Son Yazılar

Abdullah Yeğin Ağabey’den Çok Önemli Açıklamalar!

Risale-i Nur’ların “Devlet tekeline alındı, Risale Nur’a sansür” gibi iddialar yanlıştır. Üstadımız, Risale-i Nur’a bir kelime ilave edilmesine razı olmadığını herkes biliyor. Onu ilan ettik, mektuplar yazdık fakat cevap verme tenezzülünde bulunmadılar. Sadeleştiriyorlarmış. Sadeleştirmeye ne lüzum var? Madem ki Osmanlıca öğrenilecek, millet Osmanlıca okuyor dini hakikatleri aynı kelimelerle öğrenmesi daha iyi değil mi? Yani milleti cahil mi bırakmak istiyorlar. Kendi isimlerini koymuyorlar yaptıkları sadeleştirmeye, sanki Üstad yapıyormuş gibi Üstad’ın ismini koyuyorlar. Bu, Üstad’a en büyük hakarettir. Onları biz kabul etmiyoruz.

Devamını oku ›

Osmanlıca, Öğrenciye Özgüven kazandırır

Osmanlıca Türkçesinin öğretiminin neticede bir alfabe öğretimi olduğunu vurgulayan Avcı, şunları kaydetti: “Yani 1928’den önceki alfabeyi tanısınlar. Tartışmalarının sonu yok. Ama bir özgüven gelir çocuğa. Bir lise talebesi okuyabilse de okuyamasa da Hüseyin Rahmi’yi orijinal baskısından okumanın verdiği cesareti görecek. Bu özgüven bize lazım. En çok ihtiyaç duyduğumuz şey özgüvendir. Tarih sahnesine yeni zuhur etmiş bir ülke olmadığımızı, geriye dönük pek çok birikimimiz, zenginliğimizin olduğunu hissetmesi önemli bir kazanımdır. Çocuk bunun üzerine başka şeyler inşa edebilir.

Devamını oku ›

Eğlenen İnsanların Yaklaşan Hesapları!

Kur’ân’ın uyarıları ise, her devirden çok, bizim zamanımızı tasvir eder gibi: “Hesapları yaklaştı; ama insanlar hâlâ gaflette, aldırmıyorlar.” Neyi kutluyor insanlar? Ömürlerinin tükenişini mi? Hesaplarının biraz daha yaklaşmış olmasını mı? Aslında, zaman içindeki dönüm noktaları, bizi ciddî bir muhasebeye sevk etmesi gereken kilometre taşlarıdır. Hesaba çekilmeden önce kendi hayatlarını sorgulayabilenler, bu dönüm noktalarını kaçırmak istemezler. (Ümit Şimşek’in yazısı..)

Devamını oku ›

Bedîüzzamânın Çarşısında Bulunmayan Şey!

Birisi “havf” diğeri “nisyan” yani korku ile unutma, bu iki hasletle beraber; şiddetle istibdada karşı da gelmiş, (Rüstem Garzanlı)

Devamını oku ›

Bediüzzaman, 2. Abdülhamid’e Mu’ârız ve Muhâlif mi?

Özellikle Bedîüzzaman ile ilgili iddialara gelince, Bedîüzzaman-Abdülhamid münasebetlerini kısaca özetlemekte yarar vardır: 1907’de İstanbul’a gelen Bedîüzzaman, Meşrûtiyetin ilânından evvel söylediği bir nutkunda, Sultan Abdülhamid’i, “Yaşasın yaraları tedavi etmek fikrinde olan Halîfe-i Peygamberî” diye vasıflandırmaktadır. 1909 Mart’ında kaleme aldığı bir makalede ise, ona şu tavsiyelerde bulunmaktadır.. (Prof. Dr. Ahmed Akgündüz’ün yazısı..)

Devamını oku ›