu değil.]

Hem “vahyin” kıymet ve faydası, sadece ölümden sonramız için değil; yaşadığımız bu hayatımızdaki her ân; yani “şimdi, şu ân/mekân” için de geçerli. Çünkü: Kâinattaki varlık ve işgal ettiğimiz yerin kıymet ve değer kazanması da; ancak yazılmış ve yaratılmış bir “harf” ve “âyet” olmamızla; yani daha büyük bir amaca hizmet eden, daha büyük bir plânın parçası olmamızla ve bu bütün’e işaret etmemizle mümkün olabilir ancak. Bu bilgi ve haberi de, biz “vahiy”den alıyoruz.

Aksi hâlde; bu “dünya ve hayat”, zavallı canlıların, kesilmek için mezbahâneye getirildiği bir yer olarak görünür, “salt akıl” ve “felsefenin” gözüne! Bir süre beslenip – semizlenip, vakti gelince de, kesilmek için sürüklenerek götürüldüğümüz bir mezbahâne, bir kesim yeri! “Mezar” ise; yardım çığlıklarımıza kimsenin cevap vermediği ve herkesin yalnız olarak atıldığı, karanlık bir çukur!

Evet, vahyin hava akışıyla nefes almayan insan için, “hayat” bir trajedidir. “Dünya” ise; yıldızsız bir gecede, fırtınalı bir okyanusun ortasına bırakılıp; boğulmamak için çırpındığımız bir yer! “Hayat”; zamanın geriye sayan tiktaklarıyla, yolun sonunda idam edileceği bir yolculukta, sırasının gelmesini bekleyen; bu arada yolda bulduğu birkaç şeyle oyalanarak, o kesin sonu unutmaya çalışan bir insanın trajedisi!…

Evet, ölüm’le tutarlı ve “ölüm” sorusuna ve sonrasına cevap verilmeden, yaşanmış bir hayat; çıktığı darağacı merdivenlerinde, idam edileceği gerçeğini unutarak, eline geçirdiği birkaç eşyayla avunan bir insanın durumundan farklı değil.

Halbuki ölüm, öyle varsaydığımız gibi 50 – 60 senelik uzağımızda değil; çünkü aldığımız her nefesle dirilip, hayattayız zannederken; bir sonrasında verdiğimiz nefesle, can veriyor; aldığımız nefesi iade ediyoruz zaten! Her alıp – verdiğimiz nefes; bir can çıkması; bu nefes alıp–vermeler, “dirilip–ölme” zaten! Rabbimiz’in, Hz. Âdem Âleyhisselâm’a “ruh” üfleme hâdisesi her ân gerçekleşiyor; o üflenen “nefesi” içimize çekmemizle diriliyor; bu nefesi iade etmemizle de ölüyoruz aslen. (“Ruh” kelimesinin etimolojisindeki; “nefes, soluk, rüzgâr, esinti, güzel koku” kelimelerini, buraya bağlayabiliriz.)

[Bu nefhedilen “ruh / nefes” örneğinde, “ol ve öl” birbirini izlerken; film şeridine benzeyen “zaman”ın, “bölünemeyen (ve “süre” de geçmeyen, dolayısıyle “hareketin” de mümkün olmadığı) en küçük ân”lık karelerinin, “Şimdiki ân/mekân Beyaz Perdesine” yansımasıyla da, “var ve yok”lar birbirini izliyor zaten! “Hareket”in mümkün olmadığı bu “en küçük ân/zaman/mekânlarda”; bir sonraki “ân”a kavuşmak ve fiziken yeniden yaratılmak için, “şimdiki ân/zaman/mekânımız” (ve içinde biz de dahil olmak üzere) yok edilip, bir diğeri yaratılıyor zaten! Filmin beyaz perdede oynaması veya ekrandaki piksellerin yanıp–sönmesine benzer; bu “ân’lık var – yok” (piksellerdeki 0 – 1)’leri; “varlık ve hareket” olarak algılıyoruz

Evet, 1 saniye, hattâ “1 ân” bile, Geçmiş Zamana yolculuk yapıp – gidemediğimiz gibi; 1 ân Gelecek Zamana da gidemiyoruz; yani fizikî varlık ve hayatımız, o daracık ve küçücük ve süre geçmeyen o “1 ânlık Şimdiki Zamanda!” Zamansızlık ve Mekânsızlık’ın veya sonsuzluğun ortasına gerilmiş, nisbeten sabit bir sinema Beyaz Perdesine; Şimdiki Zaman/ân’ımız yansıyor; sonra derhal silinip, yeni bir Şimdiki Zaman/ân ve içinde biz yaratılıyor ve diriliyoruz. İşte “gerçek”le temasımız, hatta “gerçek/lik”in kendisi; bu kısacık, süre geçmeyen “ân”da!

Ne var ki hayâl ve zihin ve vehmimiz; ipe dizilmiş tesbih taneleri gibi, artarda ve kesintili gelen, her ân “var ve yok” edilen bu “geçmiş – şimdi – gelecek ân/mekânları”; uzun ve kesintisiz ve sürekli, yekpare bir “uzay ve zaman”, “varlık ve hareket” olarak algılıyor! İzlediğimiz bir filmdeki, “Şimdiki Zaman / Ân / Mekân Beyaz Perdesine” artarda gelen karelerdeki, kesiklik ve kopukluğu, hızlıca oynatılmasından farketmememiz ve algılamamaz gibi; biz de yaşadığımız ân’lar arasındaki kesintileri, yani “ânlık var – yok edilişleri”, (bir nevi, ânlık doğum – ölümlerimizi) farketmiyor, hissetmiyoruz. Hayâl ve zihin ve vehmimizin bir oyunu bu, bir de sınırlılığımızın bir sonucu! (Bizi var edip, sürekli yaratmalarla varlıkta tutmaya devam eden; böylece, varlık ve devam ve bekâmızı te’min eden Rabbimize hamdolsun.)

Burada ân’lık var – yokedilmelerle, varlık ve devamımız sağlanıyor derken; felsefî bir spekülâsyon veya tahminde bulunmuyoruz veya mikroskop ve teleskopla görünebilecek bilimsel bir keşiften bahsetmiyoruz. Biraz düşününce, herkesin farkedip – göreceği bir tespitte bulunuyoruz: 1 saniye, hattâ “1 ân” bile, Geçmiş Zamana yolculuk yapıp – gidemediğimiz gibi; 1 ân Gelecek Zamana da gidemiyoruz; yani fizikî varlık ve hayatımız, o daracık ve küçücük ve süre geçmeyen o “1 ânlık Şimdiki Zamanda!” Bulunduğumuz o kısacık “şimdiki ân/mekân”, silinip – yokediliyor; sonra içinde bizle birlikte, yeni bir “şimdiki ân/mekân” yaratılıyor. Önceki bulunduğumuz “ân”, silinip – yokolduğundan, geçmiş o “ân/mekân/olay/hareket/durumu” göremiyoruz. Yoksa ân’lar adedince Ayhan’ı, birbirine bakar bulurduk.]

Konumuza dönersek: Hayattaki acı ve sıkıntılara katlanabilmek, üstelik hafifleşmesi ve aldığımız lezzet ve mutlulukların da bozulmayıp, üstelik artması; “nübüvvet ve vahiy”den elde edeceğimiz bilgi ve haberlere bağlı ve bağımlı.

Burada, “vahy”i kabul etmeyenler veya hayatını vahye göre tanzim etmeyenlerin, mutlu olmayacağını iddia edecek değiliz. Evet, hayat ve algı, düşünce ve davranış biçimlerini, seküler ve dünyevî kodların tanzim ettiği insanlar da, bir dereceye kadar mutludur ve mutlu olabilirler. Ama “mutluluk”un arka fonunda, devamlı akan bir nehir gibi olan “huzur ve sekîne ve itmi’nan” apayrı birşey!

Aksi hâlde; “vahiy” haricinde elde edilen “mutluluk”; ancak “ölüm ve birgün bütün bunların son bulacağı ve sevdiklerimizden birgün kesin olarak ayrılacağımız” gerçeğinin unutulup – yadsınması ve o kaçınılmaz gerçeği hatırlatacak herşeyin, hayat ve bilincin dışına itilmesiyle mümkün olabilir ancak.

