Ene Nedir?
İnsanın sahip olduğu “benlik” duygusunun aslında bir ölçü birimi olarak verilmesidir. “Farazî hatlar” termometreyi düşünelim. Termometrenin üzerindeki dereceler (0, 10, 100) aslında doğada fiziksel olarak var olan çizgiler değildir. İnsanlar sıcaklığı ölçebilmek için o çizgileri farazi olarak oraya koymuştur . İşte insanın “benim” dediği sahiplik duygusu da böyledir. Gerçekte her şey Allah’ındır, ancak O’nun sonsuz özelliklerini anlamak için bize hayali bir sınır çizgisi yani ene verilmiştir.
“Benim Evim”. İnsan, Allah’ın mülkünü ve idaresini şu kıyasla anlar: İnsan der ki: “Bak, ben bu evi yaptım, tanzim ettim ve idare ediyorum. Buranın sahibi benim.” Ene devreye girer: Bu küçük ve kısıtlı sahiplik duygusuyla yukarıya bakar ve der ki: “Ben şu küçük evimi idare ettiğim gibi, bu kainat sarayını yapan ve idare eden bir Zat Sâni’-i Hakîm vardır. Benim sahipliğim numunedir, O’nunki ise hakikidir.
“Mevcud-u Hakikî Olmak Lazım Değil”
Geometride kullanılan “sıfır noktası” veya “ekvator çizgisi” gibi düşünün: Dünyanın ortasında gerçekten kırmızı bir çizgi ekvator geçmez. Ama biz dünyayı kuzey-güney diye ayırıp anlamak için o çizgiyi varmış gibi kabul ederiz. İnsan benliği de böyledir: İnsan “Benim kudretim, benim ilmim” derken aslında kendine ait gerçek bir gücü yoktur. Sadece Allah’ın sonsuz Kudretini ve İlmini anlamak için bir “ölçü noktası” oluşturur.
Ene bir anahtardır. Kendi “benlik” kapısını açıp, oradan Allah’ın sonsuz sıfatlarını seyreder. Eğer “bu güç gerçekten benim” derse emanete hıyanet etmiş olur; “bu güç bende bir ölçü birimi olarak duruyor” derse görevini yapmış olur
Görme ve işitme duyularımız üzerinden bu konuyu somutlaştıralım: İnsan şöyle düşünür: “Ben şu an bu odayı, çiçekleri ve kitapları görüyorum. Görme yeteneğim sayesinde bu sınırlar içindeki eşyayı fark edebiliyorum.” İnsan, kendi görme duyusunun bir sınırı olduğunu mesela duvarın arkasını göremediğini fark eder. Buradan hareketle şu kıyası yapar: “Benim kısıtlı ve numune kabilinden bir görme yeteneğim var. Benim bu cüzi görmem, kainattaki her şeyi aynı anda gören sonsuz bir Basîr her şeyi gören zatın sıfatını anlamam için bir mikyastır.
Eğer bizde hiç görme duygusu olmasaydı, Allah’ın “Basîr” ismini sadece teorik olarak bilebilirdik, ama hakikatini asla hissedemezdik.
Siz şu an benim yazdıklarımı zihninizde bir ses olarak duyuyor veya birine bir şey anlatıyorsunuz. Kendi kendinize diyorsunuz ki: “Ben konuşabiliyorum ve işitebiliyorum. Kıyas, Bu küçük yetenek sayesinde şunu anlarsınız: “Ben şu dar mesafede duyuyorsam, bütün kainattaki bütün sesleri aynı anda işiten bir Semî’ her şeyi işiten ve bütün mahlukatıyla konuşan bir konuşan Zat vardır.”
Sizin bilginiz, bir yemek tarifini veya bir matematik formülünü biliyorsunuz. Bu sizin “cüzi ilminizdir” Sizin bu bilginiz, aslında Allah’ın sonsuz Alîm ismini anlamanız için bir “hayali çizgidir”. Hakikat. Aslında o bilgi bile size ait değildir, beyninizdeki nöronların çalışmasından ruhunuzun kapasitesine kadar her şey O’nun tasarrufundur. Ama siz “biliyorum” diyerek sanki o bilgi size aitmiş gibi farz ederek Allah’ın sonsuz ilmini tartabileceğiniz bir terazi kurmuş olursunuz.
İnsan Bir “Fihriste” Gibidir. Tıpkı dev bir kütüphanenin girişindeki küçük bir indeks kartı gibi: Kartın kendisi kütüphane değildir Hakiki vücudu yok. Ama o kartta yazanlar, devasa raflarda neler olduğunu size gösterir. Eğer karta bakıp “Bütün kitaplar bu kartın içindedir” derseniz yanılırsınız. “Bu kart, içerdeki milyonlarca kitabı tanımam için bir rehberdir” derseniz Sâni’-i Hakîm’in amacına ulaşırsınız.
Çetin Kılıç
Kaynak RNK30.Söz








