Etiket arşivi: vazife

Öncelik Sırası

muhim-vazifeSakin bir havada, durgun bir göletin kenarında dururken elinize bir taş alıp suya doğru fırlattığınızda ortaya çıkan görüntüyü hatırlayın. Taşın suya girdiği nokta etkinin en şiddetli olduğu noktadır ve oradan yukarı bir miktar su yükselir, aynı anda merkezden dışa doğru muntazam halkalar şeklinde dalgalar yayılır, yayıldıkça da zayıflar. Sonunda söner.

Dalga yapısında yayılan her şeyde bu vardır. Ses, ses kaynağında en yüksekken uzaklaştıkça daha az duyulabilir hale gelir. Sonunda duyulamaz olur.

Işık, ışık kaynağının içinde en güçlüdür. Sokak lambalarını hatırlayın. Gece, lambanın altına yaklaştıkça daha aydınlık lambadan uzaklaştıkça daha karanlıktır.

Odayı ısıtan sobanın kendisi, temas edeni yakacak kadar sıcaktır. Kapı ağzı ve pencere önü en serin.

İnsanın etki ve sorumlulukları da böyledir. Sudaki halkalar gibi iç içe daireler şeklinde. En iç dairede etki de sorumluluk da en büyükken en dış dairede en küçüktür veya yoktur.

Şimdi kısaca bu dairelere bir göz atalım.

İnsan için en küçük daire kendi vücududur. Onu çeşitli hastalıklara karşı koruyucu tedbirler, sakat kalmasına neden olabilecek kazalara önlem almak, aç bırakmamak vb. kendi sorumluluğudur.

En etkili olduğu mecra da kendi vücududur. Örneğin bir ilacı kendi çocuğumuza içirebilmek için bin dereden su getirmek zorunda kalırken, kendi ilacımızın vakti kaçmasın diye bazen saat kurarız. Kendi bedenimiz üzerindeki bu öncelik sıramız, bu yoğun sorumluluğumuz o bedeni terk edinceye kadar devam eder.

İkinci dairemizde ailemiz vardır. Çocuklar, anne baba ve eş. Kendi vücudumuzdan sonra en önemli sorumluluklarımız onlara karşıdır. En büyük yetkimiz de tabii. Gençken anne babamızın verdiği görevleri yerine getirmekken sorumluluğumuz, yaşlılıklarında onları rahat ettirecek tedbirleri almaktır. Çocuklarımıza karşı da onları her bakımdan kendilerini koruyabilecekleri bir geleceğe hazırlamak için gerekli adımları atmaktır.

Sonraki dairede iş hayatı gelir. İş hayatının getirdiği sorumlulukları yerine getirmekteki başarımız, hayat kalitemize birinci derecede etki eder.

Sonraki dairede kardeşler ve akrabalar vardır. Üzüntüleriyle üzülür, sevinçleriyle seviniriz; zor günlerinde yardım eder, başımız sıkışınca destek bekleriz. Severiz, seviliriz… Ama üzerlerindeki etkimiz ve sorumluluklarımız ilk üç dairedekiler kadar değildir.

Sonraki dairede arkadaşlar gelir. Etki ve sorumluluk biraz daha azalır.

Ve daireler böyle etki ve sorumluluklar azalarak genişler.

En dış dairede ise memleket meseleleri vardır. Bu konularda genellikle etki sıfıra yakındır, sorumluluk ise çoğu durumda bir oy şiddetindedir. Savaş gibi her bireye büyük sorumluluk düşen durumlar hariç tabii.

Yukarıda kısaca listelediğimiz etki ve sorumluluklar bu dünyaya bakan ve büyük ölçüde maddi olan sorumluluklardı. İşin bir de manevi tarafı var ve o tarafta da aynı daireler ve o dairelerde de aynı dışa doğru azalan etki-sorumluluk ikilisi var.

Haydi işin o tarafına da bir bakalım.

Kabirde sorulacak ilk soru Allah’ın varlığını kabul edip etmediğimizdir. Bu kişisel bir sorudur. Soru da cevap da sadece kişi ile ilgilidir. İkinci soru da kişiseldir. Namazların tamam mı? Ve üçüncü soru da. Hareketlerinde haram-helale dikkat ettin mi? Bu üçünden geçebildiyse kişi dünyada yaptığı tüm diğer işlerin hesabı başlar. Önce kendisi ile ilgili olanlar. İbadetler, dualar vb.