Yanlış bilgi ve akıl yürütme veya yorumlama ve psikolojik sâiklerle, Rabbimiz’i “inkâr etmek” mümkün ve vâkidir ama ölüm ve öleceğimiz gerçeğini inkâr etmek mümkün değil. Bu sebepten, inkârına yol bulamadığımız bu gerçeğe karşı, “unutmak” gibi, diğer kendimizi aldatma şıkkını tercih ediyoruz!… Birgün muhakkak öleceğimizi bildiğimiz hâlde, hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşıyoruz. Dünyada ölüm olmasaydı da, herkes ebedî yaşıyor olsaydı; acaba, şimdikinden farklı mı davranırdık, bilemiyorum…

Hem, mantık ve menfaât ve yaşam güdüsüne aykırı fiiller de içeren “ahlâk”ı; rasyonel ve mantıkî bir zemine oturtabilmekte, “vahiy”le mümkün olabilir ancak.

Evet, hayatımızdan daha fazla kıymet verdiğimiz ve gerektiğinde canımızı feda edeceğimiz; yani hayattan daha fazla kıymet verdiğimiz “değerler”in olması da; “vahiy”le anlamlı hâle gelir. Evet, mantık ve menfaatimize aykırı da olsa; hayatımızı kaybetme pahasına da olsa; “neden ahlâklı olmalı ve gerektiğinde hayatımızı feda etmeliyiz?”in cevabı; ancak “vahiy” dolayımında verilebilir.

Yukarıda demiştik ya: Aslında aldığımız her nefesle diriliyor, verdiğimiz her nefesle ölüyor; bu tik – taklarla, ölümümüze her saniye biraz daha yaklaşıyoruz ama bilincinde değiliz. Biz ise; yanlış bir algıyla, geçen her sene, ömrümüze yaş “ekliyoruz” ama gerçekte olan; ömrümüzden “eksilmesi!” Falan yaşa “girdik” diyoruz ama gerçekte olan; ömrümüzden “çıkması!” Yani, aslında tüm hayatımız, bir gerisayımdan ibaret!

Bu konuda içine doğduğumuz “din”in verdiği hazır cevaplar da; çözümü öğretilmeden, doğru şıkkı gösterilmiş, ezber bir cevabı işaretlemek sadece! Bilerek işaretlemediğimiz bu cevaplar; merak edip – sorusunu sormadan ezberletilmiş bu hazır yanıtlar; “ölüm”ü unutmaya ve sevdiklerimizin ölümünün acısını hafifleştirmeye, teselli ve hayatı dayanılabilir kılmaya yarıyor ancak. Kendi ölümümüzle yüzleştiğimiz ân gelince, bu hazır cevaplarımızın, bize ne kadar faydası olur bilemiyorum. Herşeye verdiğimiz bu hazır cevaplardır, bu öğretilmiş ezberlerdir ki; bu konularda araştırma yapmaya da, bizde bir merak ve ihtiyaç uyandırmıyor!

Aslında, hiç yorulmadan ve sorusu sorulmadan, bize önceden verilmiş hazır cevaplarla elde ettiğimiz ve sorulunca da doğru şıkkı işaretlediğimiz böyle bir “taklidî iman”, bizi dünyadaki sıkıntı ve streslerden bile kurtaracak bir içenerjiye sahip değil. Buradaki hayatımıza bile faydası olmayan böyle bir “taklidî iman”ın, öbür hayatımıza fayda verebileceği de şüpheli! Ancak acılarımızı hafifletmeye yarayan; yani pragmatik saiklerle, sadece zor zamanlarda ve ihtiyacımız olunca hatırladığımız; yani bir nevi “uyuşturucu” gibi kullandığımız bu inancımızın, öbür hayatımızda faydalı olacağı da şüpheli!

Anne – babamızın müslüman olmasından kaynaklı, içine doğduğumuz İslâm’a, bu “taklidî iman”; şimdilik kafa konforumuzu korumaya ve soru ve şüphelerin rahatsız edici duygularından bizi uzak tutmaya ve araştırma yapma zahmetinden kurtarmaya yarıyor sadece…

“Ölüm” diyorduk; evet, profesör olursun, sonra ölüm gelir ve hiçbir anlamı kalmaz. Dünyanın en zengini olursun, sana da ölüm gelir; değeri kalmaz. Şunun babası, bunun müdürü, onun evlâdıymışsın… ve “ölüm” gelir; perde kapanır, ışıklar söner, tüm roller biter! Farkı, sadece büyüklüğü olan; doğduğumuz günkünden daha büyük bir “kundak”la (kefenle) çıkarız dünyadan!

İşte, bu dünyada tüm yapıp – etme ve başarı – başarısızlıklarımızın neticesi “ölüm” olduğu için; bence “Madde ve eşyanın hakikâti nedir?, Bilincin mahiyeti ve gerçeklikle ilişkisi nedir?, Uzayda hayat var mıdır?” gibi sorulardan önce; “Ölüm nedir, ölümden sonra hayat var mıdır, ölümün hakikâti nedir?” sorularının cevabını aramalı insan.

Çünkü “ölüm”ün varlığı ve birgün öleceğimiz konusunda, kimsenin şüphesi yok ve olamaz. Hem bir ucu doğum, diğer ucu ölümle noktalanan ve adına “hayat” denen uzun cümlenin anlam ve değeri de; “ölüm”le noktalanmış cümlenin içerisinde tamamlanmış ve ifade edilmiş olur. Hayatın anlamını çözmek ve gerçek huzura kavuşmanın anahtarı da, işte bu “ölüm”ün içerisinde gizli. Aksi hâlde, tüm mutluluklarımız, yaralı; herşey, fenâ (fâni) ile damgalı!

Az önce demiştik ya: Felsefe ve Bilim’in nazarında; dünyadaki tüm canlılar, kesilmek için mezbahaneye getirilen ve yalvarma ve çığlıklarına aldırış edilmeden, kesilen zavallılarız! Felsefe ve Bilim’in, gözleyip – ölçtüğü durum bu!

Bu sebepten: Eğer birgün olursa; Bilim’in: “Uzayda hayat var!” haberinden çok daha önemli; Nübüvvet/Vahyin: “Ölümden sonra hayat var. Hem de sonsuz ve ebedî!” haberi! Bu müjdeli haber, 60 sene idamını bekleyen bir insanın, tam idam olacakken, affedilmesinden çok daha mutlu edebilecek bir haber. Bu arada, burada idama mahkûm olan insan, biz oluyoruz! Tek farkı; ne zaman idam edileceğimizi bilmiyoruz!

İşte “vahiy” diyor: “Ölüm’e çare var; yani ölünce ölmeyeceksiniz, ölümsüz bir hayata kavuşacaksınız!” Peki istisnasız herkesi ilgilendiren ve herkesin en önemli meselesi olan bu habere karşı, niçin tepkisiz ve niçin sevinmiyoruz!? Hergün gazete başlıklarının sürmanşet haberi ve TV programlarının birinci gündem maddesi, aslında hep bu haber olmalı ve diğer haberler de, bu anahaberin gölgesi ve rengi altında verilmeli değil mi!?

Biraz önce gerçekleşen bir bombardımanda, elinde bebeğinin kanlı, parçalanmış cesedini tutup, ağlayan bir anneye, Vahiy/Nübüvvet’ten gelen: “Bebeğin ölmedi, başka bir dünyaya gitti, orada yaşıyor; asıl sahibi ona daha iyi bakıyor; birgün sen de kavuşacaksın yavruna, hem de ayrılmamak üzere!” haberinden, (tüm dünya ona verilse bile) daha mutlu edecek bir haber var mıdır acaba!?

Vahiyden gelen bilginin önem ve değeri için, bu uç örneği vermek bile gereksiz; çünkü birgün muhakkak ölecek ve ölmeden önce de, anne – babası gibi, bazı sevdiklerini kaybetmeye yazgılı, herkes için değerli bir haber bu!

