Hristiyanlar Cennete Girer mi?

Bediüzzaman Hazretlerinin yaklaşımını “Her Hristiyan direkt cennete gider” şeklinde okumak eksik olur. O, daha çok “Fetret Devri” hükümlerini ve “Mazlumiyet” sırrını nazara veriyor. ​Bediüzzaman Hazretleri, İslamiyetin hakikatlerinin bozulmadan, saf ve ikna edici bir şekilde ulaşmadığı kişileri “Fetret Ehli” yani iki peygamber arasındaki boşlukta kalanlar hükmünde değerlendirir.

Günümüzde iletişim çok olsa da, İslamiyet’in imajının kirletilmesi veya yanlış tanıtılması sebebiyle, hakikate ulaşamayan samimi Hristiyanların bir nevi “manevi fetret” içinde olabileceğini belirtir. Bu durumdaki birinin, eğer kalbinde bir yaratıcıya inanma ve ahlaklı olma derdi varsa, “ehl-i necat” yani kurtuluş ehli olabileceğine dair kapı açar.

​Bediüzzaman Hazretleri özellikle dünya savaşları dönemindeki yıkımlara bakarak şu tespiti yapar: ​Masum olan, zulme uğrayan ve dinine bağlı olup musibetlerle ölen Hristiyanlar için “manevi bir nevi şehadet” mertebesinden bahseder. ​Kastamonu Lahikası’nda geçen bu ifade, “Hristiyan mıdır, dinsiz midir?” ayrımında, dine ve mukaddesata sahip çıkan masumların ilahi rahmetten mahrum kalmayacağına dair bir ümittir.

Üstad, ahir zamanda Hristiyanlığın tasaffi edeceğini safileşeceğini ve içindeki hurafeleri atarak İslamiyet’e tabi olacağını müjdeler. ​Buna göre; teslisi reddedip Tevhid’e yaklaşan ve Peygamber Efendimizi (asm) tasdik eden Hristiyanlar, hakiki İsevi ve manen Müslüman hükmüne geçerler.

Bediüzzaman Hazretleri “İslamiyet’i duymuş, anlamış ama inatla reddetmiş” birine “Cennete gider” demez. Onun bahsettiği; ​İslam’ın hakikatinden habersiz kalanlar, ​büyük zulümlere uğrayan masum halk tabakası, ​tevhid inancına dönen samimi dindarlardır. ​Şiddet-i manevî ve kudsî bir cihadın neticesi olduğu için, o ağır şerait altında ölenlerin, eğer ehl-i iman ise şehid; ehl-i fetret ise, yine ehl-i necat olduklarını rahmet-i İlâhiyeden ümit ediyoruz.” (Kastamonu Lahikası)

Bu yaklaşım, İslam’ın “Rahmetim gazabımı geçmiştir” hakikatine dayanan geniş bir bakış açısıdır; yoksa “her yol doğrudur” demek değildir. Bu konu Risale-i Nur külliyatının farklı yerlerinde, özellikle de o günün şartlarına Dünya Savaşları ve materyalizmin hücumu zamanına bir cevap olarak işlenmiştir.

​En çok tartışılan ifade şudur:
​”Bu zamanda, o şiddetli imtihanda… ehl-i fetret gibi, İslâmiyetten haberdar olmayan ve din-i hakikîye taraftar olan mazlum Hristiyanlar, o ağır şerait altında ölenlerin… ehl-i necat kurtuluş ehli olduklarını Rahmet-i İlâhiyeden ümid ediyoruz.” Burada Bediüzzaman Hazretleri, “Her Hristiyan kurtulur” demiyor. Üç şart koşuyor:

İslâmiyetten haberdar olmamak: Yani İslam’ın güzelliğini görmemiş, sadece yanlış ve düşmanca propagandaları duymuş olmak. ​Din-i hakikîye taraftar olmak: İnançsız ateist/materyalist olmamak, Allah’a ve ahirete inanmak. ​Mazlumiyet: Savaşlarda, haksız yere zulüm görerek ve masum bir şekilde ölmek. ​Bediüzzaman Hazretlerine göre, bu şartlardaki birinin çektiği acılar, onun günahlarına keffaret olabilir ve Allah onu fetret ehli sayarak affedebilir.

​Üstad, İmam-ı Şafii ve İmam-ı Eşari gibi büyük kelam alimlerinin görüşlerine dayanarak şunu söyler:
​”Âhirzamanda, İslâmiyet’in hakikîyeti tam anlaşılmadığı bir dönemde, ehl-i kitap olanların bir kısmı bir nevi fetret ehli sayılabilir.” Eskiden fetret ehli denilince sadece iki peygamber arası dönem anlaşılırdı. Bediüzzaman Hazretleri bu kavramı “Manevi Fetret” olarak genişletir. Eğer bir Hristiyan’a İslamiyet, “terörizm” veya “barbarlık” gibi gösterilmişse ve o kişi hakikati aradığı halde bulamamışsa; aklen ve kalben sorumlu tutulmayabileceğini belirtir. Bu, Allah’ın Adl isminin bir gereğidir.

