Etiket arşivi: zelzele

Nurettin Yaşar Abi’nin anlatımıyla Risale-i Nur Gözlüğünden Deprem (Video)

Bir yaprak bile kainatın sahibinin izni dışında hareket etmezken, koskoca zeminin harekete geçtiği deprem hadisesinin hikmeti nedir?

Hangi günahlar umumi musibetlerin gelmesine sebep olabiliyor?

Ahir zamanda işlenen günahlar ve insanların başına gelen hadiseler nelerdir?

Dünyada işlenen ameller, misal aleminde nasıl şekil alıyor?

Hepsini bu sohbette bulacaksınız.

Uzun yıllar vakıfane iman ve kuran hizmetinde bulunmuş  Nurettin Yaşar abinin İstanbul Şirinevler Dershanesinde bol açıklamalı ve samimi uslubuyle anlattığı bu dersi kaçırmayın.

www.NurNet.org

Depremin Hatırlattıkları

Deprem bir harekettir. Her hareket bir kuvvetten doğar. Kâinatta hiç bir hareket tesadüfen olmamakta ve başıboş değildir. Rüzgârın hareketini, bulutların hareketini ve yağmurun hareketini rastgele ve başıboş zannedebilir misiniz? Yağmur damlaları başıboş olsaydı bu kadar düzenli bir şekilde yere iner miydi? Zaten evrende tesadüf ve başıboş bir olay yoktur. Her hareket ve kuvvetin arkasında bir kast, bir şuur ve bir fail vardır.

Öyleyse deprem hareketinin arkasındaki güç nedir, fail kimdir? Bu sorulara herkes bir cevap verir. Kimisi tesadüfen oluyor, der. Kimisi kendi kendine oluyor, der. Kimisi tabiat (doğa) yapıyor, der. Din de, Allah yapıyor, der.

Dördüncü şıkkın dışındakileri çürütmek için ne zaman, ne de kelime israf etmeye niyetim var. Çünkü onların çürük olduğunu akıl ve vicdan görmekte ve anlamaktadır.

Biz dördüncü şıkkın üzerinde durmak istiyoruz. Ve diyoruz ki deprem failsiz ve hikmetsiz bir hareket değildir. Farz edelim, yerde bir maktül var. Bunu kim öldürdü, dediklerinde her halde biri kalkıp:

Şu tabancadan çıkan kurşun öldürdü, demez ve kurşundan davacı olmaz. Evet o adamı tabancadan çıkan kurşun öldürmüştür, bu doğrudur. Ama o tabancanın tetiğini çeken bir el, bir kuvvet, bir şuur, bir irade vardır. Evet deprem şu kadar insanı öldürdü, şu kadar binayı yıktı. Bu doğru. Öyleyse neden depremi mahkemeye veren çıkmadı? Çünkü deprem de yukarda ki kurşun gibidir. Tabancanın tetiğini nasıl çeken varsa, depremin de tetiğini bir çeken var. Kur’an’ın ifadesine göre o, Allah’tır. (1)

Depremi ister bir uyarı olarak kabul edin, ister etmeyin; ama bu hareketin arkasında Allah’ın ilmi, hikmeti, iradesi, kudreti, ibreti ve dersi vardır. Böyle inanmak tevhidin gereğidir. Bu olayı, tesadüflere, kendi kendine oluşlara, başıboşluğa havale etmek şirktir.

Kitab-ı Kerimimiz olan Kur’an, ağacın başından düşen bir yaprağın dahi Allah’ın izniyle düştüğünü haber vermektedir.(2) Allah’ın izni, iradesi olmadan bir yaprak dahi düşemediğine göre, deprem gibi büyük bir hareketin Allah’ın izni, haberi ve iradesi olmadan gerçekleşmesi nasıl mümkün olacaktır?

Allah (c.c) deprem ve benzeri afetlerle, olumlu ve olumsuz, tatlı-acı bütün icraatıyla kendisini hatırlatıyor. “Ben varım” diyor. Adeta “her şeyinizin sahibi benken beni hesaba katmıyorsunuz. Hayatı eğlenceden ibaret sananlar, sabahtan akşama, akşamdan sabaha kadar eğleniyorlar; benim, bu yaptıklarından razı olup olmadığımı sormuyorlar. Hayatı kavgadan ibaret sananlar ve birbirlerini acımasızca öldürenler benim bu işten ve terörden razı olmadığımı hesaba katmıyorlar. Bir hiç uğruna hem dünyalarını ve hem de ahiretlerini cehennemleştiriyorlar.” diyor.

Bu icraatıyla haklı değil mi Allah sevgili okurlarım? Bu olaylar da olmazsa Allah, ahiret, hesap, dine hizmet ciddi anlamda kimin aklına geliyor? Çok az kimsenin. Nerden belli? Allah yokmuş gibi yaşanan hayatlardan, gayr-i meşru eğlencelere dalmalardan, terk edilen namazlardan, verilmeyen zekâtlardan, “neme lazım”, “hep bana” anlayışlarından belli.

Depremler bunların hepsini terk ettiriyor. Samimiyetle Allah dedirtiyor. Dua ettiriyor, namaza başlatıyor, günahlardan uzaklaştırıyor, yardımlaşmaya sevk ediyor. “Neme lazım”, “hep bana” gibi acımasız anlayışları parçalıyor. Ölümü, ahireti ve hesabı düşündürüyor.