Bu sebepten, uçlara gitmeden, herkes için geçerli, şu örneği de vermek gerekiyor: Hastahanedeki morgun kapısında, biraz önce ölen anne – baba veya eşinin henüz solmamış cesedine bakıp, onunla yaşadıklarını tahattur eden birisini; bu haberden, daha fazla mutlu edebilecek bir haber var mıdır!?

Ayhan KÜFLÜOĞLU

Vahiy / Nübüvvet’in; bilgi açısından Epistemolojik Değeri nedir?

“Kâinat kitabı’nın (varsa) dil ve lisanının ne olduğu ve içindeki ‘varlık’ kelime ve cümlelerinin, taşıdığı veya işaret ettiği anlamın tercümesi” probleminin çözümünde; insanın akıl ve duyuları yetersiz olup; ürettiği felsefe ve bilimi de, bunun keşfi için gerekli araçlardan yoksundur. Bu soru(n)un çözümü, ancak “vahiy / nübüvvet” denilen, dışarıdan gelen bir bilgi ve haber akışıyla mümkündür.

Bu açıdan “vahiy”; araştırmalarımız ve bilgimizi genişletmekte, insan aklı için tek imkân ve tek seçenektir. Felsefe ve Bilim’e rehberlik etme ve söylediklerinin, te’yid ve onayında da, hiyerarşik olarak en baştadır.

Fakat “vahiy” derken, burada dogmatik ve körükörüne inanılan ve dayanılan; yani taklidî bir vahiy anlayışından bahsetmiyoruz. Vahyin verilerinin, hem kâinat ve hem de insanın kendi enfüsünde tespit ve onayından sonra; böylece içselleşerek, kesinleşmiş; yani “inanç” aşamasından “bilgi” aşamasına yükselerek, “enfüsî / subjektif bilgi” hâline gelmiş; böyle bir süreç sonucunda, itmi’nanla kabul edilmiş ve teslim olunmuş bir vahiy anlayışından bahsediyoruz.

Enfüs ve âfakta temelleri ve karşılıkları bulunan böyle bir imanın dayandığı temel ve deliller; “enfüsî / subjektif bilgi” kadar olmasa da, belli seviyede başkalarına da gösterilebilen “afakî / objektif bilgi” zeminine taşınabilir.

Kâinattan elde edilmiş, yani kâinatta delil ve karşılıkları bulunan bu “objektif bilgi”nin; kişinin içdünyasında (subjektivite) de karşılıklarının bulunup, tasdik ve onaylanması sonucunda; yani kesinleşmiş subjektif bilgi” hâline gelmesinden sonra, “ilim – hidayet – iman – ibadet – hikmet – ma’rifet – muhabbet” süreci başlayabilir.

Farkedildiği üzere, buradaki “iman”; kelime-i şehadet’i söylemekle başlayıp – biten birşey değil. Kök ve gövde olarak, yani “ağaç” gibi çift yönlü büyüyen ve gelişen bir ma’rifet ve bilme ve anlama süreci. Her yeni soru ve cevapta, bir sonraki durak (soru – cevaplara) devam edilen bir yolculuk…

Anakonumuza dönersek: İnsanın kendi akıl ve duyularıyla elde ettiği “felsefî bilgi” ve bunun altkümesi olan “bilimsel bilim”, kâinatı araştırma ve gözlem – deney – ölçümlerinde “ne, neden, nasıl, ne zaman” sorularının cevabını arar ve sadece bu soruları “aklî” ve “bilimsel”  kabul eder. Zaten sahip olduğu teknolojik araç ve aklî aksiyom, kavram ve paradigmalarıyla, ancak bu soruların cevabını bulabilecek aletleri vardır.

Mevcut bilim ve felsefe, sadece bu soruların cevabı bulunabileceği inancıyla; “bilgi”nin başka imkân ve yöntemlerine çıkan / çıkabilecek yolları kapatır. Zihinlere vurduğu “bilimsellik felsefesi”nin zincirleriyle; “insanoğlunun, bilim ve felsefeden başka bir bilgi edinme yolu ve yöntemi yoktur” diyerek, vahyi reddeder veya kabul etmez.

Mevcut Bilimin, Bilimsellik Felsefesine göre; “varlık ve hareketinin anlamı nedir; kim ve niçin, ne gayeyle yapmıştır” gibi sorular, “felsefî spekülâsyon” ve “inancın” konusu olup; bunların delillendirme ve ispatı, doğrulama ve yanlışlaması yapılamaz.

Bu sebepten, örneğin: “Eser, müessirsiz ve fiilsiz ve fiil de failsiz” olamayacağı için, gayet normâl olarak evren hakkında ilk akla gelen soru olan; “kim, evrendeki eser ve işleyişin, fail ve ustası kim?” sorularını; anlamsız ve gereksiz, hatta yanlış bir soru olarak görür.

Çünkü: Evrendeki varlık ve işleyişi, “sebep – sonuç” ilişki ve şablonuyla, nedenselleyip – açıklayabildiklerini düşündükleri (daha doğrusu, inandıkları) için; evrendeki fizikî ve maddî olayların açıklama ve nedensellemesinde; herhangi bir faile, zaruret ve ihtiyaç olmadığını iddia eder, mevcut bilim ve felsefe. Evrendeki olaylar için; “kim, niye, niçin, gaye” gibi soruların, saçma ve anlamsız veya gereksiz olduğunu söyler.

Çünkü: Evrendeki “neden – sonuç” ilişkileri arasında herhangi bir boşluk veya kesiklik olmadığını; bunları tamamlamak için, araya sokmaları gereken herhangi bir “ek neden” veya “fail” aramaya lüzum olmadığını düşünürler. Çünkü onlar için Tanrı, “boşlukların tanrısıdır!” (God of the gaps) Bu anlayışa göre; “Tanrı”; sebepleri (henüz) bulunamayan olaylarda, cehaletimizi örten ve gizleyen bir kavramdır!

Sanki arada “sebepler” olunca, bu işi Rabbimiz yapmıyor, aradan çekiliyormuş gibi! Sanki olayın faili ve fiilinde, “sebepleri” hareket ettirip, “alet” olarak kullanan Rabbimiz değilmiş gibi! Sanki inşaat malzemelerinin kendi başlarına, sihirli bir şekilde uçuşmaya başlayıp, muhteşem binalar ve sanat eserleri yapmalarını mümkün görmek gibi; “sebeplerin” de, kendilerini aşan bu işleri, kendi başlarına yapabilecek potansiyelleri varmış gibi! Sanki atom ve maddelerin; esrarengiz bir şekilde, sihirlenmişçesine dönmeye ve hareket etmeye başlayıp; türlü gökdelen ve şehirler inşa etmesi gibi! Veya, evrende “otomatik mekanizma” ve “birbirine değen dişliler” var da; işin başında hammaddeyi veriyorsun, bu “hayalî mekanizmalar” da üretiyor gibi!…

Örneklerde görüldüğü üzere; Rabbimize iman ve itikadımızın sebebi ve delili, evren hakkındaki cehaletimiz değil; bilakis artan bilgimiz. İnancımızın dayanağı; anlayamadığımız ve bilmediğimiz şeyler değil; bilakis bildiğimiz şeyler. Üstelik Rabbimiz olmasa; değil evreni anlamak, anlamaya çalışacağımız bir evren bile olmazdı! Çünkü, evrenin varlığı ve varlıkta durması; Rabbimiz’in, eşyayı kudretiyle hareket ettirip, yönlendirmesiyle olur ve oluyor.

Elhasıl, Rabbimiz’in eser ve sanatlarının inceliklerini bilmek ve bu konuda hiçbir karanlık nokta kalmaması, iman ve itikadımızı zedelemez veya boşa düşürüp, gereksiz kılmaz. Ve zaten, gereksiz kılması için de hiçbir mantıklı neden olmayıp, hattâ durum tam tersidir. Çünkü: Önümdeki arabanın işleyiş mekanizmasını çözmem; arabayı yapan mühendis ve ustayı, inkâr etmemi gerektirmez; bilakis zorunlu kılar!

