Aceleniz ne?

Katıldığım bir seminer sonrasında, yaşlıca bir amca yanıma geldi.

“68 yaşında öğretmen emeklisiyim. En küçük oğlum 45 yaşında. Beni buraya davet ettiğinde, ona ‘Ben yaşlı başlı bir adamım, çocuk eğitimi ile bundan sonra ne eşim olur. Bırak evde kalayım.’ dedim. O ısrar etti: ‘Çocukların yok ama çocukluğun var, inat etme gel hadi!’ Bu söz bana dokundu. Hiç düşünmemiştim benim çocukluğum da mı vardı diye… Şimdi senin programını dinleyince içime bir şey battı. Kendimi düşündüm… Baktım… Ben hiç…”

Sonra boğazında bir şey düğümlendi, konuşamadı… Sanki elinin tersi ile bir şey iter gibi yapıp sırtını döndü gitti.

İçim acıdı…

Ardından bakakaldım… Kamburu çıkmış, sırtında koca bir çocukluğun öyküsünü taşır gibi kalabalığın arasına karıştı gitti…

Sonra 6 yaşındaki kızlarının sorunları için bir aile geldi yanıma.

Anne çok dertli: “Hocam, kızımızla başımız dertte. Okuluna bir türlü uyum sağlayamadı. Öğretmeni bir taraftan her gün mesaj gönderiyor, ‘Kızınız bugün de ödevini yapmadı’ diyor. Kızım inat ediyor, ‘Hayır yapmayacağım’… Odasını bir görseniz, darmadağın… Bana karşı geliyor, babasına karşı geliyor… Bir alışveriş merkezine gitsek, yanımızda durmuyor, sağa sola kaçıyor… Artık bu durum eşimle çatışmalara dönüşmeye başladı…”

“Kızınızla çatışmalarınız eşinizle neden probleme dönüşüyor ki?” diye sordum.

-Hocam, ben ödevini yapsın diye zorluyorum, eşim ‘Bırak, yapmazsa yapmasın, o daha çocuk.’ diyor… Ben ‘odanı topla’ diye baskı yapıyorum, eşim ‘Çocuğa baskı yapma yeter ki, bırak ben toplayayım.’ diye yüz veriyor…

Döndüm, beyefendiye baktım…

Kadıncağıza sordum: “Siz nasıl çocuktunuz?”

-Hocam, biz çocukluğumuzu mu yaşadık sanki… Benim rahmetli annem, çok titizdi… Biraz sert bir kadındı, ben daha küçük yaşta ütü yapmayı biliyordum. Bizimkisi ütülenmiş kıyafetlerini dolaba koymasını bile bilmiyor…

Ne acı bir tablo… Kızının çocuksu duygularını yaşamasına fırsat vermeyen ve onun bir an önce yetişkin olması için ha bire çekiştiren bir anne…

Başka bir zaman, 16 yaşındaki oğlunun sinirli haline yardım almak için bir aile geldi yanıma…

Uzun uzun konuştuk, dertleştik…

Baba, “Hocam, çok çabuk büyüdü… Ne zaman büyüdü fark edemedik… İş, güç, telaş derken bu yaşa geldi… Hatamızı biliyoruz… İhmal ettik… Küçükken etrafımızda gezinip dururdu, bir şeyler anlatmak için ha bire çabalardı… Oyun oynamak isterdi, geçiştirirdim, sıkılırdım… Şimdi o bizden sıkılıyor… Oğlumu yeniden istiyorum.” diye kirpiklerini sildi…

İçim acıdı, ama ülkemizdeki ebeveynlik manzarası bu…

Çocukluk öyküleri hiç yazılmadan yetişkinlik yıllarını yaşama telaşına düşüyoruz, üzgünüm…

Ne de az tanıklarımız var çocukluklarımızın, çocuksu duygularımızın…

Bir anne babadır hâlbuki çocuğunun en yakın tanığı ama hızlı geçen yılların pişmanlıkları ile dolu ebeveynlik hatıraları…

Bir ebeveyn çocuğuna ödev yaptırabildiği kadar değil, onun duygularına tanıklık yapabildiği kadar ebeveyndir… Yaşanmamış çocukluk yıllarıdır ebeveyni duyarsızlaştıran ve kendi çocuğuna da çocukluk yıllarını yaşatmayan gerçek…

İyi ebeveyn çocuğuna yaptırım uygulayabilen değil, onun çocukluk yıllarını yaşarken tanık olan ebeveyndir.

Bırakın çocukları, çocukça yaşasınlar, ileride zaten hayat onlara “yetişkin hüznünü” tattıracak, aceleniz ne?

Uzman Pedagog Dr. Adem Güneş

Sende yorum yazabilirsin