Gönülleri Birleştiren O Kutlu Çağrı: “Hu” İle Diriliş
Gerçekten de bazı eserler sadece bir melodi değil, bir milletin hafızasında uyuyan devin uyanışıdır. “Kabe’de hacılar hu der Allah” mısralarıyla başlayan o coşku, sadece bir ilahi değil; Anadolu insanının özlem duyduğu manevi iklime açılan bir kapı gibi…
Sanki o ilk kıvılcım çaktığında, herkes zaten o ateşi içinde taşıyormuş da sadece bir “selam” bekliyormuş gibi bir hava oluştu. Bazı sesler vardır, zamandan ve mekandan bağımsızdır. O ses yükseldiğinde sokaklar sakinleşir, kalpler aynı ritimde atmaya başlar. Türkiye’nin dört bir yanında yankılanan o kadim ilahi, tam da böyle bir etki yarattı. Milyonlarca insan, sanki bir işaret fişeğinin patlamasını bekler gibi, bu sesin etrafında kenetlendi.
Neden Bu Kadar Etkili Oldu?
İnsanımız modern dünyanın gürültüsünde yorulmuşken, bu ilahi ona en saf halini, yani “kodlarını” hatırlattı. Toprak nasıl yağmuru beklerse, gönüller de o ihlaslı haykırışı bekliyordu. “Hu der Allah” nidası, bu susuzluğu gideren bir pınar oldu.
Hiçbir ayrım gözetmeksizin, doğusundan batısına herkes aynı iman ateşinin etrafında ısındı. Bu durum aslında bize şunu gösterdi: Bu milletin iman ateşi hiçbir zaman sönmemiş, sadece üzeri küllenmişti. İlahiyle gelen o nefes, külleri savurdu ve altındaki kor ateşi yeniden harladı. Kabe özlemiyle yanıp tutuşan hacıların zikri, her evde, her dükkanda, her kalpte yankı bularak toplumsal bir huzur dalgasına dönüştü.
“Aşkın ile aşıklar yansın ya Resulallah / Kabe’de hacılar hu der Allah…” Bu mısralar artık sadece birer söz dizimi değil; bir uyanışın, aslına rücu etmenin ve sarsılmaz bir imanın ortak manifestosu haline geldi. İnsan unutur ama ruh hatırlar. “Kabe’de hacılar hu der Allah” ilahisiyle yaşanan o büyük dalgalanma, aslında toplumsal bir “hatırlama” seansıdır. Milyonlarca insanın aynı anda aynı iman ateşine sarılması, rastlantısal bir popülarite değil, genetik bir kodun aktive olmasıdır.
Neden Şimdi?
Dünya dijitalleşip mekanikleştikçe, insan ruhu sığınacak bir liman arıyor. Modern hayatın getirdiği yalnızlık ve karmaşa, insanları en saf ve en köklü olanı aramaya itti. Bu ilahi, o karmaşanın içinde yükselen berrak bir ses gibiydi; “Sakin ol, özüne dön, sen busun” diyordu.
Bu uyanış sadece tek bir ilahiyle sınırlı kalmadı; peşinden diğer kadim değerleri de sürükledi: “Bize dervişlik gerek” diyen o yalın ama derin anlayış yeniden hayat buldu. Kim olursan ol gel diyen o kucaklayıcı tavır, sosyal medyanın sert diline bir panzehir oldu. Mekanlardan öte, o kutsal mekanların temsil ettiği “Birlik” bilinci sokaktaki insanın bir numaralı gündemi haline geldi.
Bu ifade, bir milletin sarsılmaz değerlerine, yani merhamet, teslimiyet ve şükür üçgenine geri dönmesidir. Kıvılcım bekleyen o iman ateşi, aslında bu toprakların mayasında var olan “fıtrat” tır.
“Gönül çalabın tahtı, çalap gönüle baktı / İki cihan bedbahtı, kim gönül yıkar ise.”
Bu uyanış süreci, gönül yıkmaya değil, gönül yapmaya gelenlerin çoğaldığı bir dönemin başlangıcı gibi görünüyor.
Teşekkürler Cemal Karatüre
Çetin Kılıç