Fakat “ateist aksiyoma” göre düzenlenmiş ve kurgulanmış ve neyi araştıracağı ve araştırma yöntemleri de bu aksiyoma göre belirlenmiş “Bilim/sellik”; evrendeki işleyişin, bizi “ek bir sebep” veya “fail” aramaya yönlendirmediğini iddia eder. Zaten bu işleyişte herhangi bir “fail ve özneye” ihtiyaç olduğunu düşünseler veya bunların failsiz olmadığını veya ol(a)mayacağını gözleyip – keşfetseler; bu veri / bilgiyi, Bilimsel Bilgi ve açıklamalarına eklemekte tereddüt etmeyeceklerini söylerler.

Yukarıda özetle anlattığımız Bilimin Bilimsellik Felsefesinden farklı ve ayrı olarak bizim önerdiğimiz “İslâmî B/ilim” ise; Bilim’in bilimsel ve meşru kabul ettiği bu sorulara ek olarak; “kim, niçin / niye, gayesi ne, anlam ve hikmeti ne” gibi gayrimeşru soruları da, gözlem ve araştırma alanına dahil eder. Ve bunların araştırılma ve gözlem, keşif ve delil – ispatında; bazı ek yöntem ve araştırma enstrümanları, kavramsal şema ve yol haritaları sunar.

Bilim/sellik’in, kuruluş amaç ve kapsamı icabı sor(a)madığı; sorsa da, “bilimsel yönteminin” sınırlılığı ve “bilimsellik” paradigmasının eksik ve yanlışlarından dolayı cevabını bulamayacağı; “kâinattaki bu varlık ve işleyişin anlamı nedir; kim yapmış ve yapıyor; Rabbimiz bunları ne maksadla ve hangi hikmetle yapıyor; olanlar, hangi İlâhî isim – sıfat ve şuûnun tecelli ve tezahürleriyle vücuda geliyor; bunların Esmâ-ül Hüsnâ ve ahirete bakan, ‘melekutî’ vechesi nedir; ölümden sonra hayat var mı, varsa nasıldır?” gibi sorular; İslâmî B/ilim’in merkezinde bulunan, temel paradigmatik sorulardır.

İlimler hiyerarşisinde; Nübüvvet ve Vahiy, Felsefe ve Bilim’in üzerindedir

İnsanoğlu, Allah’ın ona verdiği akıl ve duyularıyla, yani düşünüp – tecrübe ederek ve gözlem – deney – ölçümleriyle, kâinatı “mana-yı ismî” bazında (yani “madde ve hareketi”, kendisi dışında bir manâ ve işaret değeri taşımaz aksiyom ve inancıyla) okuyunca, (bir dereceye kadar ve eksik ve yanlışları da olsa) çok şeyleri bilebilir ve keşfedebilir. Meselâ: Suyun kaynama derecesi ve özellikleri; madde–enerjinin içyapısı ve birbirleriyle ilişkileri gibi.

Fakat konu: Kâinat ve içindeki varlığın anlamı, taşıdığı veya gösterip – işaret ettiği mâna ve mesaj olunca; yani “mana-yı harfî” bazında (yani “madde ve hareketini”; gösteren / işaret / âyet / sembol / temsil ve misâl olarak) okumak olunca; bu alan, beşer akıl ve duyu, gözlem ve deney / tecrübesiyle keşfedilip – bilinebilecek bir alan değil. Neden değil?

Dünya üzerinde, bilinmeyen bir dilde yazılmış bir kitap bulunsa ve insanlık tarihi boyunca, o dili konuşmuş bir insan ve toplum da olmasa. Ve o dilde basılmış ikinci bir yazılı kaynak ve belge de bulunmasa; bu kitabın, tercüme ve anlamı; kitap üzerinde yapılacak bilimsel gözlem – deney – ölçümlerle bulunamaz. Veya felsefî düşünce ve mantıkî aksiyom ve çıkarımlarla bulunamaz. Böyle bir kitabın, değil tercüme ve anlamı; telâffuz, yani okunup – seslendirilmesi bile mümkün değildir.

İşte “kâinat”ta, böyle ikinci bir örneği olmayan ve ihtiva ettiği mâna ve mesajları tercüme edilebilecek lisanı bilin(e)meyen bir kitaptır. Türünün ve yazıldığı dilin tek örneği bir kitabın anlamına; akıl ve mantık, gözlem ve deney gibi yöntemler veya tarih ve fizik gibi bilimlerle ulaşılmasının mümkün olmaması gibi; “Kâinat Kitabı” için de, bu hayli hayli mümkün değildir.

Bu, “vahyin” yolgöstericiliği olmadan, varlığın tercüme ve anlamını bilmenin imkânsızlığının anlaşılması için verdiğimiz “kitap – yazar” örneği yerine; buna, bilgi ve irademiz dışında, uyutularak getirildiğimiz bir “gezegen” veya “ada” örneği de verebiliriz. Haberimiz olmadan, isteğimiz dışında getirildiğimiz bu yere, getiriliş nedenimizi, bizi getirenin maksadını, bize söylenmeden bilemeyiz. Bunu, kendi başımıza, gezegen / adayı gezerek, inceleme – araştırmalar yaparak bulamayız.

Dili bilinemeyen kitap örneğine devam edersek: Bildiğimiz kitaplar 2 boyutlu harflerle yazılmışken; anlamını aradığımız bu “Kâinat Kitabı”, 3 – 4 boyutlu harf ve nakışlarla yazılmış ve hatta “atom” gibi, her bir nokta ve harfinin içinde bile, parçası olduğu bütün’den daha sanatlı ve ayrı bir kitap yazılmış. Yani içi, dışından; küçük, büyükten daha mânidar ve sanatlı yazılmış, “içiçe bir kitaptır.

Hem de, bildiğimiz statik ve durağan kitaplardan farklı olarak; canlı ve hareketli ve devamlı; yani ânbeân yeniden yazılan muhteşem bir kitaptır. Yani kâinatı “kitap”a benzetmemiz; kâinatı anlamak ve açıklamakta yetersiz bir modelleme ve metafor olup; belki kâinatın kitaba benzerliği, “anlam ve mesaj” ihtiva etmesi açısından, sadece bir bakımdan benzerliktir.

İşte, kâinatın tercüme ve anlamı konusunda, insanın acziyetini kabul etmesiyle; yani akıl ve araştırma, gözlem ve deneyiyle, bunu keşfedip – bulmasının mümkün olmadığını bilmesiyle; “Allah – Vahiy – Kitap – Nübüvvet”e duyulan ihtiyaç ve zaruret, bedahet derecesinde akla görünür. Çünkü “varlık ve hareketinin” anlam ve gayesinin ne olduğunun cevabı için (hattâ anlamı olup olmadığının sorusunun cevabı için bile), dışarıdan gelen bir bilgi, yani “vahye” ihtiyaç zorunlu. En temelde: “Nereden geliyoruz, nereye gidiyoruz, niye geldik” sorularının cevabını, Rabbimizin bildirmeden bilemeyiz.

Çünkü: Dili bilinemeyen bir kitabın tercüme ve anlamını, ancak yazarına sorarak öğrenebiliriz. “Kâinat Kitabının” anlamını ve buraya getiriliş maksadımızı keşif ve öğrenmek için; “Yazarı”na sormak, yani “vahiy / nübüvvet”ten başka çare yok.

Burada yanlış anlaşılan nokta: Vahiy / nübüvvetin; sadece “inananlar” için bir bilgi ve haber ve delil değeri taşıyıp, bunun ise subjektif bir ispat olduğunun düşünülmesi. Bilim ve Felsefe’nin ise; inanç ve taraftan bağımsız; yani inanan – inanmayan herkes için geçerli, objektif bilgi ve deliller sunduğunun zannedilmesidir. Halbuki bu yanlış bir düşünce olup; neden yanlış olduğunun izahı için, “Bilgi/bilmek ve İnanç/inanmak arasındaki Ayrım Yapay ve Aldatıcıdır” yazımıza bakılabilir.

Diğer yandan; “objektif – subjektif” ayrımı da yapay ve aldatıcıdır. Çünkü biz, objektiviteyi, subjektivitede deneyimleriz; âfakı, enfüsümüzde algılarız. Hatta içimizdeki bu algı ve bilmeden sonra ancak, o şeyin “objektif – subjektifliğine” karar verebiliriz. Burada objektifin, subjektiften farkı; sadece yaygınlığı; yani herkesin kendi subjektifinde aynı şeyi deneyimlemesine “objektif” denilmiş.

