Tarafgirlik ve Dinin İzzetini Korumak

Bediüzzaman Birinci Dünya Savaşı sonrası İstanbul’unda, siyasi kutuplaşmanın zirve yaptığı bir dönemde kaleme aldığı eserinde o günü değil, bugünün siyaset dünyasını da aydınlatan temel prensipler ortaya koymustur.
“Euzü Billahi Mine’ş-Şeytani ve’s-Siyase”

Said Nursi Hazretleri siyasetin insanın fikir dünyasını nasıl “hezeyanlaştırdığını” saçmalattığını ifade eder. İstanbul siyasetini bir salgın hastalığa İspanyol nezlesi benzetir. Türkiye’deki siyasi hareketlerin çoğunun kendi iradesiyle hareket eden değil, Avrupa’nın telkinleriyle yönlendirilen birer kukla oyunu olduğunu savunmaktadır

Siyaseti ikiye ayırır:
​Menfî yani Olumsuz Siyaset: Bir “harf” gibidir; kendi başına manası yoktur, sadece başkasının dış güçlerin hesabına çalışır. Kişi iyi niyetli bile olsa, iradesiz bir alet haline gelir. ​Müsbet yani Olumlu Siyaset: Bir “isim” gibidir; manası kendindedir. Kendi değerlerine dayanır, dış etkiyi sadece bir araç olarak kullanabilir.

​”Dinsizlik yayılıyor, din namına siyasete girmeli” diyenlere karşı çok kritik bir uyarı yapar: Siyasete giren kişinin temel motivasyonu “İslam aşkı ve din gayreti” olmalıdır. Eğer asıl saik “siyasetçilik veya tarafgirlik” ise, kişi doğru bir iş yapsa bile manen sorumludur. Çünkü dini siyasete basamak yapma riski vardır.

Tarafgirlik Körlüğü “Şeytana rahmet Meleğe lanet okutur. ​Tarafgirlik insanı adaletsizliğe sürükler. Eğer bir kişi, kendi partisinden olan “fâsık” günahkâr birini, karşı partiden olan “mütedeyyin” dindar birine tercih ediyorsa, o kişi dini değil siyaseti seviyor demektir. Tarafgirlik öyle bir noktaya gelir ki; kendi partisinden olan bir “şeytana” melek der, karşı taraftaki bir “meleği” ise kıyafet değiştirmiş şeytan sanıp lanetler. Bu durum, adaleti tamamen yok eder.

Zayıf bir adamın, kavgada darbe almamak için Kur’an’ı kendine “siper” etmesi, Kur’an’ın da darbe almasına ve çamura düşmesine sebep olur. Bu, Kur’an’ı değil kendini sevmektir. ​Doğru Tutum, Kur’an’ı kavgadan uzak tutmak, onu korumak ve gerekirse kendi nefsini feda edip Kur’an’ın izzetini lekelememektir. Dini siyasete alet edenler, kutsalları kendi siyasi kavgalarına siper ederler.

Said Nursi, “Ben tokadımı, Ermeni komitacı Antranik ile beraber Enver Paşa’ya vurmam.” der. Yani dış düşmanlar ve İslam düşmanları birine saldırırken, onlarla aynı safta durup o kişiyi eleştirmeyi “sefillik” ve “insafsızlık” olarak görmektedir.

​İnsandaki zulüm meylinin sınırsız olduğunu belirtir. Gurur, inat ve bencillik hodgamlık devreye girdiğinde; kişi birisinin tek bir hatası yüzünden o kişinin bütün iyiliklerini, ailesini ve hatta meslektaşlarını bile suçlamaya başlar. Bu, Kur’an’ın “Hiçbir günahkar başkasının günahını yüklenmez” (Vela\:teziru\:vaziratun\:vizra\:uhra) ayetine zıttır.

​Bediüzzaman siyasetin tarafgirlik gözlüğüyle bakıldığında hakikati tersyüz ettiğini, dindar insanların siyasi ihtilaflar yüzünden birbirine düşman olmasının İslam’a en büyük zararı verdiğini ve dini değerlerin siyasi rekabetlere alet edilmemesi gerektiğini vurgulamaktadır. Bediüzzaman’ın bu tahlillerini günümüzün sosyal ve siyasi iklimine uyarladığımızda, aslında “Siyaset Psikolojisi” üzerine bir rehberle karşılaşırız.

“İstanbul siyaseti İspanyol hastalığı gibidir, fikri hezeyanlaştırır” ifadesi, bugün sosyal medyadaki algı operasyonlarının tam karşılığıdır. Kişi, kendi ideolojik kampının sunduğu “telkinlere” o kadar kapılır ki; artık kendi hür iradesiyle değil, o akımın rüzgarıyla konuşmaya başlar. Said Nursi Hazretlerinin “Avrupa üflüyor, biz oynuyoruz” dediği durum, bugün küresel odakların veya algı merkezlerinin ürettiği dezenformasyonun bireyler tarafından “kendi fikriymiş gibi” savunulmasıdır.

Üstadın “Kim fâsık siyasetdaşını, mütedeyyin muhalifine tercih etse…” ölçüsü, bugün Türkiye’deki kutuplaşmanın en büyük ilacıdır. Eğer bir kişi, kendi partisinden olan liyakatsiz veya ahlaki hataları olan birini sırf “bizim partili” diye savunuyor; ancak karşı taraftaki dürüst ve işinin ehli birine “onlardan olduğu için” düşmanlık besliyorsa, bu durum dini veya ahlaki bir duruş değil, siyasi bir körlüktür. Bu körlük, adaleti imkansız kılar.

Üstad, dinin siyasi bir kalkan olarak kullanılmasının dine en büyük zararı verdiğini söyler. Din, toplumun ortak değeridir. Eğer bir siyasi grup dini sadece kendine has gösterirse, o gruba kızan veya muhalif olan kitlelerde “dine karşı soğukluk veya aleyhtarlık” gelişir. Bu durum, “dine hizmet” değil, dine yönelebilecek büyük bir kitlenin önünü kesmek ve “Kur’an’ı çamura düşürmek” itibarını zedelemek anlamına gelir.

“Şeytan birisine yardım etse melek der, ötekinde melek görse lanet eder” tespiti, günümüzdeki linç kültürünü anlatır. Tarafgirlik damarı öyle bir noktaya gelir ki, karşı tarafın yaptığı en harika proje veya doğru iş bile “kesin altında bir çapanoğlu vardır” diye kötülenir. Kendi tarafının en büyük skandalları ise “bir hikmeti vardır” diye kutsanır.

İçeride birbirimizi en sert şekilde eleştirebiliriz. Ancak dışarıdan bir düşman ülkemizin bir değerine saldırdığında, içerideki rekabeti kenara bırakıp o saldırıya karşı durmak gerekir. Düşmanla aynı safta durup içerideki hasmına vurmak, Üstadın tabiriyle “sefillik”tir. Bediüzzaman’ın bu metnini okuduğumuzda, aslında İslam dünyasının neden bir türlü huzura kavuşamadığının cevabını da alıyoruz.
Cevap: İhlas ve adalet yerine, tarafgirlik ve menfaatin öncelenmesi.

Çetin KILIÇ

Kaynak: Asarı Bediye (RNK)

Sende yorum yazabilirsin