Kainat Sarayının Sessiz Sahibi Olmaz
Allah’a İnanıp Kur’an’ı Reddetmenin Mantıksal Çıkmazı
İnsanoğlunun hakikat arayışında bazen karşımıza çıkan “Deizm” benzeri yaklaşım, yani “Bir yaratıcıya inanıyorum ama vahyedilmiş bir kitaba (Kur’an’a) inanmıyorum” düşüncesi, ilk bakışta yalın görünse de derinlemesine incelendiğinde ciddi mantıksal boşluklar barındırır. Allah’ın varlığını kabul edip O’nun kelamını reddetmek, bir sanatçıyı dâhi kabul edip, o sanatçının eserini neden yaptığını açıklamasını anlamsız bulmaya benzer. Risale-i Nur perspektifiyle ve akli delillerle bu konuyu ele aldığımızda, Allah’ın varlığının, vahyini ve Kur’an’ı zorunlu kıldığı görülmektedir.
Sanatçı Eseriyle Tanınmak ve Konuşmak İster
Kâinat, içindeki her bir atomdan dev galaksilere kadar muazzam bir sanat eseridir. Bediüzzaman Said Nursi’nin sıkça kullandığı “Saray” temsili burada kilit rol oynar: Bir usta, muhteşem bir saray inşa etse, içini en nadide antika sanat eserleriyle donatsa ve büyük bir ziyafet hazırlasa; elbette o saraya giren misafirlere bu eserlerin mahiyetini anlatacak, saray sahibini tanıtacak ve misafirlik kurallarını bildirecek bir rehber tayin eder.
Kâinatı bir sergi yeri gibi mucizelerle süsleyen Allah’ın, bu sanatı anlayacak tek varlık olan insanla konuşmaması düşünülemez. Eğer Kur’an gibi bir rehber olmasaydı, bu muazzam kâinat sarayı manasız, amaçsız ve karmaşık bir bilmece olarak kalırdı. Hikmet sahibi bir yaratıcı, asla abes (saçma) iş yapmaz.
Güneş Işıksız, İlah Kelamsız Olmaz
Güneşin varlığı, ışığının varlığıyla sabittir; ışığı olmayan bir güneş düşünülemez. Aynı şekilde, bir İlah varsa, O’nun mahlukatıyla iletişim kurması (kelam sıfatı) O’nun varlığının bir gereğidir. Allah’ın varlığını kabul eden biri, O’nun sonsuz mükemmellikte olduğunu da kabul eder. Sonsuz bir güzellik ve kemal, kendini tanıtmak ve sevdirmek ister. Kur’an, Allah’ın zatını, sıfatlarını ve bizden beklentilerini tarif ettiği en kapsamlı “konuşmasıdır”. Kur’an’ı reddetmek, “Allah var ama bizi başıboş bıraktı” demektir ki bu, O’nun kâinattaki her şeyi düzenleyen “Rab” ismiyle ve her şeyi yerli yerince yapan “Hakim” ismiyle taban tabana zıt düşer.
Bir okul binası inşa eden idare, oraya sadece taş ve beton yığmakla kalmaz; eğitimin akışını sağlayacak öğretmenler (peygamberler) ve müfredatı belirleyen kitaplar (vahiyler) gönderir. Kâinat da bir mektep gibidir; Kur’an ise bu mektebin ders kitabıdır.
Kur’an olmasaydı; “Biz kimiz? Nereden geldik? Nereye gidiyoruz? Ölümden sonra bizi ne bekliyor?” gibi insan aklını en çok meşgul eden sorular cevapsız kalacaktı. Bir kitabın Allah’tan gelip gelmediğini anlamak için içindeki hakikatlere bakılır. 14 asırdır her tabakadan insana hitap eden, milyonlarca ruhu terbiye eden ve her asırda tazeliğini koruyan Kur’an, beşer üstü bir belagat ve hakikat barındırır. Eğer insan uydurması olsaydı, zamanın geçmesiyle fikirleri eskir veya içinde çelişkiler barınırdı.
Tutarlı Bir İman İçin “Nübüvvet” Şarttır
“Allah’a inanıyorum ama Kur’an’a inanmıyorum” diyen bir zihne şu soruyu sormak gerekir: “Bu kadar hassas dengelerle bir kâinat kuran, her bir çiçeği özenle nakşeden ve senin en küçük maddi ihtiyacını (mideni, açlığını) bilen bir Allah; senin en büyük manevi ihtiyacın olan ‘bilme ve anlamlandırma’ ihtiyacını cevapsız bırakır mı? Seni karanlıkta, rehbersiz ve amaçsız bırakması O’nun merhametine sığar mı?”
Allah’a inanmak, O’nun sıfatlarını da kabul etmeyi gerektirir. Konuşmayan ve yol göstermeyen bir ilah anlayışı, kâinattaki muazzam nizamla çelişir. Kur’an, kâinat kitabının okunmasını sağlayan bir ışıktır; ışığı reddeden, güneşi kabul etse bile karanlıkta kalmaya mahkûmdur.
Çetin Kılıç
Kaynak:Rnk








