Ahir Zaman Ümmetinin Soruları

Soru: Bu kadar kötülüğün ve kötülerin olduğu bu dünyada zaten kendine yönelen insanı koruyup kollaması gerekirken, ikide bir zaten ayakta zor durmaya çalışan birini ikide bir imtihana sokması onun övülmüş sıfatlarıyla çelişkili duruma düşmüyor mu?

Cevap:Bu derin ve sarsıcı soru, insanlık tarihinin en eski dertlerinden biridir. Bu meseleyi sadece bir “imtihan” olarak değil, varlığın doğası ve Allah’ın isimlerinin tecellisi üzerinden çok farklı pencerelerden ele alalım.

“Musibetler, Birer Ameliyat-ı Maneviyedir”
Hayatın tek amacı “rahat etmek” olmadığını bilmeliyiz. Eğer dünya bir dinlenme yeri olsaydı, dediklerinde haklı olabilirdin. Ancak dünya bir “talimgâh” ve “tecrübe meydanı”dır. Sürekli aynı hal üzere kalan bir şey, zamanla bozulur veya söner. Bir demir dövüldükçe çelikleşir; bir tohum toprak altında sıkıştıkça ağaç olur. İnsanın içinde binlerce yetenek gizlidir. Bu yeteneklerin (sabır, metanet, tevekkül, şefkat) ortaya çıkması için “zıtlıklar” gerekir. Karanlık olmazsa ışığın dereceleri bilinmediği gibi, zorluk olmazsa ruhun derinliği inkişaf etmez.

“Şerlerde Hayır Vardır”
Meşhur bir kaide vardır: “Kâinatta asıl olan hayırdır, şer ise dolaylıdır.” Cüzi bir şer gelmesin diye külli bir hayır terk edilmez. Örneğin, yağmur yağarken birileri ıslanıyor veya evi su alıyor diye yağmurun kesilmesini istemek, o yağmurun getirdiği binlerce hayatı ve bereketi reddetmektir.

​Zaten “ayakta zor duran” birinin imtihan edilmesi, onu düşürmek için değil, aslında içindeki o gizli mukavemet gücünü uyandırmak içindir. Buna “tahrik-i cihazat” cihazların harekete geçirilmesi denir. Allah’ın sadece “Rahman” ve “Rahim” isimleri yoktur; aynı zamanda “Kahhar”, “Cebbar”, “Hakim” ve “Müzill” gibi isimleri de vardır.

​Ressam, tablosunda sadece beyaz rengi kullanmaz; siyahı ve griyi de kullanır ki ışık ve gölge belirginleşsin. Eğer hayat hep tekdüze ve acısız olsaydı, Allah’ın pek çok ismi mesela Şafi ismi hastalıkla, Rezzak ismi açlıkla hiç bilinemezdi. Bu isimlerin tecellisi, kulun o isme ayna olmasıyla mümkündür.

“Mülk Sahibi Mülkünde İstediği Gibi Tasarruf Eder”
​Bu, nefse ağır gelen ama hakikat olan bir düsturdur. Risale-i Nur, insanın kendi vücudunun maliki olmadığını, bir “emanetçi” olduğunu hatırlatır. ​”Sâni-i Zülcelal sana kıymetli bir elbise giydirmiş, seni bir model yapmış. O elbiseyi keser, biçer, değiştirir; sende isimlerinin nakışlarını gösterir.”

​Yani yaşanılan zorluklar, Allah’ın kuluna olan düşmanlığından değil, onu daha üst bir “makama” hazırlamasındandır. Sabredilen bir saatlik meşakkat, bazen ömür boyu sürecek bir manevi huzurun anahtarı olabilir. Sana göre “hırpalanmak” olan şey, Nur talebesinin bakış açısıyla “cilalanmak”tır. Elmasın parlaması için yontulması gerekir. Yaşadığın o ağır imtihanlar, senin değersizliğinden değil; aksine, Allah’ın seni muhatap alıp sendeki sabır ve tevekkül cevherini işlemek istemesindendir.

