Çağrı ve Cevap

Dışarıda akşam ezanı okunurken Ahmet Bey, odasından çıkmayan oğlu Ömer’e üçüncü kez seslendi:
“Ömer! Kaç defa söyleyeceğim, hemen buraya gel!”
İçeriden ses gelmedi. Ahmet Bey’in damarları gerildi, sesi daha da yükseldi:
“Sana gel diyorum! Ben senin babanım, seni ben büyüttüm, her ihtiyacını ben karşılıyorum. Bir çağırışta gelmeyecek misin?”
Ömer yine gelmeyince Ahmet Bey hışımla kapıya yöneldi. Tam kapıyı açacakken camdan süzülen ezan sesinin şu sözleri kulaklarında çınladı: “Hayye ale’s-salâh…” (Haydi namaza…)

Ahmet Bey duraksadı. Az önce kurduğu cümleler zihninde yankılandı: “Ben senin babanım… Her ihtiyacını ben karşılıyorum… Bir çağırışta gelmeyecek misin?”

O an kalbine bir ağırlık çöktü. Kendisi, oğluna sadece rızkını ulaştıran bir aracıydı. Oysa onu ve tüm kainatı yoktan var eden, ona nefes veren, her gün beş vakit huzuruna davet eden Allah; onu bizzat ismiyle değil, ezanla çağırıyordu. Ama kendisi “işim var”, “yorgunum” diyerek o davete icabet etmiyor, gafletle oturduğu yerden kalkmıyordu.

Kendi evladının bir anlık duymazdan gelmesine bu kadar öfkelenirken, Alemlerin Rabbi’nin sonsuz ikramına rağmen O’nu bekletmenin mahcubiyeti tüm benliğini sardı.

Öfkesi bir anda sönüp yerine derin bir hüzün bıraktı. Kapıyı çalmak yerine usulca geri çekildi. Kendi kendine fısıldadı:
“Ben, asıl Sahibim beni çağırırken gitmiyorum; şimdi hangi yüzle oğlumun hemen gelmesini beklerim?”

Abdest almak için banyoya yönelirken, bu kez sadece bir baba olarak değil, bir “kul” olarak o büyük davete icabet etmeye hazırlanıyordu.

Bu hikaye aslında hepimize bir ayna tutuyor. Başkalarından beklediğimiz “saygı” ve “itaat”, bizim Yaradan’a gösterdiğimiz bağlılıkla ne kadar örtüşüyor?

Bu farkındalığı hayatınıza kalıcı olarak yerleştirmek için namazı bir “borç” değil de bir “buluşma” olarak görmenizi sağlayacak küçük ipuçları üzerine konuşalım.

Namazı günün arasına sıkıştırılmış bir iş olarak değil, günün en önemli randevusu olarak görmek algıyı değiştirir. Dünyanın en güçlü, en sevdiğiniz veya size en çok yardım edebilecek kişisiyle randevunuz olsa, saatler öncesinden hazırlık yapmaz mıydınız? Ezan okunduğunda “Yine mi?” demek yerine, “Kainatın Sahibi beni özel bir görüşmeye çağırıyor” diye düşünmek kalbi ferahlatır.
Namaz sadece seccade başında başlamaz; aslında abdestle başlar. Suyu yüzünüze vururken sadece kiri değil, o ana kadar işlediğiniz küçük hataları, yorgunlukları ve zihninizdeki dünya telaşını da yıkayıp attığınızı hayal edin. Abdesti bir hazırlık evresi gibi görmek, namaza odaklanmayı kolaylaştırır.

En büyük stres, namaz vaktinin çıkmasına az kala aceleyle kılmaktır. Bu durumda namaz bir “borç ödeme” telaşına döner. Vakit girmeden birkaç dakika önce seccadenin yanına gitmek, telefon gibi uyarıcıları uzaklaştırmak, “huzura kabul edilmeyi beklemek” ruhu sakinleştirir. Beklediğiniz şey kıymetlidir.Namaz seni değil sen namazı beklemelisin.

Namazda okuduğumuz surelerin ve duaların Türkçesini veya derin anlamını bir kez olsun incelemek çok şeyi değiştirir. Örneğin rükuda “Sübhane Rabbiyel Azim” Rabbim ne kadar yücedir derken O’nun büyüklüğünü, secdede ise O’na ne kadar yakın olduğumuzu kulun Rabbine en yakın olduğu an hissetmek, namazın mekanik bir hareket olmasını engeller.

Hayatın yükü omuzlarınıza bindiğinde, derdinizi anlatacak kimse bulamadığınızda veya çok mutlu olduğunuzda; secdeyi her şeyi bırakabileceğiniz bir “teslimiyet noktası” olarak görün. Secde, yerin altına fısıldayıp sesinizi göklere duyurduğunuz tek yerdir.
Yarın kılacağınız sadece bir vakit namazı örneğin akşam namazını, hiç acele etmeden, her kelimesini hissederek ve “Sanki son namazımmış gibi” kılmayı dener misiniz? Bakalım ruhunuzda nasıl bir yankı uyandıracak?

Namazı bir “borç” gibi gördüğümüzde, nefis onu hep ertelenecek bir yük olarak algılar. Ama namazı bir “teneffüs” veya bir “şarj istasyonu” olarak gördüğümüzde durum değişir.

Gün boyu telefonlar, işler, ailevi sorumluluklar, geçim derdi derken zihnimiz bin parçaya bölünüyor. Namaz, aslında günde beş kez bu gürültüyü dışarıda bırakıp “Ben ve Yaradanım” dediğimiz o sessiz ve huzurlu liman. Sizce de gün içinde böyle bir mola ruhumuza iyi gelmez mi?

Çoğu zaman derdimizi birine anlatırız ama tam anlaşıldığımızı hissetmeyiz. Seccade ise her şeyi bilen, bizi bizden iyi tanıyan ve asla ayıplamayan bir makama dert dökme yeridir. “Fatiha” suresini okurken aslında Allah ile karşılıklı konuştuğumuzu hissetmek namazın tadını değiştirmez mi?

Hani hikayedeki baba, çocuğuna “Ben seni büyüttüm, her ihtiyacını karşıladım” diyordu ya… Aslında her nefes alışımız, her görebildiğimiz an için bir teşekkür borcumuz var. Namaz, bu sonsuz nimetlere karşı “Rabbim, verdiklerinin farkındayım ve Sana teşekkür ediyorum” demenin en zarif yolu değil midir?

Çetin Kılıç

Sende yorum yazabilirsin