Bir Deliden Gelen Uyanış Çağrısı
1994 yılının Mart ayıydı. Baharın ilk günleriyle birlikte tabiat adeta yeniden diriliş sahnesini
sergiliyordu. Toprağın bağrından çıkan çiçekler, tomurcuklanan ağaçlar ve yeşeren otlar, her
bahar tekrar edilen büyük hakikatin, haşrin ve yeniden dirilişin küçük bir numunesi gibiydi.
Bir tarafta nebatatın ihyası devam ederken, diğer tarafta ölüm gerçeği de hayatın içindeki
yerini koruyordu.
O günlerde bir dostumun akrabası Elazığ’da vefat etmişti. Birkaç arkadaşla birlikte
Diyarbakır’dan Elazığ’a taziye ziyaretine gittik. Taziyemizi yaptıktan sonra, Elazığ’a kadar
gelmişken o dönemde Emraz-ı Akliye ve Asabiye Hastanesi olarak bilinen hastaneyi de
ziyaret edip biraz tefekkür etmeyi düşündük.
Hastanenin girişinde iki hasta ile karşılaştık. Daha içeri girmeden, hiç beklemediğimiz bir
dersle karşılaşacağımızı bilmiyorduk. Boynumdaki kırmızı kravat, hastalardan birinin
dikkatini çekmiş olmalıydı. Bana dönerek gayet ciddi bir şekilde:
“Benim de bir horozum var; boynuna kırmızı kravat taksam öter mi?” dedi.
Bir an tebessüm ettik. Fakat sözün altında gizli bir mana da yok değildi. Belki de gençlik
yıllarının verdiği hevesle kırmızı kravata ve dış görünüşe fazla önem verdiğimi bu meczup
kardeşimiz fark etmişti. Onun dilinden bana şöyle bir ihtar geldiğini hissettim:
“Ey insan! Seni değerli yapan boynundaki kravat, üzerindeki elbise, makamın veya unvanın
değildir. Horozun boynuna kravat takmak onu insan yapmadığı gibi, insanı da süsler ve
şekiller yüceltmez.”
O anda kendi kendime şöyle dedim:
“Uyan ey nefis! Bir gün elbiselerin de, kravatların da, makam ve mevkilerin de elinden
çıkacak. İnsan kabre girerken yanında ne servetini, ne makamını, ne de süslerini götürebiliyor.
Şimdiden hakikati gör ve kendine gel.” Gerçekten de insan ne kadar farklı sıfatlarla anılırsa
anılsın, neticede Allah’ın bir kuludur. Makamlar geçici, unvanlar fanidir. İnsan bazen sahip
olduğu şeylerle kendisini farklı görmeye başlar. Hâlbuki hakikat değişmez:
Ne olursan ol, yine Abdullah’sın; yani Allah’ın kulusun.
Bir süre sonra aynı hasta tekrar yanımıza geldi. Yüzünde garip bir mahzunluk vardı. Sanki
geçmişte yaşadığı başka bir hayatı hatırlıyordu. Bize dönerek: “Vakti zamanında Malatya girişinde babamın çiftliği vardı çadırları kuruluydu. Kazan kazan etler pişirir, gelen geçene ikram ederdi…” dedi. Bu sözleri söylerken, içinde bulunduğu ruh hâlini anlatmaya çalıştığını düşündüm. Belki bir
zamanlar bolluk ve itibar içinde yaşamış bir ailenin evladıydı. Belki de geçmişteki günlerle
bugünkü hâli arasında büyük bir uçurum vardı. Kim bilir…
Fakat onun birkaç cümlesi bile bana dünyanın faniliğini yeniden hatırlattı. İnsan bugün ikram
eden konumunda olabilir, yarın yardıma muhtaç duruma düşebilir. Bugün alkışlanan kişi yarın
unutulabilir. Dünya hâlleri sürekli değişmektedir.
Gerçekten de dünya böyledir. Birileri gelir, bir süre kalır ve gider. Geriye ise yaptığı hayırlar,
bıraktığı güzel izler ve Rabbine karşı kulluğu kalır. Elazığ’daki o meczup hastanın sorduğu
basit görünen soru da yıllar sonra hâlâ zihnimde yankılanmaktadır:
“Benim de bir horozum var; boynuna kırmızı kravat taksam öter mi?”
Bazen bir velinin nasihatiyle değil, bir meczubun sualiyle insan kendine gelir. Çünkü hakikat,
Cenâb-ı Hakk’ın dilediği her dilde ve her vesileyle konuşabilir.
Rüstem Garzanlı