Sonra ikinci dairedekilere karşı sorumlulukların yerine getirilip getirilmediği. Eşine Allah’ı anlattın mı? Çocuğuna daha farz olmadan namazı öğretip, Allah’ın istediği gibi bir kul olmaya hazırladın mı? Annen baban yanlış yoldaysa onları ikaz ettin mi?

Sonra iş hayatı. İşinde dürüst davrandın mı? İşçinin/patronun hakkını gözettin mi? Haramdan uzak durdun mu? Makamını, görevini suiistimal ettin mi?

Sonra kardeş ve akrabaların sorgusu başlar. Zor günlerinde destek olup, yanlış yaptıklarında uyardın mı?

Sonra arkadaşlarla ilgili sorular. Arkadaşlarınla aranda arkadaşlık hukukuna riayet edip, Allah’ın razı olmayacağı bir halini gördüğünde bu hatasını kendisine de gösterdin mi?

En son sorulacak soru da, memleket meselelerinden olacak ve etkimizle orantılı olarak sorumlu tutulacağız. Tabii yine savaş gibi her bireye sorumluluk düşen durumlar bunun dışında. Böyle durumlar kişi için de ayrı bir imtihandır.

Şimdi hepimiz şapkamızı önümüze koyup düşünelim. Hangi daire için ne kadar efor sarf ediyoruz? Vaktimizin ve enerjimizin ne kadarını hangi dairede harcıyoruz? Sarf ettiğimiz gayret, dairelerde dıştan içe geldikçe mi artıyor, içten dışa gittikçe mi?

Ve bu dairelerde bile olmayan, maç, dizi, yarışma, eğlence gibi şeyler vaktimizin, enerjimizin, beynimizin ne kadarını işgal ediyor?

Haydi, şimdi her kes gidip ailesiyle haşir neşir olsun, varsa çocuğunu sevsin, hayattaysa anasını babasını arayıp hatırını sorsun…

İnsan Allah’ın Has Muhatabıdır

İnsan Sâni’in Muhatab-I Hâssıdır!

Ezcümle: Kâinatta görünen hüsn-ü san’at dahi risalet-i Ahmediyeye (A.S.M.) delalet ve şehadet eden kat’î bir delildir. Zira, şu zînetli masnuatın cemali, hüsn-ü san’at ve zîneti izhar eder. San’at ve suretin güzelliği, Sâni’de güzelleştirmek ve zînetlendirmek isteği mevcud olduğuna delalet eder.

Güzelleştirmek ve zînetlendirmek sıfatları, Sâni’in san’atına olan muhabbetine delalet eder. Bu muhabbet ise, masnuatın en ekmeli insan olduğuna delildir. Çünki o muhabbetin mazhar ve medarı insandır.

İnsan dahi masnuatın en câmi’ ve en garibi olduğundan şecere-i hilkate bir semere-i şuuriyedir. İnsan bir semere gibi olduğu cihetle kâinatın eczâsı arasında en câmi’ ve baîd bir cüz’dür. İnsan zîşuur ve câmi’ olduğu cihetle, nazarı âmm, şuuru küllî olur.

Nazarı âmm olduğundan şecere-i hilkati tamamıyla görür; şuuru da küllî olduğundan Sâni’in makasıdını bilir.

Öyle ise, insan Sâni’in muhatab-ı hâssıdır. Mesnevi-i Nuriye ( 31 )

Kainâtın mebde ve müntahâsı insandır. Mebdei ve her şeyin menşe ve tohumu Muhammed-i Arabi (asm)dır. O halde kainâtta bütün hüsün kemâlat Muhammed-i Arabi (asm)’ın kemâlatının tezahürüdür. Nev-i beşerde kemâlâta mazhar olmak istiyorsa Muhammed-i Arabi (asm)’a ittibâ ve iktida etmek mecburiyeti vardır. Muvaffakiyet ise Adetullaha muvafık harekattan geçmektedir. Muvaffakiyetin olduğu yere baktığımızda nokta-i merkeziye Adetullahtır. Adetullah her şeyin merkezidir. Besmele gibi.