Bizi çepeçevre kuşatmış olan gafletimiz o kadar kalın ki, rahmet, nimet ve nasihat onu parçalamaya yetmiyor. Allah, musibet ve deprem balyozunu devreye sokuyor. Maddî ve manevî hayatımızı tehdit eden gafletimizi parçalayıp bizi kurtarıyor. Kurtarırken içimizden günahkâr olanları dua ve ibadete, tevbe ve istiğfara yönlendiriyor, şükürlüleri ve masumları şehitlik rütbesiyle cennete atıyor, şükürsüz ve şirk içinde olanları da cehenneme döküyor.

İçinde yaşadığımız kürenin İki türlü hareketi vardır:

1-Saniyede 30 km hızla gittiği halde hızıyla ve gürültüsüyle kimseyi rahatsız etmeyen normal ve intizamlı hareketi.

2-Sesi ve gürültüsüyle ödleri koparan, yürekleri hoplatan anormal ve intizamsız görünen depremdeki hareketi.

Bu hareketlerin hiç biri başıboş değil. Allah’ın emriyle olan hareketlerdir. İntizamsız ve düzensiz görünen ikinci hareketin en büyük hikmeti birinci hareketteki intizamı, düzeni, nimeti, rahmeti ve hikmeti anlamayanlara anlatmak, görmeyenlere göstermek ve Allah’ın evrendeki muhteşem ve kusursuz düzenine dikkat çekmektir. Yani Yüce Allah intizamsız görünen depremle, kâinattaki mükemmel icraatına dikkat çekmiştir. Hastalığı vermekle sağlığın önemine, geceyi yaratmakla gündüzün önemine, karanlığı yaratmakla ışığın önemine dikkat çekmesi gibi.

Her nedense milyarlarca insanın organlarının tam ve mükemmel yaratılmasındaki intizam ve ihtişam kimsenin dikkat ve takdirini çekmez de bir insanın tek elinde altı parmağının olması hayret ve dikkat uyandırır.

Yerin depremle sarsılması değil, Allah’ın yere ve aleme yerleştirdiği mükemmel düzeni bizi hayrete düşürmeli ve hayran bırakmalı, bu hayret ve hayranlık şükür ve şükrana dönüşmelidir. Çok kere bu olmayınca şiddetli depremlerle sadece hayrete değil, aynı zamanda hendeklere düşüyoruz ve her şeyimizi kaybediyoruz. Allah bu akıbetten, maddî ve manevî depremlerden hepimizi korusun.

Seminerlerimin birinde dinleyicilerden biri sordu:

Pekiyi deprem Allah’ın işi ise Allah neden bu tahribata ve bu zulme izin veriyor?

Depremin zulüm olduğunu kim söyledi ve kim öğretti size? Bilimsel makalelerin birinde bir cümle okumuştum. Cümle aynen şöyleydi: “Depremler olmasaydı, dünyada hiç bir canlı yaşayamazdı.” Depremin zulüm görünen bir yönü varsa o insanlara aittir. Hâşâ! Allah zulümden münezzehtir. O merhametlilerin en merhametlisidir. Her kimde merhamet varsa o merhameti o kimseye veren de O’dur.

Dinleyici yine sordu:

İyi ama depremin yüzünde görünen bir merhametsizlik var. Pekiyi bunun anlamı ne, sebebi kim?

Tekrar ediyorum, Allah’a bakan yönünde merhametsizlik yok. Tam tersi Allah’ın icraat ve inkılaplarında hayat var. Bir buğday, toprağa düşmeden, patlamadan, çatlamadan erimeden, çürümeden, kısaca varlığını kaybetmeden başak olamaz. Varlığını ve canlılığını sürdüremez.

Biz insanlar da böyleyiz. Toprağa girmeden, dünyadaki varlığımızı kaybetmeden ebedî hayata ve ölümsüzlüğe kavuşamayız. Bir buğday toprağa girdikten sonra, yüz buğday oluyorsa, toprağa giren bir insanın ne kadar mükemmel bir hayata kavuşacağını anlamakta zorlanmıyoruz.

Depremin ve benzeri olayların bıraktığı merhametsiz görünen tabloya gelince onun nedeni ve suçlusu biziz. Yani insan oğlunun küfrü ve küfranı, israf ve ifsadıdır. Siyasî, ticarî, sosyal ve ekonomik gibi bir çok depremlerin temelinde de yine bunlar vardır. Küfür, küfran, israf ve ifsat.

Küfür, Allah’ı tanımamak, Allah yokmuş gibi yaşamak, küfran ise O’nun nimetlerine karşı nankörlüktür. İsraf, muhtaçlara vermen gereken fazlayı kendine, günahlara ve boşa harcamak. İfsat, bozmak, bozgunculuk yapmaktır. Onun içindir ki Allah, Kur’an’da kâfirleri, (3) müsrifleri (4) ve müfsitleri (5) sevmediğini çok net bir şekilde ortaya koymuştur.

Allah’ın türlü türlü orduları (6) ve türlü türlü silahları vardır. Onlardan biri de depremdir. Bu gerçeği biz Kur’an’ın şu ayetlerinden anlıyoruz: “De ki: Çıkın yeryüzünde dolaşın. Anarşist ve ahlaksızların akıbetinin ne olduğunu görün.” (7) “Onların her birini biz, günahından ve suçundan dolayı yakaladık. Kiminin üzerine taş yağdıran (kasırga) gönderdik. Kimini dayanılmaz bir ses, bir deprem yakaladı. Kimini yere batırdık. Bazılarını da boğduk. Aslında Allah onlara zulmetmedi, etmeyecekti. Lakin onlar (rahat durmadılar, hadlerini aştılar,) kendilerine zulmettiler.” (8)

KÖTÜLÜĞÜ YARATMAK, KÖTÜLÜK DEĞİLDİR, KÖTÜLÜĞÜ YAPMAK KÖTÜLÜKTÜR

Bu ayetlerden anlaşılıyor ki, mülkün sahibi olan Allah, tarih boyu yaramazlık yapanları cezalandırmıştır. Ama bu cezada suç ceza verende değil, ceza alandadır.

