Risale-i Nurların Anlaşılamama ve Tenkitlerin Temelleri
Alim neden Risale-i Nurları okumaz, Müslüman neden tenkit eder? Risale-i Nur’a karşı ilgisizliğin, ilim sahibi olup hakikate yabancı kalmanın, Risale-i Nur’a yönelik itirazların perde arkasındaki nedenler.
Risale-i Nur Külliyatı, telif edildiği dönemden bugüne kadar hem büyük bir teveccüh görmüş hem de ilim çevrelerinde çeşitli tartışmalara konu olmuştur. İslamî ilimlerde derinleşmiş bazı zatların bu eserlere mesafeli durması veya bazı kesimlerin tenkit yolunu seçmesi, sosyolojik, metodolojik ve psikolojik birçok sebebe dayanmaktadır. Bu durumu anlamlandırmak adına öne çıkan temel sebepleri şöyle sıralayabiliriz:
Metodolojik Farklılık ve “İlm-i Kelam” Geleneği
Klasik İslam alimleri, bin yıllık bir medrese geleneğinin ve belirli bir terminolojinin mantık, fıkıh usulü, kelam kaidelerinin varisleridir. Risale-i Nur ise geleneksel kelam metodundan farklı olarak “huzur-u daimî” ve “temsil” metodunu kullanır.
Bazı alimler, meselelerin akli delillerle klasik şablonlara göre anlatılmasına alışık oldukları için, Risale-i Nur’un kalbe ihtar edilen manalara dayalı özgün üslubunu kendi akademik disiplinlerine sığdıramayabilirler. Klasik alim basamak basamak ilerlemeyi esas alırken, bu eserler doğrudan neticeye ve imanın en derin rükünlerine odaklanır. Bu yol farkı, bir yabancılaşma doğurabilir.
Müellifin “sehl-i mümteni” yani, kolay görünen ama benzeri yapılamayan olarak nitelendirilen üslubu, bazen zahiri nazarda edebi bir metin gibi algılanabilir. Derin bir vukufiyetle bakmayan biri, metindeki yüksek hakikatleri salt bir hitabet veya duygusal coşku zannederek ilmî derinliğini ıskalayabilir. Ayrıca, eserin kendine has terminolojisi, bu ıstılahlara aşina olmayanların metne nüfuz etmesini zorlaştırabilir.
“İşaret-i İlmiye” ve İlmî Enaniyet
İnsan tabiatının bir gerçeği olarak, belirli bir makama ve ilme erişmiş kişilerde bazen bizim bildiğimiz bize yeter düşüncesi oluşabilir. İslam literatüründe müsabaka ruhunun bazen münakaşaya dönüşmesi, alimler arasında tarih boyunca rastlanan bir durumdur. Kendi ekolünü veya meşrebini mutlak doğru kabul eden bir zihin, farklı bir tecdid hareketini anlamaya çalışmak yerine savunma refleksiyle tenkit edebilir.
Taklit ve Ön Yargı
Maalesef birçok kişi, bir eseri bizzat tetkik etmek yerine, o eser hakkında daha önce yapılmış sathi tenkitlerin veya kulaktan dolma bilgilerin esiri olmaktadır. “Şu hoca şöyle demişse bir bildiği vardır” şeklindeki taklitçi yaklaşım, hakikatin bizzat aranmasının önüne set çekmektedir.
İhtiyaç Hissetmeme Yanılgısı
Bazı Müslümanlar, dini bilgiyi sadece fıkhi kurallar veya tarihi siyer bilgisi olarak kodladıkları için, imanın tahkiki hale getirilmesi ihtiyacını tam olarak kavrayamayabilirler. Zaten Müslümanım, imanı öğrenmeye ne hacet? düşüncesi, bu asrın manevi hastalıklarına reçete sunan eserlere karşı bir ilgisizlik doğurmaktadır.
Tenkitlerin Kaynağı ve Yanlış Yorumlamalar
Tenkit edenlerin bir kısmı ise genellikle eserlerdeki teşbih ve temsilleri hakikat zannederek itiraz ederler. Müellifin bazı manevi müjdeleri veya talebelerine yönelik şevk verici beyanlarını aşırılık olarak yorumlayanlar, bu ifadelerin makam ve bağlamını dikkate almadıkları için yanılgıya düşerler.
Risale-i Nur gibi eserlerin anlaşılması, sadece zihni bir çaba değil, aynı zamanda kalbi bir teslimiyet ve tarafsız bir nazar gerektirir. Bir alimin çok bilgili olması, o bilginin onu her zaman yeni bir hakikate ulaştıracağı anlamına gelmez; zira bazen malumat çokluğu, insanın kendi hakikatini görmesine engel olan bir perdeye dönüşebilir. Hakikat, her zaman mütevazı ve arayış içinde olan gönüllere kapısını açar.
Çetin Kılıç