Nizâm-ı âlem ise Halık-ı Kâinâtın vahdetine, ehadiyetine, kudretine, basiretine delâlet eder. Sanatın kemâli ise Sani’in kemâline işâret, delâlet eder. O halde sanatta kemal, hüsün cemâl varsa bu saniin esma ve sıfatının tezahürüdür bir nümune-i musaggarıdır. Kainatın anahtarı ene olması vechesiye ene’nin nurlu peçesi açılmasıyla kâinat da açılacaktır. Ama o çepe namahremlere açılmamakta. O halde her şeyden evvel nurun mahremi olmalı namahrem dairesinden mahremiyet dairesine idhal olmalıyız.

Rahman-ı Hakikinin zineti olan esma ve sıfatları görünmek bilinmek istemesi sırrınca tezahür eden her şey Rahmana i’sal edicidir. Rahmanın esmasının tecelli ettiği ayineler makes derecesine göre kıymet alır. Muhabbete şayân olur. Muhabbete mazhar olur.

İnsan ise Halife olması vechesinde şuur/farkındalıkla bir kıymet alır. Şecere-i Hilkatın şuurlu meyvesi olan insan şuurunu kaybederse şeceredeki diğer meyvelerden bir farkı kalmaz. “kâinatın eczâsı arasında en câmi’ ve baîd bir cüz’dür. İnsan zîşuur ve câmi’ olduğu cihetle, nazarı âmm, şuuru küllî olur.” Kainatta terkip tahlil infial içinde eczâ-i esasiyesi her şeyden mürekkep olan insandır. Basit bir şey değildir ruh gibi. Nitekip insan bir terkip olması vechesiyle kainat ne varsa her şey insanda mevcuddur. Zişuur isek basit bir nazarla kainâta nazar etmemeliyiz.

Nazarı basit olan kendisi de basittir. Bizlere ihsan-ı ilahi tarafından omzumuza koyulan bir vazifemiz var. Nazarımız kâsır olursa basiretimizde kör olur. Allah bir insanın basarını kapatsa da basiretini kapatmasın.

Nazarımız ve şuurumuzun nisbetinde bu kainatta her şeyden Şehd-i Şehadeti tefekkür gözlüğünden görür ve tadarız envara esrara bil fiil veya bil kuvve mazhar oluruz. “Nazarı âmm olduğundan şecere-i hilkati tamamıyla görür; şuuru da küllî olduğundan Sâni’in makasıdını bilir.

O halde marziyat-ı ilahiye nisbetinde saadetler bizi beklemektedir. Hidayet ruhun cenneti olması kaidesince dalalet de ruhun cehennemidir.

Netice-i Kelam: insan Sâni’in muhatab-ı hâssıdır.

Nazarı âmm, şuuru da küllî ve şirke-i maneviyeden hissesi azim olan mütefekkirler zümresine dahil olup hissemizin azim olmasını Bizleri istihdam eden Allahım nasip etsin.

Selam ve Dua ile

Muhammed Numan ÖZEL

www.NurNet.org

“İyiliği tavsiye, Kötülükten sakındırma” bir görev midir?

Mübelliğ-i Ekrem, tebliğci ve mürşidlerin muâllimi Peygamberimiz (asm): “Hayatımı kudreti elinde tutan Zat’a yemin ederim ki, ya ma’rufu emrederek [iyiliği tavsiye ederek], münkeri [kötülüğü] yasaklamaya çalışırsınız veya Allah size, tarafından bir azap gönderecektir. Sonra siz Ona duâ edeceksiniz, fakat duânız kabul olunmayacaktır. Bir kötülük gizli kaldığı vakit, zararı yalnız sahibine olur; açıktan yapılıp çevre tarafından değiştirilmediği vakit ise, zararı umuma şâmil olur.” (Tirmizî, Riyazü’s-Salihîn: 173.) buyurmuştur.

Bu hadis-i şerifin bize de hitabı gayet net değil mi?

Kur’ân, yalnızca “Biliyorum, iman ediyorum!” demekle kurtuluşa eremeyeceğimizi şu iki İlâhî ikaz ile ortaya koyar:

İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece ‘İman ettik’ demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?” (Ankebût Sûresi: 2)

O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır.” (Mülk Sûresi: 2)

Mü’minler ki, eğer kendilerine yeryüzünde iktidar/imkân verirsek namazı kılar, zekâtı verirler, iyiliği emreder ve kötülükten nehyederler. İşlerin sonu Allah’a varır.” (Hac Sûresi, 41.)