Denilir ki: “Halk-ı şer, şer değildir, kesb-i şer şerdir.” Bunu bir cümle ile izah edelim: Ateşi Allah yaratmıştır. Ateşi yaratmasının da sayısız hikmeti vardır. Bir insan kalkar da parmağını ateşe sokarsa, ateşi yaratan mı suçlu olur, ateşe parmağını sokan mı? Bu misalden yola çıkarak diyoruz ki: Depremi yaratmak, şer değildir; çünkü onun bizim bilemediğimiz belki çok faydaları vardır. Asıl şer depreme davetiye çıkarmaktır.

Depremin ne zaman, nerde, nasıl olacağını bilim henüz tesbit etmiş değildir.(9) Denemeler sahibi Montaigne’in güzel bir tesbiti var. Der ki: “Ölümün bizi nerde yakalayacağı belli değil. En iyisi biz onu her yerde bekleyelim.” Ben de deprem için aynı şeyi söylüyorum: Depremin bizi nerde, nasıl, ne zaman yakalayacağı belli değil. En iyisi biz ona her yerde hazır olalım ve biz ona sü-i istimallerimizle, israflarımızla, ifsatlarımızla, zulümlerimizle, varlığın Yaratıcısına isyan ve tuğyan dolu yaşayışımızla, gayr-i meşru eğlencelerimizle davetiye çıkarmayalım.

DEPREME HAZIRLIKLI OLMALIYIZ

Deprem olması ve yaşanması gereken bir olaydır. Zaman zaman nasıl gökyüzünü bulutlar kaplar, yağmur yağar, şimşek çakar. Bunlar nasıl Allah’ın evrene koyduğu nizamın bir parçası ise, deprem de o nizamın ve düzenlemelerin bir parçasıdır. Yeri harekete geçiren Allah, insana da tedbirli olmasını emretmiş.

Biz nasıl gece gelince gecenin, kış gelince kışın kanunlarına uyuyor, kendimizi ona göre ayarlıyoruz. Depreme göre de kendimizi hazırlamamız gerekiyor. Sağlam zeminde, sağlam malzemeler kullanarak, sağlam binalar inşa edeceğiz. Haksızlık, hırsızlık, yolsuzluk yapmayacağız. Taciz, tecavüz, kapkaç, gasb, anarşi ve terör olaylarına katılmayacağız. Cinayetlere tenezzül etmeyeceğiz. Haklı ve adil devlete, ana-babamıza, hocalarımıza isyan etmeyeceğiz. Evrenin sahip ve yaratıcısına itaat ve ibadet edeceğiz. Eşimizi ve çocuklarımızı Allah’ın birer emaneti göreceğiz, seveceğiz, okşayacağız, öpeceğiz. Tek kelime ile zalim olmayacağız. Çünkü Allah, küfrün cezasını çok kere ahrete bırakır ama, zulmün ve zalimin cezasını çok kere burada verir. Bir anda nimeti nıkmete, yağmuru sele, rüzgarı hortuma dönüştürür. Her şey dostumuzken düşman olur. Görünmez askerleri (mikropları) devreye sokar, vurulması gerekenleri vurur.

DEPREMLERDE SUÇSUZ VE GÜNAHSIZLARIN DURUMU

Bu operasyonlarda bazen suçsuz ve günahsızlar da musibet ve felaketlerden payını alır. Öyle olmasaydı imtihan sırrı bozulur, Allah herkesi kendine inanmaya zorlamış olurdu. Vurulanlar içinde suçlular da vardır, suçsuzlar da. “Bir bela ve musibetten çekininiz ki, o geldi mi, yalnız zalimleri yakmaz; masumları da yakar.” (10)

Pekiyi suçsuz ve günahsız insanlar suçsuzken depreme yakalanır ve musibete düşerlerse, bunların Allah’ın merhamet ve adaletinden payları nedir?

İki önemli pay var onlara:

1-Yüce Allah, onların telef olan mal ve servetlerini kendileri adına verilmiş bir sadaka olarak kabul ediyor. Böylece fani mal ve servetleri, ebedi bir mal ve servete dönüşüyor.

2-Onlar hükmen şehid oluyorlar. Cennete gidiyorlar. Böylece fani ve ölümlü hayatları baki ve ölümsüz hayatla değiştirilmiş oluyor. İşte deprem içinde saadet ve kahr içinde lütuf buna derler. Tabii ki bu önemli sonuç, İslam’ı yaşayan Müslümanlar, bir de bülûğ çağına ermemiş tüm masumlar için geçerlidir.

Biz depremden değil, depreme hazırlıksız yakalanmaktan, bir de depremin dizginleri elinde olan Allah’dan korkmalıyız. Ne Allah’ın ve ne de kulların hakkına tecavüz etmemeliyiz.

Depremin son derece hiddetli ve şiddetli olması da bir yazarımızın densizce ve ukalaca dediği gibi Yaratıcı’nın hâşâ merhametsizliğinden ve adaletsizliğinden değil, bizim gafletimizin, zulmümüzün ve yanlışlarımızın şiddetindendir. Bunu böyle söylemez ve böyle inanmazsak depremden ders ve ibret almış olmayız.