Objektif – subjektif ayrımı, yapay ve aldatıcıdır demiştik. Meselâ, “objektif” gözlem örneklerinden; “ateşin yakıcılığı” ve “suyun kaynama derecesi” kişiden kişiye değişmez ve aynıdır. Fakat biz bunu; ateşin bizde, derimizde uyandırdığı “yakma hissinden” veya veya gözümüzde uyandırdığı “yakma görüntüsünden” ve suyun da gene (eğer o deneyi biz yapmışsak) gözümüze yansıyan “kaynama görüntülerinden” biliriz. Yani o “objektif” deneyimin; içimizde, “subjektif” olarak bizde uyandırdığı ve tetiklediği his ve algı ve görüntülerden biliriz.

İçimizde duyduğumuz bu “subjektif hislere”, “objektif” denilmesinin nedeni ise: Her insanın, o deneyimi aynı algılaması ve aynı şeyleri hissetmesidir sadece. Vahiy ve Nübüvvet’in, “objektif delil” görülmemesinin nedeni ise; çoğu insanın bunların delil ve hakikâtine nüfuz edememesidir sadece.

Üstelik; insandan tut, tâ hayvan ve bitkilere; hatta cansız nesnelere kadar, kesintisiz devam eden çeşitli “vahiy akışları” vardır! Bu akış; derece ve mahiyet olarak, Peygamberlere gelen vahiyden farklı ve ayrıdır. Yer ile gök arasındaki bu çiftyönlü alışveriş ve bağlantı hiç kopmaz; kesintisiz devam eder. Bu, ayrı bir yazının konusu olduğu için, burada bırakıyoruz.

Bilim/sellik Paradigmasının tarafsız ve objektif olamayacağı ve olmadığından bahsediyorduk. “Bilim” de dahil olmak üzere, her düşünce ve yöntemin, doktrin ve ideolojinin, disiplin ve ekolün, başlangıç olarak dayandığı ana aksiyom ve varsayım, önkabül ve postulatları vardır ki; bu aksiyomlara her ne kadar “önvarsayım” da denilse ve başlangıçta gerçekten öyle de olsa; son tahlil ve temelde, bu aksiyomlar bir “inanç”tır ve bir inanca dayanır veya dönüşür; zaten bu sebepten dolayı da kolay kolay terkedilmezler. Bu öninançlar, başlangıçta apriori, delil – ispatsız doğru kabul edilip; düşünsel sistem ve yöntem, bu önsabiteler üzerine bina edilir.

Peki “Bilimsel Bilim”in önvarsayımları nelerdir? Başlangıçta yola çıkarken, neyi ve neleri “doğru ve gerçek” varsaymıştır? İslâmî B/ilim yazılarında defaatle vurguladığımız gibi: Evrende herhangi birşeyi gözler ve inceler, araştırır ve ölçerken ve bunun sonucunda elde ettiğimiz “veri ve bilgi, ölçüm ve keşfimizi” dile döküp, ifade ederken; (incelediğimiz bu olay ve nesnenin) ya “faili (yaratıcı ve ustası ve işleticisi) var(mış)” veya “yok(muş)” gibi ifade eder ve anlatırız.

Bu 2 şıktan yaptığımız seçime göre, evrendeki nesne ve olayları; tanım ve ta’rif, tasvir ve ifade ederiz. Bu 2 şıkkın ortası veya bu 2 şıktan ayrı ve bağımsız; yani dışarıdan bakabileceğimiz, eşit mesafede orta ve olgusal, objektif bir nokta ve koordinat sistemi yoktur.

Şimdi, zorunlu olan bu 2 şıktan, Bilim/sellik “yok(muş)” şıkkını, doğru olarak kabul etmiştir. Bu “ateist aksiyomu” sebebiyle; gözlem ve ölçümlerini, bu öninancıyla tutarlı olacak ve çelişmeyecek şekilde tasvir ve ifade eder. Yani bu “ateistik inancı” doğruymuş ve gözlenip – ispatlanmış gibi bir dil kullanır.

Yani Bilimsel Bilim ve Bilimsellik Felsefesi; tanım ve ta’rif, amaç ve yöntemi icabı “ateist ve materyalist, determinist ve natüralist” olup; bu felsefe ve inançların tarafındadır. Bu küfür ve şirk ekolleri doğru(ymuş) gibi evreni gözler ve buna göre Bilimsel tasvir ve açıklamalar yapar; Bilimsel Bilgi’yi buna göre kodlar ve kurgular. Bilim/sellik Paradigması, hep bu “küfür ve şirk aksiyomunun” ispatına çalışma ve doğru(ymuş) gibi yapma ve evreni de öyle tasvir etme çerçevesinde döner.

Bilimsellik İlke ve Kuralı olarak, başlangıç aksiyom ve önkabulünde; “evrenin varlık ve işleyişinde fail ve özne olan Allah yok(muş), varsa da bu işleyişlere karışmıyor(muş); zaten nedenler, pekalâ faile gerek kalmadan bu işleri yapabilir ve yapar(mış)” ateizm şıkkını işaretlediği için; evrendeki olayları, bu önvarsayım ve inancına göre, tasvir edip, açıklar.

Aksi hâlde, meselâ; “oluşum yerine, yaratma” demesi veya “içgüdü / sevk-i tabiî yerine, sevk-i İlâhî ve ilham” demesi veya “doğanın mu’cizesi yerine, Allah’ın mu’cizesi” demesi veya “tabiât–fizik kanunu yerine, Allah’ın kanunu ve sünnetullah” demesi veya “gıda maddesi yerine, rızık ve ni’met” demesi hiç Bilimsel olmaz, Bilim hiç olmaz!

Bilimsellik Felsefesinin ürün ve sonucu olan Bilim’in temelinde bulunan bu ateist aksiyom ve inancın doğurduğu, diğer hurafe ve inançlar için, “Bilim’den Büyüklere Masallar!” başlıklı yazımıza bakılabilir.

Haftaya inşâallah, “Vahiy / Nübüvvet’in; varlık açısından Ontolojik Değeri nedir?”

* Bu yazının bir kısmı; Üstad Bedi’üzzaman Said Nursî’nin (R.Â.), Risale–i Nur Külliyatından faydalanarak, hazırlanmıştır.

Ayhan KÜFLÜOĞLU / 01.Kasım.2017

www.metabilgi.org

İslâmî B/ilim – Bilimsel Bilim Karşılaştırmaları-3

Bilimsel Bilim’e Suç Duyurusu ve İslâmî (B)İlim’e Geçme Talebi

 

Bedî’üzzaman Said Nursî Hazretleri’nin (R.Â.) “Medresetüz Zehra” Projesinin Ders Müfredatı kapsamında; “Bilimsel Bilim’in Eksik – Yanlış – Zararları ve İslâmî (B)İlim’e niçin Geçmeliyiz? / Metabilgi – Metabilim (Sihrin Yapısı)” isimli kitap çalışmamızın ön hazırlığı niteliğindeki Yazı Dizimize kaldığımız yerden devam ediyoruz.

 

Felsefî Yöntem ve Felsefî Düşünce içerisinde ortaya çıkan bir problem ve soru; Vahyî Yöntem içerisinde belki hiç karşılaşılmayacak bir problemdir. Dahası: Felsefî Metod’un kendi düzleminde, kendi kavram ve yöntemlerinin sonucu olarak doğan; yani yönteminin zorunlu sonucu olarak yürüdüğü yolda karşısına çıkan, karşılaştığı problem ve soru(n)ları; Vahyî Yöntem ve enstrüman – kavramlarla cevaplamaya çalışmak doğru değildir. Çünkü problem, Nübüvvet / Vahiy Sistemi’nden doğmamış ki, o sistem içerisinden cevap vermek zorunda olalım.

 

Yani kes – yapıştır yöntemiyle Nübüvvet Sistemi’nden alınan bir uygulamanın; din dışı, yani seküler, lâik bir sistem içine alınıp, çözüm diye entegre edilmesi; kendi sistemi içinde faydalı olan o uygulamanın işlevini kaybedip; o seküler sistem içerisinde faydasız, hatta zararlı olmasına bile yolaçabilir.