Peki Kur’ân hadimleri ve talebeleri, “ma’ruf ve münkeri” nasıl yapacak? O dersi de Resûl-i Ekrem’den (asm) almalıyız:

Sizden kim bir münker görürse onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse lisanıyla düzeltsin. Buna da gücü yetmezse, kalbiyle buğzetsin. Bu kadarı, imanın en zayıf mertebesidir.” (Kütüb-i Sitte, Hadis No: 89.) Sahanın uzmanları, hadiste geçen “el (güç) ile düzeltme vazifesi“yle idârecilerin, vazifelilerin; “dil” ile âlimlerin; “kalp” ile ise, bütün vatandaşların, herkesin kastedildiğini açıklar.

Evet, herkes tepkisini ortaya koymalı: Kalben buğz ederek, yüzünü ekşiterek ve kaşlarını çatarak vs. bu vazifeyi ifâ etmeli… Yani, en azından duygusal olarak o hareketi tasvip etmediklerini açıklamakla mükelleftirler.

Buna göre; “iman hizmeti” sadece ilim tahsil etmek ve anlatmak değildir. Hizmeti maneviyât üreten bir fabrika olarak düşünürsek, en büyük çarktan onu tutan cıvataya kadar muhtelif hizmetler vardır. Fabrikanın bekçisi de hizmet ediyor, temizlikçisi de, işçisi de, ustabaşısı da, mühendisi de, müdürü de… Hepsinin hizmeti birbirini gerektiriyor.

Öyle ise, insanlar ve bilhassa gençler, deccalizmin şubeleri olan “ifsat, dinsizlik ve ahlâksızlık komitelerinin” çıkardığı ateşlerde cayır cayır yanarken, o yangını söndürmeye yoğunlaşmalı. Ayağımıza takılan çelmelere değil…

Ve şöyle diyebilmeli: Vazife, hizmet cümleden âlâ, nefis cümleden edna!

Ali Ferşadoğlu

Gel Sungur kardaşım gel!

Bir çınar gitti.

Hem de koca bir çınar.

Üstad’ı sanki bir kez daha uğurluyoruz.

Bir kez daha Resulullah’a bir komşu gönderiyor gibiyiz.

İpek Palas oteli 27 numaralı odanın bir benzeri var Sema hastanesinde.

Koridorlarda sanki manevi bir ses “gel kardaşım” diyor.

Sungur! Yanıma gel”.

Vazifeni ifa ettin yanıma gel” diyor adeta.

Evet, Sema hastanesinde sanki vize işlemlerini yapıyor Sungur ağabey.

Resulullah’a (asm) gidiyor Sungur ağabey.

Elli yıldır hasreti ile yandığı Üstadına gidiyor.

Herkeste buruk bir bekleyiş var.

Keşke ölmeseydi, keşke hayatta kalıp Kur’an ve iman hizmetlerine sıkılmadan, yorulmadan devam etseydi.

Bu bir firak hüznü değildi.

Bu vuslat özlemi de değildi.

Çünkü biliyorlar ki bir terhis tezkeresidir ölüm.

Bir bahar nevruzudur.

En sevgiliye varmaktır ölüm.

Peki neydi buruk bekleyiş?

İman ve Kur’an hizmetlerindeki ağır yükü acaba Sungur ağabeyden sonra biz taşıyabilecek miyiz” endişesidir.

O ağır yükün altından belimizi doğrultabilecek miyiz” derdidir.

Onun fedakârlığını biz yapabilecek miyiz” hissidir bu bekleyiş.

Madem derdimiz kudsi ve madem hizmeti en birinci gaye yapmışız.

Gelin hep beraber bir olalım.

Gelin Fatih camisinde omuzdan omuza Sungur ağabeyimizi Eyyüb’e taşıyalım.

Kimse aramıza girmesin.

Kimse nefsimizi alevlendirmesin.

Zira biliyoruz ki; nefis cümleden ednâ, vazife cümleden âlâ!

Vazifemizi yapalım, bayrağı biz alalım artık.

Sungur yok belki ama aramızda yeni Sungurlar çıksın.

Yeni Hulusiler, yeni Bayramlar yeni Tahiriler çıksın içimizden.

Onlar da vefat edince;

Üstad: “gel kardaşım sen de gel desin.”