Tekrar ediyorum, Yüce Yaratıcı, dürüst (11) ve çalışkan olmamızı, (12) sağlam iş yapmamızı, sağlam zemine sağlam binalar kurmamızı ve sağlam malzeme kullanmamızı, (13) sonra da kendisine güvenmemizi istiyor. (14)

Deprem insanı öldürmez. İnsanı, sahtekârlık, tembellik, çürük iş yapmak, çürük malzeme kullanmak, çürük yere bina dikmek ve gayr-i ahlakî bir hayat sürmek öldürür.

Depremin görevi, sadece terbiyeye yönelik değildir. Onun daha pek çok hikmetleri vardır. Allah’ın sonsuz kudret ve azametini hissettirmenin yanında arz kabuğundaki enerjiyi boşaltır, böylece dünyamızın, fezaya fırlayıp bütün bütün yok olmaktan kurtulmasına, madenlerin ve sıcak su kaynaklarının ortaya çıkmasına ve kaplıcaların keşfine sebep olur. Deprem sayesinde yanar dağların kontrolü sağlanır, daha büyük patlamaların önüne geçilmiş olur.

Acılarla ve sancılarla karşılaştığımız zaman, önce olayların dizgini elinde olan Zât’ı değil, kendimizi suçlamalıyız. Hikmetini anlayamadığımız yerlerde susmasını bilmeliyiz. Ne güzel söylemiş İbrahim Hakkı:

Hak şerleri hayreyler/ Zannetmeki gayreyler/ Arif anı seyreyler/ Mevla görelim neyler/ Neylerse güzel eyler.

Öbür taraftan bir başka dost:

Gelse celalinden cefa / Yahut cemalinden vefa

İkisi de cana safa / Kahrında hoş, lutfun da hoş

İşte bu inanç, depremle sarsılmış insanları depresyondan ve her türlü bunalımdan kurtarır, ayakta kalmalarını ve hayata tutunmalarını sağlar.

Allah milletimize ve devletimize bir daha böyle acılar yaşatmasın. Bizi rahmetinin ve nimetinin farkına varıp, şükür yapan sevgili dostlarından eylesin.

Deprem şehitlerimizi ve tüm şehitlerimizi Allah hepimiz hakkında şefaatçi eylesin. Hepsine Yüce Rabbimizden rahmet, yaralılara acil şifalar ve yakınlarına sabr-ı cemil niyaz ediyorum.

Vehbi Karakaş / Risale Haber

DİPNOTLAR:

1-Bkz. Mülk, 67 / 2

2-En’am, 6 / 59

3-Bkz.Rûm sûresi, 30 / 45;

4-Enam, 5 / 141; A’raf, 7 / 31

5-Maide, 5 / 64

6-Bkz. Fetih, 48 / 7

7-A’raf, 7 / 86

8-Ankebût, 29 / 40

9-Bilim ve Teknik Dergisi, Eylül 1999, s.7; Karakaş, Vehbi, Depremin Hatırlattıklar Hasretin Söylettikleri, s.28 Mega Basım, İstanbul-1999

10-Enfal, 8 / 25

11-Bkz, Ahzab, 59 / 70

12-Bkz. Necm, 53 / 39

13-Bkz, Neml, 27 / 88

14-Bkz. Al-I İmran, 3 / 159

Bediüzzaman’ın Zelzele Hakkındaki Beyanatı ve Dersi

[Zelzelenin mahiyeti ve hikmeti ve ilahi kader cihetindeki dersi noktasında, Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin yıllar önce Erzincan zelzelesi münasebeti ile Zilzal suresi için yazdığı, manevi tefsir, sual ve cevabları her zaman ki ve bu günkü zelzeleye de işaret etmesi bakımından ehl-i imanın nazarlarına arz ediyoruz.]

 

Ondördüncü Sözün Zeyli

Şu sure kat’iyyen ifade ediyor ki: Küre-i Arz, hareket ve zelzelesinde vahy ve ilhama mazhar olarak emir tahtında depreniyor. Bazen da titriyor.

[Manevî ve ehemmiyetli bir canibden şimdiki zelzele münasebetiyle altı-yedi cüz’î suale karşı yine manevî ihtar yardımıyla cevabları kalbe geldi. Tafsilen yazmak kaç defa niyet ettimse de izin verilmedi. Yalnız icmalen kısacık yazılacak.]

Birinci Sual: Bu büyük zelzelenin maddî musibetinden daha elîm manevî bir musibeti olarak, şu zelzelenin devamından gelen korku ve me’yusiyet ekser halkın ekser memlekette gece istirahatını selbederek dehşetli bir azab vermesi nedendir?

Yine manevî cevab: Şöyle denildi ki: Ramazan-ı Şerifin teravih vaktinde kemal-i neş’e ve sürur ile sarhoşçasına gayet heveskârane şarkıları ve bazan kızların sesleriyle radyo ağzıyla bu mübarek merkez-i İslâmiyetin her köşesinde cazibedarane işittirilmesi, bu korku azabını netice verdi.

İkinci Sual: Niçin gavurların memleketlerinde bu semavî tokat başlarına gelmiyor? Bu bîçare Müslümanlara iniyor?

Elcevab: Büyük hatalar ve cinayetler te’hir ile büyük merkezlerde ve küçücük cinayetler ta’cil ile küçük merkezlerde verildiği gibi; mühim bir hikmete binaen ehl-i küfrün cinayetlerinin kısm-ı a’zamı, Mahkeme-i Kübra-yı Haşre te’hir edilerek ehl-i imanın hataları, kısmen bu dünyada cezası verilir.(Haşiye)

Üçüncü Sual: Bazı eşhasın hatasından gelen bu musibet bir derece memlekette umumî şekle girmesinin sebebi nedir?