 

Yani Felsefe ve Bilim’in eksik veya yanlış, sığ veya dar yöntem ve tanım ve ta’rifleriyle şekillendirdiği yolda karşılaştığı problemler ve girdiği çıkmaz sokaklar; cevaplamakta aciz kaldığı veya cevabının doğrulama – yanlışlamasında aciz kaldığı soru(n)lar; gene kendi düşünme sistem ve metodundan kaynaklanmakta olup; kendi yöntem ve sisteminden kaynaklanan bu problemlere, gene o sistem içinde kalınarak veya başka sistemden devşirme usulüyle, eklektik / demonte çözümler bulunamaz.

 

Ya ne yapmalı? Başa dönüp, sistem tekrar check ve revize edilmeli; daha doğrusu ve en iyisi; paradigma değişimiyle, sistem tamamen terkedilmeli. Çünkü problem sistemden doğuyor, sistem kaynaklı; yapı kendi problemini üretiyor.

 

Örneğin: Daha önceki haftalarda “yanlış sorunun, doğru cevabı olmaz; soruları bilmek, cevapları bilmekten çok daha önemlidir ve doğru soruyu bilmek, doğru cevabı bilmekten çok daha önceliklidir; çünkü doğru cevaba, doğru soruyla ulaşılır” demiştik. Konuya uyarlarsak; Felsefe’nin vahiy mi – akıl mı öncelikli ve asıl?” sorusu yanlış, dolayısıyle bu soruyu doğru kabul ederek verilen tüm cevaplar da yanlış ve en azından eksik ve kusurlu oluyor.

 

Bu soru ve soru(n)un ortaya konuş ve ifade tarzı yanlış derken, yani asıl problem: Sorudaki “akıl” ve “vahy”in yanlış tanım ve ta’rif edilmesi. Dolayısıyle bu yanlış soru’nun zihnimizi manüple ederek gösterdiği yanlış bir ilüzyon ve yanılsama var! Yani soru, cevabı yanlış yerde aramamıza neden oluyor. Yani soru’nun kendisi sorun!

 

Bu sorudaki temel hatalardan birincisi: “Akıl” ve “vahiy”in anlam ve tanım, ta’rif ve konumlandırmasının yanlış olması. Bu yanlıştan doğan diğer yanlışta: Soruyu doğru kabul edenin zihninde; “akıl ve vahiy arasında bir öncelik – sonralık sıralaması var ve olmalı” yanılsaması doğurması ve bu yanılsamanın doğru olduğu önkabulü üzerinden cevaplar üretilmeye çalışılması.

 

Bu yanlış sorunun gerçekte olmayan bir problemi var(mış) gibi göstererek; zihnimizi teshir ve aldatma ve yönlendirmesinden kendimizi kurtararak; kendi müslüman bakış açımız, yani kitabımız Kur’ân–ı Kerîm’in bize öğrettiği kavram ve terminoloji (yani kitabımızın Kavram ve Anlam Haritaları’yla) konuya bakarsak; “akıl – vahiy” arasındaki ilişki ve etkileşiminin “göz – ışık” münasebetine benzediğini görürüz. Yani gözsüz ışığın ve ışıksız gözün bir anlam ve fonksiyonu olamayacağından; “akıl” ile “vahiy” için, aralarında bir öncelik – sonralık ve önem ilişkisi kurulamayacağı belirginleşmeye başlar.

 

Burada “akl”ın göze ve “vahy”in de ışığa benzetilmesinden; “akıl” olmadan “vahiy”in bilinemeyeceği ve anlaşılamayağı; “vahiy” olmadan da, “akıl”ın karanlıkta el yordamıyla, Güneş yerine kendi el feneriyle mes’âfe alamayacağı sonucu çıkar. Zaten vahyin akıl sahiplerine hitab/p ettiği; yani aklı olmayanın dinen de sorumlu olmadığı bilinen bir gerçek. Sonuç olarak: “Akıl”ın da Rabbimiz’in bir “tecelli” ve “mahlûk” ve “âyeti” olduğu unutulmayarak; “akıl” ve “vahiy” birbirlerine karşıt konumlanmış, birbirlerine antitez ve birbirinden ayrı ve bağımsız 2 ayrı seçenek değildir.

 

Başka bir konu: Şeytan imtihana tabi tutularak, o ma’lûm testten geçmeseydi; şu ânda o âlemde melekler gibi ibadet etmeye ve ihtiram görmeye devam edecekti. O test, kendisinde tohum hâlinde saklı bulunan kötü huy ve zaaf ve davranışları meydana çıkardı…

 

Müşterisi olup, satın almaya talip olduğumuz bir otomobilin her yerini kontrol edip, zorlu testlerden geçirerek; gerçek değerini ortaya çıkarmaya çalışmamız, böylece almaya değip değmeyeceğini anlamamız gibi; insanları imtihan ve testten maksatta; sınavı kaybedip, sınıfta bırakmak değildir. Tıpkı okul ve sınavdan maksadın, öğrenciyi sınıfta bırakmak olmaması gibi. Buradan çıkan sonuçlardan birisi: Okul, öğretme ve sınav ve yarışmanın amaçlarından birisi: Öğrenciye birşeyler öğretmek, dersi çalışma ve öğrenmeye zorlamak; böylece seviyesini yükseltme ve ölçmedir; sınıfta bırakma ve eleme değil…

 

Başka bir konu: “İnsan büyük bir âlem ve âlem büyük bir insandır” ve Kur’ân–ı Kerim “kûl” emriyle yazılmış 2 boyutlu (en – boy) âyetlerin bulunduğu “Kitap Kâinatı” ve kâinatta 3 boyutlu harflerle “kün” emriyle (ve her kisi de nokta / zerrelerin biraraya gelmesiyle) yazılmış âyetlerin bulunduğu “Kâinat Kitabı”. Buradan bakarsak: “Dünya” ve içindeki “insan”; bu âlemin hem Fatiha ve Besmelesi, hem de kalbi ve gözbebeği; başka açıdan hem meyvesi ve hem de çekirdek ve tohumu…

 

Belki de bu Kâinat Kitabı’nın “helezonik, sarmal DNA molekülü” ile aynı şekle benzer “Samanyolu Galaksimiz”, mikro ve makroyu bağlayan arka ve ön dış kapaklarıdır. Belki gökte dönen “gezegen – yıldızlar” ile vücudumuzda dönen “atomlar” başka bir dış kapaktır veya “Asıl Arş” ile “Kâlp Arşı” da, mikro ile makroyu bağlayan başka bir kapaktır…

 

Kur’ân’daki Fatiha, Bakara, Neml Sûre ve Âyetleri gibi; kâinatta da Dünya Suresi, İnsan Suresi, Ağaç Suresi, Su Suresi, Karınca Suresi ve Ahmet, Mehmet, Erol Sûreleri gibi; şahıslar adedince ayrı ayrı İnsan Sure ve Âyetleri var…

 

İleride kitap gibi 2 boyutlu değil, çok boyutlu, yıldız haritalarına benzer; yani âyetlerin birbirleriyle 5 – 10 koldan iplikçiklerle bağlanıp, linklenerek, köprülendiği; yani sırayla her bir âyetin merkeze alınıp, diğer âyetlerle münasebetinin tespit edilip, böylece yeniden yeniye oluşan Kur’ân Anlam Harita ve Görüntüleri’nin çıktığı; böylece yepyeni anlam perspektifleri doğacak “kürevî” ve “dinamik” bir Kur’ân Tefsiri; “Kur’ân Harita / Simülâsyon” ve “Holografik Görüntüsü” (bir anlamda; bizimle direkt konuşan, sorularımıza cevap veren; bir nevi canlı ve şuurlu, konuşan bir Kur’ân Tefsiri) gösterilebilir.