Biiznillah…

 

Ömer Çelebi

Risale-i Nur İçin 15 Vazife Arama Konferansı Düzenleniyor

Risale-i Nur, milletimizin manevi ve kültürel mirası arasında yer alan klasik bir şaheserdir. Asrımızın imansızlık hastalığının devasıdır ve Kur’an’ın öz malıdır. Müellifi Bediüzzaman Said Nursi’nin dediği gibi ilham-ı ilahî ve sünuhat-ı kalbîdir. Yani kesbî ilimden ziyade vehbî ilme dayanmaktadır.

Bediüzzaman’ın, Risale-i Nur’da anlattığı âlî hakikatlerin büyük bir kısmını veya tamamını herkesin bir anda anlayıp kavraması mümkün değildir. Bu nedenle, Kur’an gibi okuyucularına usanç vermeyen Risale-i Nur metinlerindeki kudsî kelimelerin feyzini uçurmadan,  sünuhat-ı Kur’aniye’nin hüsün ve cemaline zarar vermeden, selaset ve akıcılığını bozmadan, beyinlerin cevelan sahasını daraltmadan, tefekkürü kısırlaştırmadan ve mana tabakalarının hayatiyetini kurutmadan, her seviyeden insana veya yaş gruplarına anlatılması ve anlaşılır kılınması gereği hissedilmektedir. Bu ihtiyaca binaen sadeleştirme yapılması, İslami şeair hükmündeki kelime ve kavramların derinliğini ve genişliğini ifade etmekten aciz dar kalıplı kelimelere indirgeme anlamını taşımaktadır.

Bediüzzaman, 29. Mektub’un Altıncı Kısmı’nda, Beşinci Desise-i Şeytaniye’de; “Bu dürûs-u Kur’aniye’nin dairesi içinde olanlar, allame ve müctehid bile olsalar, vazifeleri, ulum-u imaniye cihetinde yalnız yazılan şu sözlerin şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir.” (e-risale.com, s. 605) demektedir.

Ayrıca Barla Lahikası 285. Mektup’ta; “Risale-i Nur’un tekmil-i izahı ve haşiyelerle beyanı ve ispatı size tevdi edilmiş, tahmin ediyorum. Bir emaresi de şudur ki: Bu sene çok defa ihtar edilen hakikatleri kaydetmek için teşebbüs ettimse de çalıştırılamadım. Evet, Risale-i Nur size mükemmel bir mehaz olabilir. Ve ondan erkân-ı imaniyenin her birisine, mesela Kur’ân Kelâmullah olduğuna ve i’câzî nüktelerine dair müteferrik risalelerdeki parçalar toplansa veya haşre dair ayrı ayrı burhanlar cem edilse ve hâkezâ, mükemmel bir izah ve bir hâşiye ve bir şerh olabilir. Zannederim ki, hakaik-i âliye-i imaniyeyi tamamıyla Risale-i Nur ihata etmiş; başka yerlerde aramaya lüzum yok. Yalnız bazen izah ve tafsile muhtaç kalmış. Onun için vazifem bitmiş gibi bana geliyor. Sizin vazifeniz devam ediyor. Ve inşallah vazifeniz şerh ve izahla ve tekmil ve tahşiye ile ve neşir ve tâlimle, belki Yirmi Beşinci ve Otuz İkinci Mektupları telif ve Dokuzuncu Şuâ’nın Dokuz Makamı’nı tekmille ve Risale-i Nur’u tanzim ve tertip ve tefsir ve tashihle devam edecek. Risale-i Nur’un samimî, hâlis şakirtlerinin heyet-i mecmuasının kuvvet-i ihlâsından ve tesanüdünden süzülen ve tezahür eden bir şahs-ı mânevî, size bâki ve muktedir bir kuvvet-i zahrdır, bir rehberdir.” (e-risale.com, s. 527) demesi, Nur Talebelerini 15 vazife ile yükümlü kıldığını göstermektedir.

