Ahiret: Akıl, Vahiy ve Mutlak Adaletin Zorunlu Menzili
İnsan aklı, varoluşun sırlarını çözmeye çalışırken, en büyük düğüm noktalarından biriyle karşılaşır: Ölüm ve sonrası.
Acaba bu dünya hayatı, yaratılışın nihai gayesi midir, yoksa daha büyük bir sahnenin yalnızca perdesi mi? Kutsal kitaplarımız ve peygamberlerimizin getirdiği haberler, bu sorunun cevabını net bir şekilde verir: Ahiret, sadece mümkün değil, aynı zamanda mutlak bir hakikattir.
Ahiret inancının ispatı, öncelikle akıl kapısından başlar. İnsan zihni, her ne kadar ahiretin mahiyetini tam manasıyla idrak etmekten aciz olsa da, onun varlığını mümkün görmekte hadsiz deliller bulur.
Bu dünyada zalimler çoğu zaman cezasız kalmakta, mazlumlar ise haklarını alamamaktadır. Vicdanımız, adaletin eninde sonunda tecelli etmesini zorunlu kılar. Şayet ahiret yoksa, bu evrende tam ve mükemmel bir adalet asla sağlanamayacaktır. Yüce Yaratıcı’nın Mutlak Adil isminin tecellisi için bir hesap ve karşılık verme yeri, yani Ahiret, kaçınılmaz bir zorunluluktur.
Kusursuz bir sanat eseri olan kâinatın, hiçbir gayesi olmadan anlamsızca sona ermesi, Yaratıcı’nın sonsuz hikmetine aykırıdır. Bu hayat bir amaç uğruna verilmiştir ve o amacın sonucunun görüleceği yer, bu dünyanın ötesindedir.
Aklen mümkün olan bir şeyin varlığı, güvenilir bir haber ile kesinleşir. İşte bu noktada, haber yoluyla tahakkuk delili devreye girer.
İnsanlık tarihi boyunca gönderilmiş bütün peygamberler ve nazil olmuş bütün kutsal kitaplar, tehdit yani Allah’ın birliği inancından hemen sonra, ahiretin varlığını haber vermiştir. Onlar, insanın öldükten sonra tekrar diriltileceğini, bu dünya hayatındaki amellerinden hesaba çekileceğini en büyük hakikat olarak ilan etmişlerdir.
Mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim, ahiret hayatını, Cennet ve Cehennem menzillerini anlatırken, dünya hayatından örnekler ve teşbihler kullanır. Bu anlatımın sebebi, ahiretin dünyaya benzemesi değil, başka türlü bu hakikati idrak edebilmemizin mümkün olmamasıdır. Zira ebedî ve sınırsız olan bir varoluşu, sınırlı dünya kelimeleriyle tam olarak tarif etmek imkânsızdır.
Üstelik, Yüce Nebi Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), Miraç Gecesi’nde bu menzillere gidip görmüş ve gelip bizlere en net şekilde haber vermiştir. Bu, sadece akli bir çıkarım değil, bizzat elçi tarafından getirilmiş bir görgü tanıklığıdır.
Varlığı hakkında bu kadar sağlam, akli ve naklî deliller sıralandıktan sonra, ahireti inkâr edenlere sormak en doğal hakkımızdır:
“Bir bilim adamının, hiç görmediğiniz bir kara delik hakkında anlattıklarına inanıyorken, Peygamberlerin ve Kutsal kitapların anlattıklarına inanmamayı nasıl izah edebilirsiniz?”
”Siz nereye gidip baktınız da göremediğinizden dolayı yokluğuna hükmediyorsunuz? İnkârınızın delili nedir?”
İnkâr, bir iddiadır ve her iddia gibi delil gerektirir. Yok demek, var demenin aksine, bir hiçliği temsil eder. Bilgiyi, şahitliği ve mucizevi haberleri hiçe sayarak “Yok, yok” demek, bir davanın ispatı olamaz; olsa olsa bilgiye kapalı bir inatlaşmanın ifadesi olur.
“Yok” deyebilmek için bütün kâinatı görmek gerekir.
Güneş gibi açık bir hakikatin, ciltler dolusu bilgilerle izah ve ispat edildiği bir davanın karşısında, gözlerini kapatanlar, ancak kendi gündüzlerini gece yaparlar. Ahiret inancı, bir temenni değil; Yaratıcı’nın kudretinin, hikmetinin ve adaletinin zorunlu kıldığı, aklın tasdik ettiği, vahyin ise kesinleştirdiği mutlak bir gerçektir. O halde, akıl ve kalp, bu muhteşem habere kulak vermeli, bu imtihan dünyasını ahiret için bir hazırlık menzili olarak görmelidir.
Gidip geldin mi? Diye sorulan soruya
”Evet, şimdilik gidip gelmedim. Ama o gün geldiğinde, inşallah hazırlıklı olanlardan olacağım. Siz o gün ‘Niye inanmadın?’ diye pişman olmaktansa, gelin bu inancın kaynağını beraber inceleyelim.”
Çetin KILIÇ
Kaynak;RNK








