Ümmi Bir Toplumdan Dünya Muallimliğine

Zira o dönemdeki Arap Yarımadası, sadece kum ve bedevilikten ibaret bir yer değil; insanlık tarihinin en hızlı ve en köklü zihniyet devriminin yaşandığı bir laboratuvardır. Kur’an’ın nüzulünden önce o bölge; okuma-yazmanın nadir olduğu, kabile savaşlarının ve kan davalarının hüküm sürdüğü, “cahiliye” denilen karanlık bir dönemdeydi. Ancak nübüvvet nuruyla, miras, mülkiyet ve kadın hakları gibi o devir için “imkansız” görülen hukuki reformlar yapıldı. Kız çocuklarını gömecek kadar katılaşmış kalpler; karıncaya bile basmaktan sakınan, merhamet abidesi “sahabilere” dönüştü. Okuma-yazma teşvik edildi ve “ilim Çin’de de olsa gidip alınız” diyen bir anlayışla, o bedevi toplum kısa sürede Roma ve Pers medeniyetlerini geride bırakan bir bilgi toplumuna dönüştü.

Vahşi ve adetlerine aşırı bağlı bedeviler, tevhid, adalet, hürriyet ve güzel ahlak dersleri alarak bu toprakları medreseye dönüştürdü, bu medreseden mezun olanlar, kısa süre içinde Endülüs’ten Hindistan’a kadar adaleti ve ilmi götüren birer vali, hakim ve hoca oldular. Hz. Peygamber (sav) sadece bir tebliğci değil, aynı zamanda pedagojik bir dâhidir. Diğer medeniyetlerde ilim sadece bir zümrenin ruhban sınıfı veya aristokrasilerin elindeyken, O (asm) ilmi halkın her kesimine kadın-erkek, köle-hür her birine yaymıştır. Getirdiği ilimler hayata dokunan, pratik ve insanın ruhsal tekâmülünü sağlayan “ulûm-u âliye”dir yüksek bilimlerlerdir.

Eğer bir öğretmen, en kaba ve inatçı bir sınıfı dünyanın en nezih ve bilgili sınıfına dönüştürüyorsa; o öğretmenin ustalığından şüphe edilir mi? İşte Ceziretü’l-Arab, bu muazzam dönüşümün gerçekleştiği yer olduğu için bir İlim Merkezidir. İslam medeniyetinin o meşhur “Altın Çağı”, aslında tam olarak bu Ceziretü’l-Arab Medresesi’nde atılan tohumların filizlenmesidir. Bediüzzaman hazretlerinin yüksek ilimlerin kaynağı dediği o çekirdek, sadece manevi ilimleri değil, bugünkü modern bilimin de temel taşlarını üretmiştir.

Kur’an’ın ısrarla üzerinde durduğu “Akletmez misiniz?”, “Bakmazlar mı?” ve “Düşünmezler mi?” gibi ayetler, Müslüman bilim insanlarını kâinatı bir kitap gibi okumaya sevk etti. İbnü’l-Heysem: Modern optik biliminin kurucusu kabul edilir. “Karanlık oda” camera obscura deneyleriyle görme olayını ilk kez bilimsel olarak açıkladı.

Harezmî: “Cebir” ilminin kurucusudur. Sıfır (0) rakamını kullanarak bugünkü algoritma ve bilgisayar mantığının temelini attı. İbadet vakitlerini namaz, oruç, haccın belirleme ihtiyacı, Müslümanları astronomide devleşmeye itti. El Biruni: Amerika kıtasının varlığını Kristof Kolomb’dan asırlar önce tahmin etti ve Dünya’nın çapını bugünkü verilere %1’den daha az bir hata payıyla hesapladı. Bağdat ve Semerkant gibi merkezlerde kurulan dev gözlemevleri, modern gözlemevlerinin atası sayılır.

“Hastalığı veren Allah şifasını da vermiştir” hadisi, tıp ilmini kutsal bir uğraş haline getirdi. İbn-i Sina: El-Kanun fi’t-Tıbb eseri, Avrupa üniversitelerinde 600 yıl boyunca temel ders kitabı olarak okutuldu. O dönemde Avrupa’da ruh hastaları “içine şeytan kaçtı” diye yakılırken, İslam dünyasındaki hastanelerde müzik, su sesi ve çiçek kokularıyla tedavi yapılıyordu.

Eğer O (asm) gelip “İlim öğrenmek her Müslümana farzdır” demeseydi; o bedevi toplum, Yunan felsefesini, Hint matematiğini ve İran idari yapısını alıp, bunları İslam’ın potasında eriterek yeni bir medeniyet inşa etme motivasyonunu asla bulamazdı. İnsanlık, Hz. Muhammed (asm) ile birlikte artık “akıl ve delil” çağına geçmiş, taklitten tahkike adım atmıştır. İlim Merkezi ruhunun yeniden canlanması, Fen ilimleri ile din ilimlerinin birleşmesi, bir “taklit” ile değil, bir “metot devrimi” ile mümkündür.

Bediüzzaman hazretlerinin meşhur bir tespiti vardır: “Vicdanın ziyası ulûm-u diniyedir, aklın nuru fünun-u medeniyedir.” *Sadece din ilmiyle gidenin kalbi parlar ama fikri taassuba düşebilir. Sadece fen ilmiyle gidenin fikri aydınlanır ama ruhu hile ve şüpheye açık kalır. Çözüm: Modern bilimleri fizik, biyoloji, astronomiyi Allah’ın isimlerinin birer tecellisi olarak okumak. Yani laboratuvara giren bir gencin, yaptığı deneyi aynı zamanda bir ibadet ve marifetullah vesilesi görmesi.

İlim, baskının olduğu yerde değil, hürriyetin olduğu yerde filizlenir. İslam dünyasının o “Altın Çağı”ndaki sır, farklı fikirlerin çarpışmasından doğan hakikat kıvılcımıydı. Canlanma için, bilimsel araştırmalarda “taklitçilikten” kurtulup, özgün ve eleştirel düşünceyi merkeze almak gerekir.

Medresetüzzehra” Projesi, Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin ömrünü adadığı bu proje, canlanmanın kurumsal modelidir. Doğu ile Batı’yı, medrese ile mektebi birleştiren bir üniversite modeli. Bu modelde, din hocası fen bilimlerini bilecek, fen bilgini de manevi değerlerden haberdar olacaktır. Bugünkü karşılığı, sosyal bilimlerle teknik bilimlerin el ele vererek “insanlık yararına” bir teknoloji üretmesi.

Bilimin içine “rızayı ilahi” ve “insanlığa hizmet” mayası katılırsa; o bilim atom bombası üretmek yerine, kansere çare bulmaya odaklanır. Bir çiçeğe bakınca sadece “hücrelerden oluşmuş bitki” değil, “bir sanat eseridir, sanatçısını gösterir” diyebilmek. Bu bakış açısı, bilimi ruhsuz bir veri yığını olmaktan çıkarıp bir “hikmet” yolculuğuna dönüştürür.

Canlanma, Hz. Muhammed’in (asm) Ceziretü’l-Arab’da yaptığı gibi; en kaba ve dağınık unsurları bugünün verilerini, teknolojisini, bilgisini yüksek bir ahlak ve amaç etrafında birleştirmekle olur. Yani mesele sadece teknoloji üretmek değil, o teknolojiyi yönetecek “yüksek insanlık kalitesini” inşa etmektir.

Çetin Kılıç

Kaynak: RNK

Sende yorum yazabilirsin