Trakya’nın İman Meşalesi, Abdülhamit Oruç Hocaefendi’nin Ardından
Hayatını bütünüyle iman ve Kur’an hizmetine adamış, ömrünün her anını Risale-i Nur’un nurlu hakikatlerini yaymaya vakfetmiş mümtaz bir alim, müstakim bir hafız ve müstesna bir kanaat önderi olan Abdülhamit Oruç Hocaefendi, 86 yıllık bereketli ömrünü tamamlayarak rıza-ı Rahman’a kavuştu. Trakya başta olmak üzere tüm İslam aleminin ve Risale-i Nur camiasının başı sağ olsun.
Hamit Hoca, tam 25 yıl boyunca Kırklareli Hızırbey Camii’nde imamlık ve vaizlik kürsüsünü hakkıyla ihya etti. Trakya gibi hizmet şartlarının her dönemde kendine has zorluklar barındırdığı bir coğrafyada, o hiçbir zaman yılmadı, sarsılmadı ve mücadelesinden asla vazgeçmedi.
Kürsülerden yükselen o çok tesirli vaazları, dershanelerdeki samimi sohbetleri, radyo ve televizyon ekranlarındaki ihlaslı anlatımlarıyla Trakya genelinde Risale-i Nur’ların tanınmasında ve sevilmesinde fevkalade bir rol oynadı. Onun rahlesinden on binlerce talebe gelip geçti; o, yetiştirdiği talebelerin de birer iman hizmetkarı olarak istihdam edilmesine vesile olan manevi bir usta, hakiki bir hoca idi.
Rahatsızlıkları sebebiyle 1989 yılında resmi imamlık vazifesinden emekliye ayrılmış olsa da, onun lügatinde “hizmetten emekli olmak” hiç yer almadı. Aksine:
Şeker, tansiyon, kalp rahatsızlıkları ve geçirdiği ağır operasyonlara meydan okurcasına koşturmaya devam etti.
Kendisine sorulduğunda, “Hizmet ettikçe, koşturdukça ve davetlere icabet ettikçe sıhhat buluyorum” diyerek iman hizmetinin şifa veren yönünü bizzat yaşayarak gösterdi. Gelen hiçbir davete “hayır” diyemezdi; şehir içi, şehir dışı hatta yurt dışı demeden her yere iman hakikatlerini taşımak için adeta kanat çırpardı.
Bizlerin en müşkül, en çözümsüz görünen sorularını zamanlı zamansız sormamıza rağmen, derin ilmi ve nezaketiyle her daim bizi aydınlatır, gönlümüzü ferahlatırdı. O sadece dini bir otorite değil, aynı zamanda devlet erkanının da fikirlerine başvurduğu, istişare ettiği bilge bir kanaat önderiydi.
Kendisini hastanede, o zorlu hastalık günlerinde ziyaret ettiğimde, yüzündeki nur ve gözlerindeki o davanın pırıltısı hiç eksilmemişti. Bana dönerek tarihe geçecek şu muazzam tespiti yaptı:
“Nurlar, Nuh’un gemisi gibidir; binen kurtulur, binmeyen helak olur!”
Hemen ardından ise bir baba şefkati ve bir dava büyüğü vakarıyla şu vasiyette bulundu: “Sakın hizmeti bırakma!” O, son nefesine, son dakikalarına kadar bu şuurla yaşadı. Hastanede ziyaretine gelen her kim olursa olsun, hastalığının acılarını bir kenara bırakır, hemen bir iman hakikati anlatmaya, bir Nur risalesinden bahis açmaya koyulurdu. Son nefes bile onun için bir tebliğ ve irşad anıydı.
Onun bu muazzam gayretine bir nebze olsun vefa gösterebilmek adına, RUBA Vakfı tarafından inşa edilen son medreseye “Hamidiye” adı verildi. Elbette Hamit Hocamız çok daha fazlasını hak ediyordu; fakat inanıyoruz ki onun en büyük mükafatı ve en güzel medresesi, yetiştirdiği talebelerin kalplerinde ve asr-ı saadeti aratmayan o pak ruhunda saklıdır. Aziz hatırası “Hamidiye Medresesi” ile yaşayacak inşaallah.
Bizler, onun geride bıraktığı yetim talebeleri olarak ilan ediyoruz ki: Onun bizlere emanet ettiği bu mukaddes Risale-i Nur hizmetini, bıraktığı yerden daha da arttırarak, aşkla ve şevkle tüm aleme yaymak için canla başla çalışacağız. Hocamızın vasiyetine sadık kalacak, gemiyi terk etmeyeceğiz.
Mevla, nadide bir zat olan alim ve hafız Abdülhamit Oruç Hocamızdan ebeden razı olsun. Mekanı Cennet-i Firdevs, komşusu Fahr-i Kainat Efendimiz (s.a.v.) ve Üstadımız Bediüzzaman Said Nursi olsun.
Ruhu için, el-Fatiha…
Çetin Kılıç








