Ümmîlik Neden Bir Mucize?
Yazımızın temel amacı,Hz. Muhammed’in (a.s.m.) ümmî yani okuma-yazma eğitiminden geçmemiş olmasına rağmen, geçmiş zamanın derinliklerine ve peygamberler tarihine dair verdiği bilgilerin doğruluğunu akli delillerle ispat etmektir. Kaynağımız Bediüzzaman hazretlerinin muhakemat adlı eseridir.
Bir insan, uzmanı olmadığı bir bilim dalında veya tarihî bir kıssada, o işin sadece kabuğunu değil de ruhunu, püf noktalarını ve temel esaslarını yakalayıp davasını buna bina ediyorsa, bu onun o konuda tam bir maharet sahibi olduğunu gösterir. Efendimiz (a.s.m.), peygamberler tarihinin en can alıcı noktalarını doğrudan söylemiştir.
Şöyle bir mantık yürütelim. İnsan küçük bir toplulukta, önemsiz bir konuda bile bile yalan söylerken çekinir; çünkü foyası çabuk çıkar. Ancak Hz. Muhammed (a.s.m.); inatçı bir kavmin içinde, dünya çapında büyük bir iddiayla ortaya çıkmış ve “ümmî” olmasına rağmen kendi başına bilmesi mümkün olmayan konularda tam bir özgüven ve sarsılmaz bir inançla konuşmuştur. Bu kadar büyük bir iddiayı, bu kadar çok düşmana karşı, bu kadar net bir güvenle söylemek; o bilginin ancak bir “Güneş gibi” hakikat olduğunu gösterir.
Bir bilginin “apaçık” olması yaşanılan çevreye bağlıdır. Şehirli için doğal olan bir bilgi, bir çöldeki bedevi için teorik ve zor bir bilgi olabilir. Efendimiz (a.s.m.), o günün şartlarında ulaşılması imkânsız olan derin hakikatleri, sanki herkesin bildiği basit bir gerçekmiş gibi ifade etmiştir. Bu da onun bilgisinin beşerî bir kaynaktan değil, ilahî bir kaynaktan geldiğini gösterir.
Bir ümmî, âlimlerin tartıştığı bir konuda fikir beyan etse; Geçmiş kitapların Tevrat, İncil vb. doğru kısımlarını onaylıyor, zamanla bozulmuş veya ihtilaflı kısımlarını ise düzeltiyorsa, bu durum onun o bilgileri birinden öğrenmediğini, aksine o bilgilere hükmeden bir makamda olduğunu ispat eder.
Efendimiz (a.s.m.), zamanı ve mekânı aşan bir ruh çevikliğiyle geçmişin derinliklerine girmiş; peygamberlerin hayatlarını ve sırlarını “hazır ve izliyor gibi” anlatmıştır. Üstelik bunu yaparken eski kitapların yanlışlarını düzeltmiş, doğrularını tasdik etmiştir. Bu durum, onun davasının doğruluğunun ve peygamberliğinin en net delilidir.
Geçmişteki tüm peygamberlerin gösterdiği mucizeler ve onların peygamberlik delilleri, aslında Hz. Muhammed’in (a.s.m.) de hak davasını destekler. Çünkü hepsi aynı hakikat zincirinin halkalarıdır. Eğitim almamış birinin, uzmanlık gerektiren konularda hata yapmadan konuşması ilahî bir yardımdır.
Hakikati söyleyenin korkusuzluğu, o hakikatin doğruluğuna delildir. Kur’an’ın geçmiş peygamber kıssalarını anlatırken düzelttiği noktalar, onun “her şeyi bilen” tarafından gönderildiğini kanıtlar. Eğer Hz. Peygamber (a.s.m.) çok iyi bir eğitim almış, kütüphaneleri devirmiş bir dâhi olsaydı; bugün ateist veya oryantalist düşünürler, “Zaten çok zekiydi, eski kitapları okudu, oradan sentez yapıp bize anlattı,” diyebilirlerdi. Ancak O’nun ümmî olması, bu ihtimali tamamen ortadan kaldırıyor. Bilgi var ama kaynağı insan değil. Bu da bizi tek bir sonuca götürüyor: Vahiy.
Bir insanın bir şeyi düzeltmesi için, o konuya o konuyu yazanlardan daha fazla hâkim olması gerekir. Okuma yazması olmayan birinin, asırlık dini metinlerin yanlışlarını ayıklaması, bilgisinin çalışarak kazanılan değil, Allah vergisi olduğunu gösterir.
Çetin Kılıç
Kaynak: Muhakemat