Bediüzzaman Hazretleri, Hristiyanlığın ahir zamanda tasaffi edeceğinden bahsederken ilginç bir tabir kullanır:”İsevi Müslüman” ​”Hıristiyanlık dini o hurafelerden tasaffi edecek , İslâmiyete inkılâp edecek, islâmiyetle birleşecek… Hakikî İsevîlik dini, İslâmiyetin bir nev’i olacak.”

Teslis inancını terk edip Allah’ın birliğine dönen ve Hz. Muhammed’in (asm) peygamberliğini –belki ismen olmasa bile manen– kabul eden dindar Hristiyanlar, aslında “Müslüman İsevi”dirler. Bu kişiler şeklen Hristiyan görünse de kalben Müslüman hükmündedirler. ​Pek çok kişi bu görüşlere, “Bir ayette ‘Allah katında tek din İslam’dır’ diyor” diyerek karşı çıkar.

Bediüzzaman Hazretleri bu ayeti inkar etmiyor. Aksine, o Hristiyanların kurtuluşunu ancak İslam’ın şemsiyesi altına manen girmeleriyle veya bilmemekten kaynaklanan özürleriyle mümkün görüyor. Yani “İslam dışında da kurtuluş vardır” demiyor, “İslam’ın rahmet dairesi, sizin zannettiğinizden daha geniştir ve cehaleti bir özür kabul eder” diyor.

Bediüzzaman Hazretleri’nin bu fikirleri, Hristiyanlığa taviz vermek değil; İslam’ın Rahman ve Rahim olan Allah’ın dini olduğunu, kimseye haksızlık edilmeyeceğini ve samimi bir kalbin, yanlış bir coğrafyada doğsa bile zayi olmayacağını müjdelemektir. ​”Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin” ayeti en çok sorulan yerdir. Bediüzzaman Hazretleri Münazarat isimli eserinde buna devrim niteliğinde bir açıklama getirir:

“Dostluk onlara Hristiyan oldukları için değil, sahip oldukları güzel sıfatlar (teknoloji, sanat, dürüstlük, yardımseverlik) içindir. Bir Müslümanın her sıfatı Müslüman olmadığı gibi, bir kafirin her sıfatı da kafir değildir.” Onlarla ticaret yapmak, komşuluk etmek veya medeniyet fenlerini almak ayetin yasakladığı “dostluk” kapsamına girmez. Yasak olan, onların batıl inançlarına ve İslam’a zarar veren ideolojik kimliklerine taraftar olmaktır.

Bediüzzaman Hazretleri, Kur’an’daki “inkar” kavramını ikiye ayırır: ​Küfr-ü İnat: İslam’ı duymuş, doğruluğunu anlamış ama inadından ve kibrinden dolayı reddetmiş. Bunlar için af yoktur. ​Cehalet ve Fetret: İslam’ın elması gibi hakikatleri kendisine hiç ulaşmamış, ya da kirli ve yanlış bir şekilde ulaşmış. Bediüzzaman Hazretleri, bu kişiler için “Mes’ul değiller” der. İmam-ı Gazali’nin de bu konuda benzer bir tasnifi olduğunu hatırlatır.

Hz. İsa’nın (as) Nüzulü ve İttifak:
​Bediüzzaman Hazretleri, ahir zamanda Müslümanlarla dindar Hristiyanların “ortak düşman olan dinsizliğe (materyalizm/ateizm)” karşı ittifak etmesi gerektiğini savunur. ​Mektubat’ta geçen tabirle: “Şu anki Hristiyanlık, hakiki İsevîlikten uzaklaşmış olsa da, içindeki dindarlar İslamiyet’le omuz omuza verecek.”

Hatta bir yerde der ki: “Hristiyanların dindarlarıyla dost olabiliriz, çünkü Kur’an ehl-i kitaba bir nevi imtiyaz tanımıştır.” Onlar, bir Allah’a ve ahirete inandıkları için, hiç inanmayanlara kıyasla İslam’a çok daha yakındırlar. “Lâ ikrâhe fîd-dîn” (Dinde zorlama yoktur) Sırrı ​Bediuzzamana Hazretlerine göre İslam’ın kılıçla değil, “akıl ve ikna” ile yayılacağı bir devirde olduğumuzu vurgular. Yine Bediüzzaman Hazretlerine göre, medeni olanlara galebe çalmak ancak “ikna” iledir, zorlama ile değil. Bu yüzden, Hristiyan dünyasındaki samimi insanları peşinen cehenneme atmak yerine, onları İslam’ın şefkatli sinesine çekecek bir dil kullanmayı tercih eder.

Cennet ve Cehennem Allah’ın elindedir. Biz kimseye “Garanti cennetlik” diyemeyiz ama Allah’ın “Rahim” isminin, İslam’ın güzelliğini duymamış masum ve dindar bir Hristiyan’ı, o cehaleti içinde boğmayacağını ümit ederiz. ​”Zira kâfir olanın her sıfatı kâfir olmak lâzım gelmez.” ​Bu yaklaşım, bugünün dünyasında İslam’ı bir “korku dini” değil, bir “rahmet dini” olarak sunmak için güçlü bir argümandır.

Çetin Kılıç

Kaynak:RNK

Sende yorum yazabilirsin