Elcevab: Umumî musibet, ekseriyetin hatasından ileri gelmesi cihetiyle ekser nâsın o zalim eşhasın harekâtına fiilen veya iltizamen veya iltihaken taraftar olmasıyla manen iştirak eder, musibet-i âmmeye sebebiyet verir.

Dördüncü Sual: Madem bu zelzele musibeti, hataların neticesi ve keffaret-üz zünubdur. Masumların ve hatasızların o musibet içinde yanması nedendir? Adaletullah nasıl müsaade eder?

Yine manevî canibden elcevab: Bu mes’ele sırr-ı kadere taalluk ettiği için, Risale-i Kader’e havale edip yalnız burada bu kadar denildi:

… Yani: “Bir bela, bir musibetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zalimlere mahsus kalmayıp masumları da yakar.”

Şu âyetin sırrı şudur ki: Bu dünya bir meydan-ı tecrübe ve imtihandır ve dâr-ı teklif ve mücahededir. İmtihan ve teklif iktiza ederler ki, hakikatlar perdeli kalıp, tâ müsabaka ve mücahede ile Ebubekirler a’lâ-yı illiyyîne çıksınlar ve Ebucehiller esfel-i safilîne girsinler. Eğer masumlar böyle musibetlerde sağlam kalsaydılar, Ebucehiller aynen Ebubekirler gibi teslim olup, mücahede ile manevî terakki kapısı kapanacaktı ve sırr-ı teklif bozulacaktı.

Madem mazlum, zalim ile beraber musibete düşmek, hikmet-i İlahîce lâzım geliyor. Acaba o bîçare mazlumların rahmet ve adâletten hisseleri nedir?

Bu suale karşı cevaben denildi ki: O musibetteki gazab ve hiddet içinde onlara bir rahmet cilvesi var. Çünki o masumların fâni malları, onların hakkında sadaka olup, bâki bir mal hükmüne geçtiği gibi, fâni hayatları dahi bir bâki hayatı kazandıracak derecede bir nevi şehadet hükmünde olarak, nisbeten az ve muvakkat bir meşakkat ve azabdan büyük ve daimî bir kazancı kazandıran bu zelzele, onlar hakkında ayn-ı gazab içinde bir rahmettir.

Beşinci Sual: Âdil ve Rahîm, Kadîr ve Hakîm, neden hususî hatalara hususî ceza vermeyip, koca bir unsuru musallat eder. Bu hal cemâl-i rahmetine ve şümûl-ü kudretine nasıl muvafık düşer?

Elcevab: Kadîr-i Zülcelâl, her bir unsura çok vazifeler vermiş ve herbir vazifede çok neticeler verdiriyor. Bir unsurun birtek vazifesinde, birtek neticesi çirkin ve şer ve musîbet olsa da, sair güzel neticeler, bu neticeyi de güzel hükmüne getirir. Eğer bu tek çirkin netice vücuda gelmemek için, insana karşı hiddete gelmiş o unsur, o vazifeden men’edilse; o vakit o güzel neticeler adedince hayırlar terk edilir ve lüzumlu bir hayrı yapmamak, şer olması haysiyetiyle, o hayırlar adedince şerler yapılır. Tâ birtek şer gelmesin gibi; gayet çirkin ve hilaf-ı hikmet ve hilaf-ı hakikat bir kusurdur. Kudret ve hikmet ve hakikat kusurdan münezzehtirler.

Madem bir kısım hatalar, unsurları ve arzı hiddete getirecek derecede bir şümullü isyandır ve çok mahlukatın hukukuna bir tahkirli tecavüzdür. Elbette o cinayetin fevkalâde çirkinliğini göstermek için, koca bir unsura, küllî vazifesi içinde “Onları terbiye et” diye emir verilmesi ayn-ı hikmettir ve adalettir ve mazlumlara ayn-ı rahmettir.

Altıncı Sual: Zelzele, küre-i arzın içinde inkılabat-ı madeniyenin neticesi olduğunu ehl-i gaflet işaa edip, âdeta tesadüfî ve tabiî ve maksadsız bir hâdise nazarıyla bakarlar. Bu hâdisenin manevî esbabını ve neticelerini görmüyorlar; tâ ki intibaha gelsinler. Bunların istinad ettiği maddenin bir hakikatı var mıdır?

Elcevab: Dalâletten başka hiçbir hakikatı yoktur. Çünki her sene elli milyondan ziyade münakkaş, muntazam gömlekleri giyen ve değiştiren küre-i arzın üstünde binler enva’ın birtek nev’i olan, meselâ sinek taifesinden hadsiz efradından bir tek ferdin yüzer a’zasından bir tek uzvu olan kanadının kasd ve irade ve meşiet ve hikmet cilvesine mazhariyyeti ve ona lâkayd kalmaması ve başıboş bırakmaması gösteriyor ki, değil hadsiz zîşuurun beşiği ve anası ve mercii ve hamisi olan koca küre-i arzın ehemmiyetli ef’al ve ahvali belki hiçbir şeyi, -cüz’î olsun küllî olsun- irade ve ihtiyar ve kasd-ı İlahî haricinde olmaz. Fakat Kadîr-i Mutlak hikmetinin muktezasıyla zahir esbabı tasarrufatına perde ediyor. Zelzeleyi irade ettiği vakit, bazan da bir madeni harekete emredip, ateşlendiriyor. Haydi madenî inkılabat dahi olsa, yine emir ve hikmet-i İlahî ile olur; başka olamaz. Meselâ: Bir adam bir tüfek ile birisini vurdu. Vuran adama hiç bakılmasa, yalnız fişekteki barutun ateş alması noktasına hasr-ı nazar edip, bîçare maktûlün büsbütün hukukunu zayi’ etmek; ne derece belâhet ve divaneliktir. Aynen öyle de: Kadîr-i Zülcelâl’in müsahhar bir memuru, belki bir gemisi, bir tayyaresi olan küre-i arzın içinde bulunan ve hikmet ve irade ile iddihar edilen bir bombayı, ehl-i gaflet ve tuğyanı uyandırmak için “ateşlendir” diye olan emr-i Rabbanîyi unutmak ve tabiata sapmak, hamakatın en eşneidir.