 

Sonra bu “Dinamik Kur’ân Haritası”nı ve bu haritanın gösterdiği “Kâinat Coğrafyası”nı, içiçe birbirlerini gösteren ve yansıtan bir ayna gibi karşılıklı tutarak; böylelikle üzerlerindeki harf, âyet ve surelerin birebir karşılık ve bağlantılarını görüp, iplikçik ve köprülerle çift yönlü bağlantılarının kurulduğu ikinci bir (gene yıldız haritalarına benzer ve gene çok boyutlu ve hareketli, dinamik) “Kur’ân – Kâinat Simülâsyon” ve “Holografik Görüntüsü” elde edilip, keşfedilebilir…

 

Kur’ân–ı Kerîm Kitabı’nı okumaya eûzu–besmeleyle  başlamamız gibi, bu Kâinat Kitabı’na muhatab/p olduğumuzda da; bu Kitabı da okur ve faydalanırken eûzu–besmeleyi dilimizle ve davranışımızla söylemek bundan dolayı gerekmektedir. Yani buradaki “Kur’ân – Kâinat Bağlantı ve Yansıması”nda; ilk vahyolunan âyetlere de (“Yaratan Rabbi’nin ismiyle, O’nun adına / adıyla oku insanın yaratılışını ve diğer kâinat âyetlerini…”) ve ni’metin başında söylediğimiz “besmele”ye de ve “ihlâs”a da işaret ve atıf vardır…

 

Kâinat Kitabı, “Büyük / Tekvinî / Kevnî Kur’ân” olduğu için; Kelâmî Kur’ân Âyetleri’ne (hatta harflerine) benzer getirmekten aciz oluşumuz gibi; Kâinat Ayetleri’nin en küçüğüne bile aynı, hatta benzer (nazire) getiremiyoruz. Mes’elâ kuşların, ancak “uçak” gibi kaba ve karikatürize bir modelini yapabiliyoruz.

 

2 boyutlu yazılmış “Kelâmî Kur’ân” ile 3’ten çok boyutlu yaratılmış “Kevnî Kâinat” Kitap ve Âyetleri’nin birbirine yansıma ve bağlantılarını araştırırken; birbirlerine “işaret, remiz, imâ” gibi atıflarına da dikkat edilmeli. Belki burada “Huruf-u Mukattaâ”nın şifre ve kod çözücü anahtar işlevi vardır. Kâinat Düzleminde, “Huruf-u Mukattaâ”nın simetrik veya asimetrik olarak karşılık ve izdüşümü nedir; yansıma ve iletişim / alışveriş kanalı hangi süreç veya nesnelerdir?…

 

İşaret” demişken; cevizin kabuğu ve içindeki cevizin, beyin kafatası ve beyne benzemesi örneğinde; o cevizin tasarım ve dizaynının böyle olmasının, cevizin öncelikle beyne yaradığına işaret olarak koyulduğunu ve her bitki (ve diğer yaratılmışlar A.K.) için Rabbimiz’in böyle işaret ve şifreler koyduğunu merhum Tahsin TOLA abinin (R.Â.) sözlerinde okumuştum…

 

İslâmî B/İlim’in Yöntemi olarak teklif ettiğimiz; “kûl” emriyle vahyolup, söylenen Kur’an-ı Kerîm Kitabı ile “kün” emriyle yaratılan Kâinat Kitabı konusunda; Bilim’in Bilimsel Yöntemi’nin değil eli, hatta göz ve hayâlinin bile ulaşamayacağı daha çok deney ve gözlem ve ölçümler; açılım ve keşifler yapılabilir. Şimdiki teknolojiden çok daha ileride teknolojik başarılar elde edilebilir.

 

Ancak benim bugünlerde dikkatimi çeken: “Allah’ın sözü, Allah’ın kitabı, âyetleri” diye abdest almadan dokunmadığımız ve devamlı yüksekte tutup, yukarılara astığımız (öyle yüksekteki artık elimizle ulaşıp, okuyamıyoruz!) kitabımız Kur’ân–ı Kerim’e bu kadar saygı ve hürmet gösterirken; “bu da Allah’ın yarattığı, bu da Allah’ın kitabı, âyeti” diye insan’a ve diğer yaratılmışlara saygı göstermememiz; bilâkis zarar vermemiz açıkça bir çelişki! Sanki bu mahlûkat Rabbimiz’in âyeti, Rabbimiz’in yarattığı / eseri değilmişte; tesadüfen, doğal olaylar neticesi olmuş gibi davranıyoruz herşeye! Misâlen: Elimizi gıdıklayan küçücük bir karasinekten bile (sanki bize zarar veriyor ve acıtıyormuş gibi) rahatsız olup; “Sahibi ne der!? Bu Sinek Âyet ve Kitabı’nı öldürüp, yere atarsam; bu direkt, yazar ve ustası, nakkaş ve sahibi olan Allahû Teâlâ’ya saygısızlık ve hakaret olarak gitmez mi!?” diye aklımıza bile gelmeden; nefes alma kolaylığında, nabzımızda en ufak bir değişme bile olmadan o sineği öldürüp; sanki sahipsiz ve kıymetsizmiş gibi ayağımızla çiğniyoruz! Eğer bilsek veya hissedip, farketsek ki; o sinek sadece “sinek” değil! Keşke o sinekle ölen sadece “sinek” olsa!

 

Merkezde ufak bir açı değişikliğinin, muhitte büyük bir açı ve yön değişikliğine sebep olması gibi; o sineği öldürmemiz ve ölümünün, “Mikro ve Makro Sonsuz”a doğru (limit sonsuza giderken) ne gibi bir değişiklik ve kırılma meydana getirdiğini bilemiyoruz!

 

Burada “İslâmî B/ilim – Bilimsel Bilim Karşılaştırmaları” isimli Yazımızı bitiriyoruz. Dikey ve yatay düzlemde birbiriyle doğrudan veya dolaylı bağlantılı bir sürü konudan bahsettik. Kâinat Resminden bazı pazıl parçalarını bu yazıya yerleştirdik ama resim tamamlanmadı; zaten bu dünyada tamamlanması da mümkün değil; çünkü Rabbimiz’in ilmi sonsuz (üstelik belki yarattığı mahlûkatta sonsuz sayıda / sayısız olabilir).

 

Tabloda yerleştirdiğimiz pazıllardan; hangi pazılların eksik ve nereye geleceklerini bulmak nisbeten kolay. Bu mes’ele İslâmî B/ilim Çalışmaları’nın ana konularından birini oluşturuyor. Bu konuda elimizde hazır bir yol haritası ve anahtar yok. Geçmişte oluşturulmuş hazır bir yöntem; buradan, üzerine basarak takip edebileceğimiz ayak izleri de yok. Diyagramlarla birbirine bağlanmış Kavram Haritaları’mız ve hazır cevaplarımız da yok ama sorularımız var! Bu sebepten neyi nerede arayacağımızı ve nereyi kazacağımızı az – çok biliyor, en azından tahmin edebiliyoruz. Bu sebepten birlikte yol alıp, deneme – yanılmalarla birlikte öğreneceğiz inşâallah.

 

Bu yazımızda “fihrist” gibi kuşbakışı bazı konulara değindik, bu geniş konulu arazinin bazı yerlerine işaret taşları bırakmakla yetindik. Hiçbirisine detaylı ve derinlemesine inemedik; hatta arazinin derinlik ve sınırlarını bile belirleyemedik ki, sıra bina dikmeye gelsin. Üstelik bu arazi 1’den fazla yapıya izin verecek genişlikte. Yani “fizik, kimya” gibi çeşitli ihtisaslara göre ve belki yeni üretilecek ihtisas dallarına göre inşa edilmesi gereken bina sayısı çok fazla. Elhasıl “İslâmî B/ilim Projesi”; takım ve heyet işi, üstelik disiplinlerarası çalışmayı gerektiriyor.

 

Başlangıç olarak belki; Eski Yunan ve Roma Felsefe ve bilgilerinin esas tutulup, Kur’ân tefsir ve açıklamalarının bile o fen – felsefeye göre yapıldığı ortalama hicrî 300’den sonra başlayan Asr-ı Saâdet’ten kopma ve kırılmaların tamiriyle başlayabiliriz mes’elâ.

Ayhan Küflüoğlu

 

Hz. Ebu Eyüp El-Ensari Kimdir?

Ebû Eyyûb Hâlid b. Zeyd b, Küleyb el-Ensârî (ö. 49/669) Hicret sırasında Hz. Peygamber’i Medine’de evine misafir eden ve Türkiye’de “Eyüp Sultan” unvanıyla anılan sahâbî.

