Vahdetü’l Vücut

İslam düşünce tarihinde çokça tartışılan Vahdetü’l-Vücud yani Varlığın Birliği anlayışını, Sahabe ve Ehl-i Sünnet’in takip ettiği “Cadde-i Kübra” anlayışıyla karşılaştıran bir açıklama.

Soru: “Vahdetü’l-vücud, çoğu kişi tarafından en yüksek manevi makam kabul ediliyor. Peki, neden Hz. Peygamber’in (s.a.v.) en yakınları olan Sahabeler, Dört Halife, Ehl-i Beyt ve mezhep imamlarında bu anlayış açıkça görülmemiştir? Sonradan gelenler onlardan daha mı ileri gitmiştir?”

Cevap: Haşa! En ileri gidenler ve en doğru yolu bulanlar Sahabelerdir. Vahdetü’l-vücud, seyr-i sülukta yani manevi yolculukta yaşanan zevkli ve neşeli bir hal meşreptir, ancak en yüksek ve son mertebe değildir.

Bediüzzaman Said Nursî hazretleri Vahdetü’l-vücud fikrini benimseyenleri iki gruba ayırır:
Ruhani ve İstiğrak Halindeki Kişiler

Dünyadan ve sebeplerden tamamen sıyrılmış, Allah aşkıyla sarhoş ve müstağrak olan bir mutasavvıf için bu hal bir derece kemal sayılabilir.

Bu kişiler “Allah hesabına kainatı inkar ederler.” Derler ki: “Sadece Allah vardır, eşyanın kendi başına bir varlığı yoktur, her şey hayaldir.”

Maddiyata Batanlar ve Sebepler İçinde Olanlar bu Tehlikeli Durumdur.
Eğer kişi dünya hayatının içinde, sebeplere gömülmüş haldeyken “Vahdetü’l-vücud” yani Her şey O’dur derse, bu durum kainat hesabına Allah’ı inkar etmeye panteizme / materyalizme kadar gidebilir.

Temel İlke: “Heme Ost” değil, “Heme Ezost”
Heme Ost (Her şey O’dur): Vahdetü’l-vücudcuların yaklaşımıdır. Eşyayı yok ve hayal sayarlar.
Heme Ezost (Her şey O’ndandır): Sahabe ve Asfiyanın yaklaşımıdır. Eşya vardır, gerçektir; fakat varlığını Allah’ın yaratmasına borçludur.

Ehl-i Sünnet Kelam Kuralı: “Hakaiku’l-eşyâi sâbitetün” yani Eşyanın hakikatleri sabittir, hayal veya vehim değildir. Cenab-ı Hak Hallâk yani yaratıcı ismiyle eşyaya varlık verir. Bu varlık Allah’ın Vâcibü’l-Vücud oluşuna kıyasla çok zayıf bir gölge gibidir, ama yok veya hayal değildir.

Temsil: Padişah ve Unvanları, Esma-i İlahiye Dairesi
Bir padişah düşünün. Hâkim-i Âdil unvanıyla adliyede, Halife unvanıyla ilmiye dairesinde, Kumandan-ı A’zam unvanıyla orduda icraat yapar.

Hatalı Yaklaşım, Biri çıkıp “Padişahın sadece Adliye Dairesi vardır, ordu ve ilmiye dairesi hayaldir; adliyedeki memurlar hayalen asker veya ulema sayılır” derse, Padişahın diğer hakiki unvanlarına ve icraatlarına haksızlık etmiş olur.

Hakikatin Açıklaması: Allah’ın sadece Mevcud veya Ehad ismi yoktur. O aynı zamanda Rahman, Rezzak, Hallak, Kahhar, Cebbardır.

Eğer “Eşya hayaldir” derseniz, Allah’ın Rezzak ismi hayali rızık alanlara, Rahîm ismi hayali mahluklara tecelli etmiş olur ki bu, o esma-i ilahiyeye haksızlıktır. Hakiki isimler, hakiki daireler gerçek mahlukat, gerçek Cennet, gerçek rızıklar ister.

Temsil: Odadaki Aynalar
Senaryo: Bir odanın dört duvarında dört farklı boyutta ve renkte ayna var.
Tek Aynaya Bakanın Hatası. Bir adam sadece kendi baktığı aynaya odaklanır ve “Her şey bu aynanın içindekinden ibarettir, diğer anlatılanlar bunun içindeki küçük gölgelerdir” der. Kendi yaşadığı deneyimi mutlak hakikat zanneder.

Geniş Açıyla Bakanın Tespiti, Sahabe Yolu, Cadde-i Kübra. Diğer adam ise der ki: “Senin gördüğün şey kendi aynan açısından doğrudur, ama hakikat senin gördüğünden ibaret değildir. Başka asıl aynalar da var.”

Allah’ın her bir ismi ayrı bir ayna ister. Mevcud ismi bir ayna ise, Rahman ve Rezzak isimleri de hakiki, rızka muhtaç canlıların bulunduğu başka bir hakikat aynası ister.

Güneş ve aynalar örneğini düşünelim:
Vahdetü’l-Vücud Bakışı: “Güneş’in ışığı denizdeki, camdaki, aynadaki her şeye vuruyor. O halde deniz de, cam da, parlak parça da aslında yoktur; tek var olan Güneş’tir. Gördüğümüz her şey Güneş’in kendisidir.”

Sahabe, Cadde-i Kübra Bakışı: “Güneş tektir ve asıldır. Aynadaki ışık Güneş’ten gelmektedir (Heme Ezost). Fakat ayna Güneş’in kendisi değildir; ayna, Güneş’in yaratmasıyla var olan gerçek bir cam parçasıdır. Güneş vardır, ayna da O’nun yaratmasıyla vardır.”

Sahabe ve Ehl-i Beyt Yolu Cadde-i Kübra, Bütün ilahi isimlerin Esma-i İlahiye hakikatini kabul eden, en dengeli, en geniş ve en yüksek yoldur.

Vahdetü’l-Vücud, Tasavvuf yolculuğunun tatlı ve cezbedici bir ara durağıdır. Bu durağa takılıp kalanlar onu en yüksek makam sanmışlardır. Halbuki asıl zirve, eşyanın ve esmanın hakikatini olduğu gibi kabul eden Sahabe makamıdır.

Çetin Kılıç

RNK 18. Mektup

Sende yorum yazabilirsin