Risale-i Nur Işığında Toplumsal Refahın Formülü
Bediüzzaman Said Nursi hazretleri, toplumsal ilerlemenin anahtarını iki temel sınıfın fedakarlığına bağlamaktadır: Zekiler/Aydınlar ve Zenginler.
Zeki ve ilim sahibi insanların sahip olduğu sermaye paradan ziyade akıl, bilgi ve stratejidir. Zekât, sahip olunan değerin bir kısmını başkasına vererek o değeri temizlemek ve bereketlendirmektir. Aydınlar ve dâhiler zekâlarını sadece kendi şahsi menfaatleri veya kuru bir felsefe için değil; milletin cehaletini gidermek, onlara yol göstermek ve toplumsal sorunlara çözümler üretmek için kullanmalıdır. Bir alimin zekâtı, bildiklerini millete öğretmesi ve onları irşad etmesidir.
Zenginler; Normal şartlarda İslam hukukunda zekât, malın %2,5’udur yani kırkta biri. Üstad, zenginlerin değil malının tamamını, hatta farz olan zekâtın bile küçük bir kısmını zekâtın zekâtını dahi gerçekten milletin ortak menfaati, sanayi ve eğitim gibi alanlara kanalize etseler, bunun bile devasa bir dönüşüm başlatacağını ifade etmektedir.
Eğer bir toplumda sermaye yani zenginler ile aydınlar el ele verirse; o millet, modern dünyadaki ileri milletlerin seviyesine ulaşır ve onlarla aynı kulvarda yürüyebilir, rekabet edebilir bir güç haline gelebilir.
Toplumun beyin takımı olan aydınlar rehberlik borcunu öderse, sermaye sahipleri de paralarını milletin kalkınması için doğru yerlere yönlendirirse, o toplumun önünde hiçbir engel duramaz. Bu, sadece dini bir öğüt değil, aynı zamanda bir toplumsal kalkınma modelidir.
Ekonomide en büyük sorun paranın bir noktada birikip piyasadan çekilmesidir. Zekât mekanizması, parayı tabana yayarak tüketimi ve üretimi tetikler. Münferit olarak küçük görünen bu “zekâtın zekâtı” miktarları, toplumsal bir havuzda vakıflar veya fonlar aracılığıyla birleştiğinde; büyük sanayi yatırımları, teknoloji merkezleri ve eğitim bursları için devasa bir kaynak oluşturur.
İlerleme, sadece parayla veya sadece zekâyla olmaz. İkisinin “milletin menfaati” paydasında buluşması gerekir. Zekiler, strateji geliştirir. Paranın nereye harcanacağını, hangi teknolojinin üretileceğini ve hangi eğitim modelinin uygulanacağını belirler. “Zekâvetin zekâtı”, bu stratejik aklı millete bedelsiz sunmaktır.
Zenginler, bu stratejik planları hayata geçirecek maddi gücü sağlar. Bu ikisi birleştiğinde toplum “pasif bir alıcı” olmaktan çıkıp, dünya sahnesinde diğer milletlerle rekabet eden “aktif bir aktör” haline gelir.
Bu formül uygulandığında, toplumun kendi iç dinamikleriyle dışa bağımlı olmadan ayağa kalkması ve küresel yarışta aradaki mesafeyi kapatması mümkün kılınmıştır. Günümüzde bir ülkenin en büyük gücü yer altı kaynakları değil, yetişmiş insan gücüdür. Üniversiteler fildişi kulelerinden çıkıp sanayiyle iş birliği yapmalıdır.
Eğer bir bilim insanı veya yazılımcı zekâsını sadece yüksek maaşlı bir koltuk için değil, yerli bir teknolojiyi geliştirmek milletin menfaati için kullanıyorsa, zekavetinin zekâtını veriyor demektir. Aksi halde mesuldür.
Üstadın “zekâtın zekâtı” vurgusu, bugün dünyayı değiştiren girişim sermayesi Venture Capital mantığıyla örtüşmektedir. Zenginler paralarını sadece gayrimenkul veya altında tutmak yerine, katma değer üreten teknolojik girişimlere küçük paylarla destek olmalı. Aksi halde sonucuna millet olarak hep birlikte katlanmak zorunda kalacağız.
Büyük bir servetin çok küçük bir kısmının bile binlerce gence iş imkanı sağlayan bir fabrikaya veya yazılım evine dönüşmesi, küresel rekabet gücünü doğuracaktır. Bediüzzaman hazretlerinin kullandığı tabirler, bugün ekonomi literatüründe “Catch-up Effect” yani “Yakalama Etkisi” olarak bilinmektedir.
Bir millet, diğerlerini ancak, akıl + sermaye birleşimiyle yakalayabilir. Sadece para olursa “tüketici”, sadece akıl olursa “beyin göçü veren” bir toplum olunur. Ülkemizde bunun örneklerine sıkça rastlamaktayız. Akıl projeyi üretir, Sermaye motoru çalıştırır. Sonuçta yıllardır özlemini çektiğimiz savunma sanayiinden enerjiye kadar her alanda dünyayla yarışan bir millet oluruz inşaallah.
Çetin Kılıç
Kaynak: RNK Asarı Bediiyye.