Hazrec kabilesinin Neccâroğulları kolundandır. Hicretten iki yıl kadar önce hanımı Ümmü Eyyûb ile birlikte müslü­man oldu ve ensardan İslâmiyet’i ilk kabul edenler arasında yer aldı. Nübüvve­tin 13. yılında yapılan İkinci Akabe Biatı’nda bulundu (622], Hicretten sonra Resûl-i Ekrem onunla, ileri gelen sahâbîlerden Mus’ab b. Umeyr arasında kar­deşlik bağı (muâhât) kurdu. Hz. Peygamber’le birlikte Bedir, Uhud, Hendek,  Hayber, Mekke’nin fethi ve Huneyn baş­ta olmak üzere bütün gazvelere katıldı. Savaşlarda ona zarar gelmemesi için ya­nından ayrılmaz, hatta bazı geceler ça­dırı etrafında nöbet tutardı. Vahiy kâ­tiplerinden olması sebebiyle Hz. Peygam­ber zamanında Kur’ân-ı Kerîm âyetleri­nin bir araya getirilmesine hizmet etti. Ashap arasında ilmiyle de tanındığı için kendisine sorulan dinî konularda pek çok fetva verdi.

Sağlıklı olan herkesin Allah yolunda savaşa katılması gerektiğine inanan Ebû Eyyûb el-Ensârî, “Kendi elinizle kendi­nizi tehlikeye atmayınız” (el-Bakara 2-195) mealindeki âyette sözü edilen teh­likeyi savaşa gitmeyip işiyle gücüyle meş­gul olmak şeklinde açıklardı. Bu sebep­le ihtiyarlık döneminde bile her yıl bir savaşta bulunmaya gayret etti. Katıldığı seferlerin sonuncusu müslümanların ilk İstanbul kuşatması oldu. Onun bu ku­şatmadan bir yıl sonra (49/669) gönde­rilen Yezîd b. Muâviye kumandasındaki takviye birliğin içinde bulunduğu da ri­vayet edilmektedir.

Ebû Eyyûb. kuşatma devam ederken hastalanarak 49 (669) yılında vefat etti. Ancak 50 (670) veya 55 (675) yıllarında öldüğü de ileri sürülmüştür. Cenaze namazını Ye­zîd b. Muâviye kıldırdı. Vasiyeti üzerine bir askerî birlik tarafından surlara ya­kın bir yere götürülerek oraya defnedil­di. Durumu öğrenen Bizans imparatorunun kuşatma kalktıktan sonra onu kab­rinden çıkarıp vahşi hayvanlara yedire­ceğini söylediği, fakat İslâm ordusu ku­mandanı tarafından gönderilen cevap­ta, böyle bir şey yapıldığı takdirde İslâm ülkesinde yaşayan hıristiyanların ve kili­selerin zarar göreceği bildirilince kabre dokunmayacaklarına dair teminat ver­diği nakledilmektedir.

Ebû Eyyûb’un kabrinin sonraları bir bina içine alındığı, kıtlık zamanında kab­rini ziyarete gelen hıristiyanların onun hürmetine yağmur istediği ve asırlar bo­yunca bu kabrin itina ile korunduğu söy­lenmekte, bazı seyyahların verdiği bilgiler de bu rivayetleri doğrulamaktadır. Bu seyyahlardan Ali b. Ebû Bekir el-Herevî (o. 611/1215), Ebû Eyyûb el-Ensârfnin kabrini ziyaret ettiğini belirtmiştir. Fâtih Sultan Mehmed’in İs­tanbul’u fethinden sonra kabrin yerinin Akşemseddin tarafından keşf yoluyla belirlendiğine dair Osmanlı tarih kaynak­larında geniş şekilde yer alan haberlerle bu bilgiler çelişmemektedir.

Zira kabrin yeri korunmuş olmakla beraber İstan­bul’un fethi sırasında sur dışında çok sayıda manastır, kilise, ayazma ve kutsal sayılan mezar bulunduğu için herhalde kabrin yeri kesin olarak bilinmemekteydi. Bir başka ihtimal de 1204 yılında Latinler’in İstanbul’u istilâsı esnasında şehir üç gün boyunca yağmalandığı ve hıristiyanlarca kutsal sayılan yerler yıkıldığı için Ebü Eyyûb’un kabrinin de tahrip edilmiş olmasıdır. Osmanlı padişahlarının tahta cülusunda kılıç kuşanma merasimleri, şeyhülislâm ve bilhassa nakîbüleşrafın da bulunduğu bir törenle Ebû Eyyûb el-Ensârfnin türbesi önünde yapılırdı.

Resûl-i Ekrem Medine’ye hicret edin­ce Medineli müslümanların her biri onu evinde misafir etmek istedi. Ancak Hz. Peygamber, bir tercih yaparak onlan gü­cendirmemek için devesinin çökeceği ye­re en yakın eve misafir olacağını söyle­di. Kendisini taşıyan devenin önce bir yere çöktüğü, buradan hemen kalkıp bi­raz ileride tekrar çöktüğü görüldü. Resûlullah oraya en yakın olan ve dedesi Abdülmuttalib’in annesi tarafından ken­disine yakınlığı da bulunan Ebü Eyyûb’un evine yerleşerek burada yedi ay misafir kaldı. Bundan dolayı Ebû Eyyûb “Mihmandâr-ı Nebî” unvanıyla anılır.

Bu ev İslâmiyet’in öğretildiği bir mektep duru­mundaydı. Hz. Peygamber fakir muha­cirlere burada yemek verir, kendisine sunulan hediyeleri fakirlere burada da­ğıtırdı. Ev sahiplerine her vesile ile dua eder, onların bolluğa kavuşmalarını, huzur ve afiyet içinde olmalarını dilerdi. Resûl-i Ekrem kendi evine taşındıktan sonra da zaman zaman Ebû Eyyûb’un evine misafir olurdu.

Ebû Eyyûb haksızlıklara tahammül edemez, doğru bildiğini söylemekten çe­kinmezdi. Cihad maksadıyla gittiği Mı­sır’da vali olan sahâbî Ukbe b. Âmir’in akşam namazını geç kıldırdığını görün­ce onu uyardı. Resûl-i Ekrem’in akşamı geç kıldığının zannedilmesine sebebiyet vererek halka kötü örnek olmamasını söyledi.

Namazları müstehap olan vakit­lerinde kıldırmayan Medine Valisi Mervân b. Hakem’e muhalefet eder. Resulullah’a uyduğu takdirde kendisine uya­cağını, aksi halde aleyhinde bulunacağı­nı açıkça söylerdi. Bir gün Ebû Eyyûb’u Resûl-i Ekrem’in kabrine başını dayamış olduğu halde ağlarken gören Mervân bu hareketinin sünnete aykırı olduğunu söyleyince Ebû Eyyûb, “Ben bu mezar taşına değil Resûlullah’a geldim. Onun, “din işlerini ehliyetli kimseler üstlendiği zaman kaygılanmayın; ancak ehil olma­yanlar başa geçince ne kadar ağlasanız yeridir” dediğini duymuştum” diye ce­vap verdi.

Medine döneminden itibaren Hz. Peygamber’den hiç ayrılmadığı halde Ebû Eyyûb el-Ensârî’den sadece 150 hadis rivayet edilmesinin iki önemli sebebi var­dır. Bunlardan biri hadis rivayetinde çok titiz olması, diğeri de ömrünün savaş­larda geçmesidir. Kendisinin bilmediği bir hadisi Ukbe b. Âmir’den bizzat riva­yet etmek için Medine’den Mısır’a ka­dar gitmesi, söz konusu titizliğin eşsiz bir örneğini ortaya koymaktadır. Ondan hadis rivayet edenler arasında İbn Ab­bas, İbn Ömer, Berâ b. Âzib, Enes b. Mâ­lik, Câbir b. Semüre gibi sahâbîler ve Saîd b. Müseyyeb, Urve b. Zübeyr, Salim b. Abdullah, Atâ b. Yesâr gibi tabiîler bu­lunmaktadır.

Diyanet İslam Ansiklopedisi