Hasletlerin Yerleri Değişse, Mahiyetleri Değişir
Ahlak mutlak mıdır, yoksa görece mi?
Bir haslet, tek başına her yerde “iyi” veya her yerde “kötü” değildir. Bir huyun iyi mi kötü mü, melek mi dev mi, sevap mı yoksa günah mı olduğunu belirleyen şey; o huyun kimde, kime karşı ve hangi makamda sergilendiğidir. Ahlakın siması aynı kalsa da, yeri değişince mahiyeti tamamen değişir.
Maddi veya manevi olarak zayıf bir insanın, güçlü/yetkili birine karşı dik durması, boyun eğmemesi onur adını alır ve çok güzel bir huydur. Fakat aynı dik duruşu, kasılmayı güçlü bir adam zayıfa karşı yaparsa, bunun adı onur değil, kibir ve gurur olur.
Güçlü, makam sahibi veya zengin birinin, zayıf ve fakir birine karşı alçakgönüllü davranması tevazudur ve harika bir ahlaktır. Ancak aynı alçakgönüllülüğü, ezikliği zayıf bir insan güçlüye karşı yaparsa, bunun adı tevazu değil, tezellül yalakalık, kendini alçaltma, riya gösteriş olur.
Bir lider veya devlet yöneticisi makamındayken ağırbaşlı, ciddi ve mesafeli olmak zorundadır; bunun adı vakardır ve düzeni sağlar. Eğer makamında aşırı laubali, kendini sıfırlayan bir duruş sergilerse, bu devletin/makamın saygınlığını sarsacağı için zillet olur.
Aynı yönetici evine, ailesinin içine girdiğinde resmiyetini ve ciddiyetini korumaya çalışırsa bu kibir ve azamet olur, evdeki huzuru bozar. Evinde sergileyeceği mahviyet ve yumuşaklık ise hakiki tevazudur.
Bir insan sadece kendi şahsına yapılan bir haksızlığı affeder, hakkından vazgeçerse buna müsamaha, fedakarlık ve amel-i salih denir. Kişi kendi hakkını feda edebilir.
Bir insan bir toplumu, bir milleti veya ailesini temsil ediyorsa; başkalarının hukukuna tecavüz edildiğinde “Ben affettim, müsamaha gösterdim” diyemez. Temsilcinin göstereceği bu müsamaha fedakarlık değil, hıyanet olur. Başkasının hakkını savunmakta tavizsiz olmak şarttır.
Bir işe başlarken, sebepler dairesinde çalışıp çabalamadan “Ben Allah’a güvendim” deyip oturmak tevekkül değil, düpedüz tembelliktir.
İşin Sonunda Elinden gelen her şeyi yaptıktan, ter akıttıktan sonra sonucu Allah’a bırakmak, çıkacak neticeye razı olmak işte hakiki, tevekküldür.
İnsan son gayretine kadar çalışır, çabalar, sonra kaderin ona ayırdığı paya, kısmetine rıza gösterir. Bu kanaat, insanı hırstan kurtarır ve daha çok çalışmaya şevk verir.
Henüz çalışmadan, ortada hiçbir çaba yokken “Elimdeki mevcut mal bana yeter, çalışmaya gerek yok” demek İslam’ın övdüğü kanaat değildir; o, *himmetsizlik, tembellik ve miskinliktir.
Kur’an-ı Kerim, iyilikleri ve günahtan kaçınmayı ayetlerde genellikle genel ve mutlak bırakır. Detaylara girip “şurada şöyle yap, burada böyle yap” demez.
Çünkü Kur’an bu sükutuyla ve muazzam özetleme gücüyle bize şunu fısıldar: Makamların, şartların ve rollerin değişmesiyle bu hasletlerin hükümleri de değişecektir. Kur’an’ın o derin sükutu, aslında çok geniş ve hikmetli bir tafsilatın, hayatın değişen şartlarına uyum sağlayan esnek ve muazzam bir ahlak nizamının ifadesidir.
Çetin Kılıç
Kaynak:RNK