Altıncı Sualin Tetimmesi ve Hâşiyesi: Ehl-i dalalet ve ilhad, mesleklerini muhafaza ve ehl-i imanın intibahlarına mukabele ve mümanaat etmek için, o derece garib bir temerrüd ve acib bir hamakat gösteriyorlar ki, insanı insaniyetten pişman eder. Meselâ: Bu âhirde beşerin bir derece umumiyet şeklini alan zulümlü, zulümatlı isyanından, kâinat ve anâsır-ı külliye kızdıklarından ve Hâlık-ı Arz ve Semavat dahi, değil hususî bir rububiyyet, belki bütün kâinatın, bütün âlemlerin Rabbi ve Hâkimi haysiyetiyle, küllî ve geniş bir tecelli ile kâinatın heyet-i mecmuasında ve rububiyyetin daire-i külliyesinde nev’-i insanı uyandırmak ve dehşetli tuğyanından vazgeçirmek ve tanımak istemedikleri kâinat sultanını tanıttırmak için emsalsiz, kesilmeyen bir su, hava ve elektrikten; zelzeleyi, fırtınayı ve harb-i umumî gibi umumî ve dehşetli âfâtı nev’-i insanın yüzüne çarparak onunla hikmetini, kudretini, adaletini, kayyumiyyetini, iradesini ve hâkimiyyetini pek zahir bir surette gösterdiği halde; insan suretinde bir kısım ahmak şeytanlar ise, o küllî işarat-ı Rabbaniyyeye ve terbiye-i İlahiyyeye karşı eblehane bir temerrüd ile mukabele edip diyorlar ki: “Tabiattır; bir madenin patlamasıdır, tesadüfîdir. Güneşin harareti elektrikle çarpmasıdır ki, Amerika’da beş saat bütün makinaları durdurmuş ve Kastamonu vilayeti cevvinde ve havasında semayı kızartmış, yangın suretini vermiş” diye manasız hezeyanlar ediyorlar. Dalaletten gelen hadsiz bir cehalet ve zındıkadan neş’et eden çirkin bir temerrüd sebebiyle bilmiyorlar ki: Esbab yalnız birer bahanedirler, birer perdedirler. Dağ gibi bir çam ağacının cihazatını dokumak ve yetiştirmek için bir köy kadar yüz fabrika ve tezgâh yerine küçücük çekirdeği gösterir: “İşte bu ağaç bundan çıkmış” diye Sâniinin o çamdaki gösterdiği bin mu’cizatı inkâr eder misillü bazı zahirî sebebleri irae eder. Hâlık’ın ihtiyar ve hikmet ile işlenen pek büyük bir fiil-i rububiyetini hiçe indirir. Bazan gayet derin ve bilinmez ve çok ehemmiyetli, bin cihette de hikmeti olan bir hakikata fennî bir nam takar. Güya o nam ile mahiyeti anlaşıldı, âdileşti, hikmetsiz, manasız kaldı.

İşte gel! Belâhet ve hamakatın nihayetsiz derecelerine bak ki: Yüz sahife ile tarif edilse ve hikmetleri beyan edilse ancak tamamıyla bilinecek derin ve geniş bir hakikat-ı meçhuleye bir nam takar; malûm bir şey gibi: “Bu budur” der. Meselâ: “Güneşin bir maddesi, elektrikle çarpmasıdır. Hem birer irade-i külliye ve birer ihtiyar-ı âmm ve birer hâkimiyyet-i nev’iyyenin ünvanları bulunan ve “âdetullah” namıyla yâdedilen fıtrî kanunların birisine, hususî ve kasdî bir hâdise-i rububiyyeti irca’ eder. O irca’ ile, onun nisbetini irade-i ihtiyariyyeden keser; sonra tutar tesadüfe, tabiata havale eder. Ebucehil’den ziyade muzaaf bir eçheliyyet gösterir. Bir neferin veya bir taburun zaferli harbini bir nizam ve kanun-u askeriyeye isnad edip; kumandanından, padişahından, hükûmetinden ve kasdî harekâttan alâkasını keser misillü âsi bir divane olur. Hem meyvedar bir ağacın bir çekirdekten icadı gibi, bir tırnak kadar bir odun parçasından çok mu’cizatlı bir usta, yüz okka muhtelif taamları, yüz arşın muhtelif kumaşları yapsa; bir adam o odun parçasını gösterip dese: “Bu işler, tabiî ve tesadüfî olarak bundan olmuş.” O ustanın hârika san’atlarını, hünerlerini hiçe indirse, ne derece bir hamakattır. Aynen öyle de…

Yedinci Sual: Bu hâdise-i arziyye, bu memleketin ahali-i İslâmiyyesine bakması ve onları hedef etmesi, ne ile anlaşılıyor ve neden Erzincan ve İzmir taraflarına daha ziyade ilişiyor?