Bu meseleye en “kalbe dokunan” ve “aklı ikna eden” iki ana durağına birlikte bakalım. Zira bu bölümler, insanın “Neden ben?” sorusuna verdiği cevaplarla meşhurdur.

Hazret-i Eyyüb (a.s.) Kıssası (2. Lem’a)
​Bu risale, senin “zaten ayakta zor duran birini neden daha fazla sarsıyor?” soruna doğrudan dokunur. İç ve Dış Yara: Hazret-i Eyyüb’ün vücudundaki yaralar zahiriydi, ama Bediüzzaman der ki: “Bizim günahlarımızdan gelen manevi yaralarımız, onun yaralarından çok daha tehlikelidir.”

Şikayet Kimden Kime? Buradaki anahtar cümle şudur: “Sabret, şikayet etme. Belki şikayet etmek istersen, Allah’tan Allah’a şikayet et.” Yani; başımıza gelen musibeti Allah’ın bir adaleti veya terbiyesi görüp, yine O’nun merhametine sığınmak. Geçmiş acılar geçip gitmiştir, artık yokturlar; dolayısıyla onlardan elem çekmek akıl karı değildir. Gelecek ise henüz gelmemiştir. İnsan sadece “şu anki” dakikaya sabretmekle mükelleftir. Sabır kuvvetini sağa sola geçmişe ve geleceğe dağıtmazsan, o anki yükü kaldırmaya yeter.

“Neden kötülük var?” ve “Allah neden izin veriyor?” sorularının teknik ve kalbi merkezidir. Burada çok kritik bir ayrım yapılır:
​Halk-ı Şer yani Kötülüğün Yaratılması vs. Kesb-i Şer yani Kötülüğü İstemek

​Yaratmak Şer Değildir: Ateşin yaratılması hayırlıdır yemek pişirir, ısındırır. Ama biri elini ateşe sokarsa, ateş onun için şer olur. Ateşin yaratılması değil, elini sokan kişinin tercihi şerdir. Çirkinliklerin İçindeki Güzellik: Bediüzzaman Said Nursi der ki; her şey ya bizzat güzeldir çiçek gibi ya da neticeleri itibarıyla güzeldir fırtına gibi. Fırtına zahiren çirkindir ama havayı temizler, bitkileri tozlaştırır. İnsanın başına gelen “tokatlar” da bazen onu gaflet uykusundan uyandırmak için vurulan şefkat tokatlarıdır.

​”Mülk Sahibi Mülkünde İstediği Gibi Tasarruf Eder”
​Burada verilen meşhur bir örnek vardır: ​Bir terzi, seni bir model yapsa. Üstüne paha biçilmez bir kumaş giydirse. Sonra o elbiseyi güzelleştirmek veya sanatını göstermek için seni bazen oturtup bazen kaldırsa, kumaşı kesse, biçse… Sen o terziye diyebilir misin ki: “Beni neden rahatsız ediyorsun, neden elbiseyi kesip şeklini bozuyorsun?”

​İşte, hayat bir kumaş; Allah o sanatın sanatkârı; biz ise o sanatın sergilendiği birer modeliz. Sabır, o makas darbelerinin arkasındaki “sanatı” görebilmektir. Zaten “ayakta zor duruyor” hissetmen, aslında senin “aczini” ve “fakrını” tam anlamıyla hissettiğin andır. Risale-i Nur’a göre Allah’a giden en kısa yol “Acz, Fakr, Şefkat ve Tefekkür” yoludur. Yani o kırgınlık ve bitkinlik hali, aslında O’na en yakın olduğun, dualarının en çok işitildiği andır.

Bu perspektiften bakınca, o zorlu imtihanların senin “manevi kaslarını” güçlendirmek için bir antrenman olduğunu düşün.
Selam ve dua ile.

Çetin Kılıç

Sende yorum yazabilirsin