Görüldüğü üzere, bu vazifeler arasında sadeleştirme geçmemektedir. Bütün bunları göz önüne aldığımızda, metnin orijinalliğine dokunulmadan;

 1-ŞERH
2-İZAH
3-TEKMİL
4-TAHŞİYE
5-NEŞİR
6-TALİM
7-TELİF
8-TANZİM
9-TERTİP
10-TEFSİR
11-TASHİH
12-BEYAN
13-İSPAT
14-CEM
15-TAFSİL 
yapılacaktır. Bunu da; “Risale-i Nur’un samimî, hâlis şakirtlerinin heyet-i mecmuasının kuvvet-i ihlâsından ve tesanüdünden süzülen ve tezahür eden bir şahs-ı mânevî”yapacaktır. 
Muhterem Hocam, 
Mektupta geçen ve bizden istenen 15 vazifenin akademik bir zeminde kavram olarak ifade edilmesi, çalışma perspektifleri ile prensiplerinin belirlenmesi ve birbirleri ile ilintili ve mütemmim bu kavramların sınırlarının nerede başlayıp nerede biteceği ve bu kavramların hangi ilmî disiplinlerle ilişkilendirilmesi gerektiği hususlarına cevap aramak üzere aşağıda belirlenen sorular çerçevesinde bir arama konferansı düzenlemiş bulunuyoruz.
 
Sorular: 
1-Her bir alanda çalışma kriterleri ve metotları ne olmalıdır?
2-Her bir alanda çalışmaları yürütecek kadrolarda aranacak yeterlilik kriterleri ne olmalıdır?
3-Hangi çalışma alanları birbiriyle ilişkili ve birinci derecede yakın görülmektedir? Bunların ortak disiplini nasıl sağlanmalıdır?
4-Risale-i Nur’da geçen benzer ifade, kavram veya konular üzerinden 15 vazifenin başka bilimlerle ilişkisi nedir ve nasıl olmalıdır?
5- Risale-i Nur’da istenilen 15 vazifenin yapılabilmesi için Risale-i Nur’un anabilim dallarına göre tasnifinin sağlanması için ne yapılmalıdır?
6-Bu çalıştayın yeni çalıştaylarla ve her 15 vazife alanının ayrı ayrı sonradan disipline olabilmesi için başlangıçtaki yol haritamız ne olmalıdır?
7-Sizce belirtilen mektubun, Risale-i Nur’un ruh-u aslisine uygun ve manasına sadık bir şekilde akademik zeminde muhatap bulması için öncelikle hangi bilim dalları ile ortak çalıştaylar düzenlenmelidir?
8-Amaç, kapsam, metot, kavram, tanım, muhatap/hedef kitle, kıyas, yeni sonuçlar bağlamında yapılacak araştırma, eğitim ve yayın faaliyetleri nasıl bir sistemde ilerlemelidir?
9-Risale-i Nur’daki imanın âlî hakikatlerini her kesimden ve seviyeden insana anlaşılır kılma şekil ve yöntemleri neler olabilir?
10-Sizce birbirleri ile ilintili ve mütemmim olan bu kavramları sınırlandırmak kabil midir? Yoksa mütedahil daireler gibi mi değerlendirmek gerekir?
11-Bütün bu görevlerin yerine getirilmesinde bir metodolojiye/ilmî usule ihtiyaç var mıdır? Varsa, bunun esasları nelerdir/neler olmalıdır?
Bütün bu görevlerin ve cevabı aranan soruların kuvvetli bir beyin, ihtisas, vukufiyet, zaman ve himmet gerektirdiği malumunuzdur. Bu konuda yolumuz açık, me’hazımız ve icazetimiz var. Şimdi Bismillah deyip başlama, müzakere etme, uzman elini uzatma ve halis bir niyetle fiili duanın kapısını çalma zamanıdır.
Bunun çok anlamlı bir tefekkür, latif bir inayet, derin bir dokunuş, çetin bir nefis kırma cehdi ve çok farklı bir zihni inkişaf kapısı olacağı muhakkaktır. Fen ve sanat dürbünü ile ve belağatla bu asır insanına ulaşmak, onlara açılmak ve hakikatlerin sırlarını açmak, manalar âleminde ruhları mesrur eyleyen zevkli bir serüven olacaktır.…
Bu 15 vazifenin, birinci derecedeki disiplininiz, ilgi alanınız ve birden fazla disiplinle olan ilişkileri ile ilgili, özel ve genel çerçeve ve prensiplerin ortaya konması amacıyla düzenlediğimiz arama konferansına zât-ı âlinizin de bir sunum ile katılmasını ve katkı sağlamasını arzu ediyoruz.
Sevgi, muhabbet ve hürmetlerimizle…
 
Risale Akademi
Çalıştay tarihi: 19 Mayıs 2012
Saat: 09.00-17.00
Yer: Başkent Öğretmenevi
Beşevler / ANKARA