Elcevab: Bu hâdise, hem şiddetli kışta, hem karanlıklı gecede, hem dehşetli soğukta, hem Ramazanın hürmetini tutmayan bu memlekete mahsus olması; hem tahribatından intibaha gelmediklerinden, hafifçe gafilleri uyandırmak için, o zelzelenin devam etmesi gibi çok emarelerin delaletiyle bu hâdise ehl-i imanı hedef edip, onlara bakıp namaza ve niyaza uyandırmak için sarsıyor ve kendisi de titriyor. Bîçare Erzincan gibi yerlerde daha ziyade sarsmasının iki vechi var:

Biri: Hataları az olmak cihetiyle temizlemek için ta’cil edildi.

İkincisi: O gibi yerlerde kuvvetli ve hakikatlı iman muhafızları ve İslâmiyet hâmileri az veya tam mağlub olmak fırsatıyla, ehl-i zındıkanın orada tesirli bir merkez-i faaliyet tesisleri cihetiyle en evvel oraları tokatladı, ihtimali var.

Said Nursi

Risale-i Nur Külliyatından Sözler Kitabının 163. sayfasından alınmıştır.

Bediüzzaman’ın Zelzele Hakkındaki Beyanatı ve Dersi yazısına devam et

Zelzele Hadisesi (Şiir)

Zelzele denen olay ilahi musibettir
İdrak edenler için aslında bir ibrettir

“Bir doğa kanunudur” demek doğru olamaz
Veya tesadüflere katiyen bağlanamaz

Yalnız fay hatlarıyla okumak yetersizdir
Doğa kanunu deyip geçiştirmek yersizdir

Hayat bir imtihandır bunu unutmamalı
Herkes kendine düşen görevini yapmalı

Bilen mü’minler için içinde dersler vardır
En kârlı kişilerse tedbirini alandır

Tabii afetlerde önceden tedbir şarttır
Tedbir alınmayınca kaybedilen hayattır

İşini sağlam yapıp sonra tevekkül gerek
Çürük işler yapanlar kaybeder üzülerek

Bu tür hadiselerde Rabbin kudreti vardır
Buna inanmayanın inancına zarardır

Aslında bu imtihan, değil ölenler için
Asıl şu yeryüzünde tüm yaşayanlar için

Rabbim sınavımızı kolaylıkla geçirsin
Olaylar karşısında bize sabırlar versin

Büyük musibetlere duçar olan mü’minler
Allah’a dua edip sabır etmelidirler

Çünkü edilen dua mü’minin servetidir
Allah’ın bahşettiği büyük hazinesidir

Dünyanın neresinde olursa bir musibet
Kardeşlik duygusunda olmalı bir hareket

Nerede bir gözyaşı orada yardımlaşma
Birlik ve beraberlik olmalı dayanışma

Gönül fay hatlarımız hiçbir an kırılmasın
Kardeşlik duyguları asla hiç sarsılmasın

Ahmet Tanyeri – DİYARBAKIR

www.NurNet.org

Zilzal (Deprem) Suresinin Sırlarıyla Yaşamak

Bütün duyguların merkezi, başı ve padişahı hangisidir gibi bir soruya verilecek en doğru cevap, herhalde, ‘beka arzusu’ olacaktır. Bu arzu, duyguların merkezi ve zenbereğidir. Açlığını bastırmaktan evlat sahibi olma arzusuna, mal-mülk edinme tutkusundan tanınıp bilinme hevesine, cinsellikten ölüm korkusuna… Hangi duyguyu ele alırsak alalım, derinine inildiğinde, ‘beka arzusu’ çıkar karşımıza.

Beka talebi, duygularımızın temelidir. Dünya fanidir; ama hiçlik, insanın kabul edebileceği türden bir son değildir. O yüzden, ancak hayatını ölümün ötesine uzatarak ahireti dünyasına alabilenler şu dünyada dengeli ve huzurlu bir hayat yaşar. Yine bu yüzden, ölümü mutlak bir son olarak görenler, bu dünyada varlığını yahut ölümünü bir şekilde unutarak yaşamak zorundadırki, uyuşturucular, sefahet, alkolizm, işkoliklik, eğlence.. bütün bunların ucu bu noktaya dayanmaktadır.

Beka arzusunu doyurabilmek için ölümden öte bir ölümsüz hayat ülkesine muhtaç olan insan, öte yandan, yine bu arzunun bir uzantısı olarak şu dünyada dahi sağlam bir zemine basmak ister. İstatistiğe vurulduğunda karşımıza en güvenli yol olarak çıktığı halde havayolu ulaşımının bize olabildiğine ürkütücü gelmesi bundandır. Çünkü, bir uçağın içinde, “Her an herşey olabilir” halet-i ruhiyesi içindedir insan. İstatistiklerin gösterdiği, “Uçak yere çakılacak olsa?” diye düşünen insanlara hiçbir teselli vermemektedir. Çünkü, uçak düşecek olsa, sakat kalarak dahi yaşamasının pek mümkün olmadığını düşünmektedir.

Aynı şekilde, denizin de insana güven verdiği pek söylenemez. Hava gibi, su da insanı taşımaz çünkü. Vapur bir şekilde su alacak ve insan dayanacağı bir zeminden mahrum kalacak olsa, denizin yapacağı iş, bir müddet sonra onu yutmak olacaktır. O da beka talebinin sağlam bir zemini değildir kısacası.

