Şeyh Said ve Seyyit Rıza’nın Hukuksuz İnfazları
Bugün, sadece iki ismi değil; tarihimizin en acı sayfalarından birini konuşuyoruz.
Tarihî Süreç ve Şeyh Said Hadisesi (1925)
29 Haziran 1925’te Şeyh Said ve 46 arkadaşı idam edildi. Aradan 101 yıl geçti. Fakat bu hadise, toplum vicdanında hâlâ kapanmamış bir yara olarak yaşamaya devam ediyor.
Resmî tarihlere göre Şeyh Said hadisesi bir “isyan” olarak değerlendirilmiştir. Ancak olayın sebepleri, gelişimi ve özellikle yargılama süreci hakkında tarihçiler arasında farklı görüşler bulunmaktadır. Fakat hangi görüş benimsenirse benimsensin, inkâr edilemeyecek bir gerçek vardır: Bu süreç, idamlarla sonuçlanmış ve geride nesiller boyunca unutulmayan acılar bırakmıştır.
Hukukî Tartışmalar ve İstiklâl Mahkemeleri
Cumhuriyet’in ilk yıllarında olağanüstü yetkilerle kurulan İstiklâl Mahkemeleri, bugün hukuk tarihimizin en fazla tartışılan kurumlarından biridir. Temyiz hakkının bulunmaması, çok kısa sürede verilen idam kararları ve olağanüstü yargılama usulleri, pek çok hukukçu ve tarihçi tarafından hukuk devleti ilkeleri açısından eleştirilmektedir.
Şeyh Said ve arkadaşlarının yargılanması da bu mahkemelerde gerçekleşmiş, kararlar kısa süre içinde infaz edilmiştir. Ardından aileleri sürgün edilmiş, mallarına el konulmuş ve bölge halkı uzun yıllar bu hadiselerin sosyal ve ekonomik yükünü taşımıştır. Yaşanan mağduriyet, yalnızca idam edilenlerle sınırlı kalmamış; ailelerini ve geniş bir toplumu da derinden etkilemiştir.
Seyyit Rıza ve Kamu Vicdanındaki Yeri
Benzer bir acı da 1937 yılında Seyyit Rıza’nın idamıyla yaşanmıştır. Bölgesinde sözü dinlenen bir kanaat önderi olan Seyyit Rıza’nın yanında, henüz 17 yaşındaki oğlu Hüseyin’in de idam edilmesi, kamu vicdanında derin yaralar açmıştır. Yaşının idam edilebilmesi için büyütülmesi vicdanları sızlatan tarihî bir dramdır.
Şeyh Said de, Seyyit Rıza da yaşadıkları bölgelerde dinî ilimleriyle tanınan, toplum üzerinde etkisi bulunan, yardımsever ve kanaat önderi olarak kabul edilen şahsiyetlerdi. Osmanlı Devleti döneminde devletle irtibat hâlinde bulunmuş, halkın saygısını kazanmış kimseler olarak hafızalarda yer etmişlerdir.
Bugün, aradan bir asır geçmiş olmasına rağmen şu sorular hâlâ canlılığını koruyor:
Adalet tam anlamıyla tecelli etti mi? Savunma hakkı gerçekten sağlandı mı? Olağanüstü dönemler, hukukun askıya alınmasını meşru kılar mı?
Bu sorular yalnızca geçmişi değil, geleceğimizi de ilgilendirmektedir.
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Münâzarat ve Tarihçe-i Hayat başta olmak üzere eserlerinde istibdadı “en büyük zulüm” olarak tarif etmiş; adalet-i mahza prensibini savunmuştur. Ona göre bir masumun hakkı, toplumun menfaati adına dahi feda edilemez. Çünkü gerçek devlet, kuvvetini silahtan değil; hukuktan ve adaletten alır.
Bugün bize düşen görev, tarihi kin ve öfke ile değil; hakikat, vicdan ve adalet terazisiyle okumaktır. Geçmişin acılarını yeni ayrılıklara vesile yapmak değil; aynı acıların bir daha yaşanmaması için hukukun üstünlüğünü savunmaktır.
Çünkü devletleri yaşatan yalnızca güç değildir. Devletleri asıl ayakta tutan adalettir. Adalet zedelendiğinde geriye nesiller boyu süren kırgınlıklar, kapanmayan yaralar ve derin toplumsal travmalar kalır.
“Tarih, intikam almak için değil; ibret almak içindir. Adalet ise yalnız bugünün değil, dünün de hakkını teslim edebilmektir.”
Bu vesileyle, başta Şeyh Said ve 46 arkadaşı olmak üzere, Seyyit Rıza‘yı rahmetle yâd ediyor; Yüce Allah’tan milletimize bir daha böyle acılar yaşatmamasını niyaz ediyorum.
Rüstem Garzanlı








