Özgüven ile Kibir Arasındaki Fark
Kibir bir “yetişememe” hali, tevazuu ise bir “sığamama” halidir. Her insanın toplum içinde göründüğü bir “haysiyet ve şöhret makamı” vardır.
Bu makamı, insanın dışarıdan nasıl algılandığını gösteren bir pencere veya bir ayna gibi düşünebiliriz. Eğer bir insanın gerçek kabiliyeti ve içsel değeri, toplumun ona biçtiği ya da kendisinin arzuladığı o yüksek makamdan daha kısa ise: O kişi, o yüksek seviyeye ulaşmış gibi görünmek için parmak uçlarında yükselmek zorundadır. İşte bu suni yükselme çabası kibirdir. Kişi aslında küçüktür; ama büyük görünmek için kendini zorla yukarı çeker. Yani kibir, kişinin kendi yetersizliğini örtme ve boşluğu doldurma telaşıdır.
Eğer bir insanın gerçek değeri ve liyakati, bulunduğu veya göründüğü makamdan daha yüksek ise: Bu kişi o makama sığmaz, dışarı taşar. O makamın içine girebilmek ve insanlarla aynı seviyeye gelip onlarla iletişim kurabilmek için eğilmek zorundadır. Bu eğilme hali tevazudur. Kişi aslında büyüktür; ancak muhatabına hürmetinden veya bulunduğu makama uyum sağlamak için “kavis yaparak” aşağı iner.
Kibir, bir “boyu yetişmeyen çocuk” telaşıdır; tevazu ise “kapıdan geçerken başı çarpmasın diye eğilen bir devin” nezaketidir. Kişi bulunduğu makama liyakatiyle değil de tamamen torpille veya tesadüfen gelmişse, içsel donanımı bilgisi, vizyonu, liderlik vasfı o koltuğun ağırlığından kısa kalır. Altındaki uzmanların kendisinden daha bilgili olduğunu içten içe bilir. Bu durum onda bir yetersizlik korkusu meydana getirir. O koltuğun gerektirdiği otoriteyi bilgiyle dolduramadığı için, kibirle doldurmaya çalışır. Odasına girerken ayağa kalkılmasını bekler, çalışanlarını azarlar, her fırsatta “Ben müdürüm!” hatırlatması yapar. İşte bu kibir, onun o makama boyunun yetmediğinin kanıtıdır. Parmak uçlarında yükselerek büyük görünmeye çalışırken aslında ne kadar küçük kaldığını ilan etmiş olur.
Kişi alanında uzman, vizyoner ve karakteri çok sağlam biri ise, Liyakati ve dehası, oturduğu koltuğundan çok daha yüksektir. Kendi değerinin farkındadır, ispat etme derdi yoktur. Bilgisi o kadar geniştir ki, altındaki çalışanlarla iletişim kurabilmek için onların seviyesine inmesi gerektiğini bilir. Personelle şakalaşır, stajyerin fikrini sorar, hata yaptığında özür dilemekten çekinmez, o zaten büyüktür ve bu büyüklüğü çevresindekilere ağır gelmesin diye tevazu ile eğilir. Onun bu alçakgönüllülüğü, aslında makamına sığmadığının, o makamdan çok daha büyük bir “kıymet ve istihkak” sahibi olduğunun nişanesidir.
Bir insan ne kadar çok “Ben buradayım, ben büyüğüm!” diye bağırıyorsa, aslında o kadar “Ben bu makama/konuma yetişemiyorum” demektedir. Bir insan ne kadar doğal, rahat ve alçakgönüllü ise, o kadar büyük bir ruhun ve donanımın sahibi olduğunu gösteriyordur. Çünkü sadece yüksek karakter, alçak bir kapıdan yani dünyevi makamlardan geçerken eğilme ihtiyacı hisseder.
Şöhret hırsıda böyledir, İnsan neden şöhret ister? Çünkü içindeki boşluğu, başkalarının alkışlarıyla doldurmaya çalışır. Eğer bir insanın gerçek yeteneği, bilgisi ve ahlakı sahip olduğu şöhretten çok daha küçükse; bu kişi o şöhreti elinde tutmak için sürekli kibirlenmek zorundadır. Bu tip insanlar en küçük bir eleştiriye tahammül edemezler. Çünkü eleştiri, onların parmak uçlarında durdukları o yorgun ayaklarını titretir.
Şöhretleri bir “balon” gibidir. İçerideki gerçek hacim küçük olduğu için, dışarıdaki büyük görünümlerini korumak adına sürekli kibir pompalamak, çevrelerine duvarlar örmek ve tepeden bakmak zorundadırlar. Bu halleriyle aslında şunu haykırırlar: “Ben bu kadar ünlü olmayı hak edecek kadar büyük bir insan değilim, lütfen yakından bakıp bunu fark etmeyin!”
Bazı insanlar vardır ki, onların gerçek kıymeti, tarihin veya toplumun onlara verdiği şöhretten bile daha büyüktür. İşte bu insanlar tevazu abidesidirler. Ne kadar övülürlerse övülsünler, o övgülere yaslanmazlar. Onlar için şöhret, sadece başkalarına hizmet etmek için kullanılan bir araçtır. Bu kişilerin ruhu o kadar geniştir ki, şöhretin dar kalıplarına sığmazlar. O kalıba yani insanların onları koyduğu o dar haysiyet makamına girmek için sürekli kendilerini küçültürler, halkın arasına karışırlar, en sıradan insanla en samimi bağı kurarlar.
Şöhret bir aynadır; ama dışbükey bir ayna gibi sizi olduğunuzdan büyük gösteriyorsa, siz o aynada devasa görünmek için sürekli gerinmek kibirli olmak zorunda kalırsınız. Eğer iç dünyanız karakteriniz, dış dünyanızdan şöhretinizden daha büyükse, o aynaya bakmak için eğilmek zorundasınızdır. Bu da sizi hem Allah katında hem de insanların kalbinde gerçekten büyütür.
Çetin Kılıç
RNK dan ilham alınarak yazılmıştır.