Yeryüzü ise, insana güven verir. Zira, doğduğu andan itibaren onun üzerindedir. İnsana, ona atılan temel üzerinde bina kurma imkânı tanır. Ektiği tohumu biçmesini temin eder.

Bunun için, insanın şu dünya hayatında kendini rahat hissedeceği zemin, gökyüzü yahut deniz değil, yerdir. insana dost gelen unsur, hava veya su değil, topraktır. Yeryüzü ve toprak, insanın beka arzusunu bir derece karşılamaktadır. Eh, insan, ölse bile, en azından toprak olur. Kendisinin bıraktığı mal-mülk, evladına kalır. Kendisi yerin altına da girse, namı veya soyu yürür.

Dolayısıyla, bir Bâki-i Zülcelâl’in varlığına imandan beslenmesi ve asıl olan âhiret yurduna yönelmesi gereken beka arzusunun dünyaya kilitlenip kalmasında toprak unsurunun ciddi bir rolü vardır. İnsan, gafletli bir nazarla, Rabb-ı Rahîm’in çok rahmetler ve hikmetler taşıyan bu unsurunu beka talebinin doğru adresinin mezarı kılmaktadır.

Zilzâl sûresi, onu ilk kez keşfettiğim günden beri, bu bakımdan manidar gelir bana. Bilhassa, bütün bir günü uğrunda harcadığımız şu dünyada artık gönül huzuruyla uyku âlemine girmeye hazırlandığımız gece vakti okumaya gayret ettiğim bir sûredir Zilzâl. Kendimden ve Rabbimden gafil olmadığım zamanlarda bu sûreyi kendime tekrarlarken öncelikle düşündüğüm, bu sûreyi gerçekten kavrayacak olsak, dünyanın bizi aldatamayacağıdır. Çünkü, güvendiğimiz, beka yatırımını üzerine yaptığımız yeryüzünün hiç de güvenli ve güvenilir olmadığını bildirir sûre-i Zilzâl.

Bu sûreden öğrendiğimize göre, gün gelecek, yeryüzü deprenecektir. Zaten, zeminin tamamının depreneceği o kıyamet ânına bedel, parça bölük depremler ile el’an bunun nümuneleri sergilenmektedir. Yer sarsılır; yıkar, mahveder, ezip geçer. Beka yatırımının arsası olarak, uygun bir seçim değildir kısacası.

Hem, öyle bir deprem sûretinde deprenir ki, ona yüklediğimiz bütün ağırlıkları dışarı atar. Ne ‘biz gitsek de arkamızda kalacak’ dediğimiz malı mülkü arkamızda bırakır; ne de neslimize daimî bir hayat zemini olarak hizmet verir. Üzerine yaptığımız yatırımları ve kendisine yüklediğimiz hesapları reddedip atıverir. Böylece, celâl yüklü bir hal lisanıyla, “Arzu ettiğiniz bekanın mercii ve zemini ben değilim” der gibidir.

Ve, yeryüzü müthiş bir deprenme ile sarsılıp bütün ağırlıklarını dışarı attığında, havada korkan, suda korkan, lâkin ayağı yere basıyorsa huzur duyan insan şaşırıp kalacaktır. Âdeta, ummadığı birinden ihanet gören ve güvendiği biri tarafından aldatılan birinin şaşkınlığı içinde olacaktır. Gerçi, her an o incecik kabuğunun altında kaynayıp duran cehennem-misâl magma tabakasıyla; üstelik, o tabakanın varlığını bildiren yanar veya sönmüş dağlarıyla veya deprem adlı sarsıntılarıyla yeryüzü bize diyeceğini demiştir durmaksızın. Lâkin, beka arzusunu bir Bâkî-i Zülcelâl’in varlığına imanlı besleyip âhirete imanla doyurmanın bazı vazgeçilmez uzantıları nefsinin hesabına gelmediği için, insan bu arzunun adresini ‘yeryüzü’ sûretinde saptırmıştır. Lâkin, yer müthiş bir sarsıntıyla deprenip sarsıldığında, kendi eliyle ördüğü aldanışların kofluğuyla yüzyüze gelip, “Ne oluyor buna?” şaşkınlığına dûçar olacaktır. Onun anlamadığı ve anlamlandıramadığı bu sarsıntı hengâmında, arz, Rabbinin vahyetmesiyle, haberlerini anlatacaktır. İşte o an, zerre miskâl hayrın ve zerre miskal şerrin karşılığının görüleceği bir günün başlangıcıdır.

Kabiliyetimiz nisbetinde, en azından bu derece anlayabildiğimiz Zilzâl sûresi, işte ‘yerin sarsılması’ ekseninde, Kıyameti ve Hesap Gününü anlatır bize. Bilvesile, Bâki-i Zülcelâl’e bedel kendisine sığındığımız yerin, bekanın arsası olarak çürük ve adresi olarak yanlış olduğunu bildirir. Dolayısıyla, bizi, son tahlilde dünyada kalan beka teşebbüsleri yerine, zerre-miskâl hayrın da, zerre-miskâl şerrin de karşılığının görüleceği bir âhiret âlemine yönlendirir.

Bu derslerini hatırda tutabilsek ve her gün Zilzâl sûresiyle yaşamayı bilebilsek, içindeki herşeyin yanında kendisi de fâni olan dünya bizi bu kadar oyalayıp boğar mı; anlamıyorum.

O yüzden de, mü’minâne bir hâl ve gidiş için, bizi Zilzâl sûresini çokça okumaya teşvik eden hadisleri, hayatımıza yansıtmamız gerektiğine inanıyorum.

Metin Karabaşoğlu