Batı’dan Peygamberimize Övgüler

Ecnebilerin meşhur 16 filozofların’dan, buradan yalnız 2 tanesini önünüze seriyorum ki, göresiniz peygamberimizi (a.s.m.), kuranı kerimi ve islam dinini nasıl methettiklerini göreceksiniz:

İnsanı kendi dostu methetmesi pek mühim değildir. Düşmanın met’hu senasını kazanabilmek çok mühimdir.   Her ne kadar Nur talebeleri bu yazılardan İşarat-ül İ’cazda faydalanmışlardır, fakat bu yazı çok faydalı olduğu için her vatandaş bilhassa fencileri bu hakikatleri bilmeleri lazım ve elzemdir.  Yalnız aslını korumak mecburiyetinde olduğumuz için, sadeleştiremediğimden ötürü beni mazur görmenizi rica ederim. Bununla beraber Bazı kelimeleri çok kimse anlayamadığından ötürü, anlaşılmayan kelimelerin  manalarını tırnak işaretleri arasında açıklamışımdır.

PRENS BİSMAC

Sana muasır bir vücud (Senin asrında yaşamış) olamadığımdan müteessirim ey Muhammed! (a.s.m.)

Muhtelif devirlerde, beşeriyeti idare etmek için taraf-ı lahutîden (Allah tarafından) geldiği iddia olunan bütün münzel semavî (Gökten inen) kitapları tam ve etraflıca tetkik ettimse de, tahrif olundukları (bozuldukları) için hiçbirisinde aradığım hikmeti ve tam isabeti göremedim. Bu kanunlar değil bir cemiyet, bir hane halkının saadetini bile temin edecek mahiyetten pek uzaktır. Lâkin Muhammedîlerin (a.s.m.) Kur’anı, bu kayıttan âzadedir (bunlara benzemez). Ben Kur’anı her cihetten tetkik ettim,(inceledim) her kelimesinde büyük hikmetler gördüm. Muhammedîlerin (a.s.m.) düşmanları, bu kitab Muhammed’in (a.s.m.) zade-i tab’ı (Kendi yazdığı kitap) olduğunu iddia ediyorlarsa da, en mükemmel, hattâ en mütekâmil (mükemmel) bir dimağdan böyle hârika nın zuhurunu (meydana gelmesini) iddia etmek, hakikatlere göz kapayarak kin ve garaza âlet olmak manasını ifade eder ki; bu da ilim ve hikmetle kabil-i te’lif  değildir. (İlım bunu izah edemez) Ben şunu iddia ediyorum ki; Muhammed (a.s.m.) mümtaz (Kendine mahsus) bir kuvvettir. Destgâh-ı (Allahtan başka herhangi) kudretin böyle ikinci bir vücudu imkân sahasına getirmesi ihtimalden uzaktır.

Sana muasır bir vücud (Senin asrında yaşamış) olamadığımdan dolayı müteessirim ey Muhammed (a.s.m.)! Muallimi ve nâşiri (neşredeni) olduğun bu kitap, senin değildir; o lâhutîdir. (Allah tarafından gelmiştir) Bu kitabın lâhutî olduğunu inkâr etmek, (Allah tarafından nazil olduğunu inkâr etmek) mevzu ilimlerin butlanını (mevcut ilimleri hiçe saymak gibi bir fikir) ileri sürmek kadar gülünçtür. Bunun için, beşeriyet senin gibi mümtaz (Özel) bir kudreti bir defa görmüş, bundan sonra göremeyecektir. Ben, huzur-u mehabetinde (Sana layık muhabbetle  huzurunda) kemal-i hürmetle eğilirim.   Prens Bismarc

ZAMANLAR GEÇTİKÇE, KUR’AN’IN ULVİ SIRLARI İNKİŞAF EDİYOR

  1. MAORİCE

Le parler Française Roman (Löparle Franses Roman) isimli gazetede Kur’an’ın Fransızca mütercimlerinden (tercümanlarından) Selman Runah’ın tenkidatına (tenkitlerine) verdiği cevapta diyor ki:

Kur’an nedir? Her tenkidin fevkinde bir fesahat ve belâgat mu’cizesidir. Kur’anın, üçyüzelli milyon Müslümanın göğsünü haklı bir gururla kabartan meziyeti, onun her mânayı hüsn-ü (iyi tarafı) ifade etmesi itibariyle, münzel (Allah tarafından gelen) kitapların en mükemmeli ve ezelî olmasıdır. Hâyır, daha ileri gidebiliriz: Kur’an, kudret-i ezeliyenin, inayet (Allah’ın Kudretinin yardımı) ile insana bahşettiği (hediye ettiği) kütüb-ü semaviyenin (gökten inen kitapların) en güzelidir. Beşeriyetin refahı nokta-i nazarından Kur’anın beyanatı, Yunan felsefesinin ifadatından (anlattıklarından) pek ziyade ulvîdir (yüksektir). Kur’an, arz ve semanın (yer ve göğün) Hâlıkına (yaratanına) hamd ü şükranla doludur. Kur’anın her kelimesi, her şeyi yaratan ve her şeyi haiz (sahip) olduğu kabiliyete göre sevk ve irşad eden (yol gösteren) Zât-ı Kibriya’nın azametinde mündemicdir (Allah’ın büyüklüğündedir). Edebiyat ile alâkadar olanlar için Kur’an, bir kitab-ı edebdir. Lisan mütehassısları için Kur’an, bir elfaz (söz) hazinesidir. Şâirler için Kur’an, bir ahenk menbaıdır (kaynağıdır). Bundan başka bu kitap; ahkâm ve fıkıh nâmına bir muhit-i maariftir (bilgi sahasıdır). Davud’un (a.s.) zamanından, Jan Talmus’un devrine kadar gönderilen kitabların hiçbiri, Kur’an-ı Kerim’in âyetleriyle muvaffakıyetli (başarılı) bir şekilde rekabet edememiştir. Bundan dolayıdır ki, Müslümanların yüksek sınıfları, hayatın hakikatını kavramak nokta-i nazarından ne kadar tenevvür ederlerse, (aydınlanırlarsa) o derece Kur’an ile alâkadar oluyorlar ve O’na o kadar ta’zim ve hürmet gösteriyorlar.

Müslümanların Kur’ana hürmetleri daima tezayüd etmektedir(ziyadeleşmektedir). İslâm muharrirleri, (yazarları) Kur’an âyetlerini iktibas ile (alarak) yazılarını süslerler ve o yazılar o âyetlerden mülhem (alınmış) olurlar. Müslümanlar, tahsil ve terbiye itibariyle yükseldikçe, fikirlerini o nisbette Kur’ana istinad ettiriyorlar (dayandırıyorlar). Müslümanlar, kitaplarına âşıktırlar ve onu kalblerinin bütün samimiyetiyle mukaddes (kutsal) tanırlar. Halbuki kütüb-ü İlahiyeye nâil (Allahın kitaplarına kavuşmuş) olan diğer milletler, ne kitablarına ehemmiyet verirler ve ne de onlara hürmet gösterirler. Müslümanların Kur’ana hürmetlerinin sebebi; bu kitap payidar oldukça, (var oldukça) başka bir dinî rehbere arz-ı ihtiyaç etmeyeceklerini anlamalarıdır. Filhakika, (Gerçekten) Kur’anın fesahat, belâgat (dil akıcılığı) ve nezahet (paklığı) itibariyle mümtaziyeti, (benzersizliği) Müslümanları başka belâgat (edebiyat) aramaktan vâreste( ihtiyaçtan uzak) kılmaktadır. Edebî dehaların (meşhur edebiyatçıların) ve yüksek şâirlerin, Kur’an huzurunda eğildikleri bir vâkıadır (gerçektir). Kur’an’ın her gün daha fazla tecelli etmekte (parlamakta) olan güzellikleri, her gün daha fazla anlaşılan, fakat bitmeyen esrarı (sırları), şiir ve nesirde (Şiir ve düzyazıda) üstad (öğretmen) olan Müslümanları, üslûbunun nezahet (paklık) ve ulviyeti huzurunda diz çökmeye mecbur etmektedir. Müslümanlar, Kur’anı tâ rûz-u haşre (kıyamet gününe) kadar payidar (kökleşmiş) kalacak kıymeti biçilmez bir hazine ad ederler (sayarlar) ve onunla pek haklı olarak iftihar ederler. Müslümanlar, Kur’anı en fasih (açık) sözlerle, en rakik (ince) manalarla coşan bir nehre benzetirler. Şayet Monsieur Renaud (Mösyö Reno), İslâm âlemiyle temas etmek fırsatını elde edecek olursa, münevver (nurlu) ve terbiyeli Müslümanların, Kur’ana karşı en yüksek hürmeti perverde ettiklerini (sunduklarını) ve onun evamir-i ahlâkiyesine (yüksek ahlakına) fevkalâde riayetkâr (saygılı) olduklarını ve bunun haricine çıkmamağa gayret ettiklerini görürdü. Yeni nesiller ve asrî mekteplerin me’zunları da, Kur’an’a ve Müslümanlığa karşı müstehziyane (dalga geçercesine) bir cümlenin sarfına tahammül etmemektedirler. Çünkü Kur’an, iki sıfatla bu ehliyete ,haizdir:

Bunların birincisi: Bugün ellerde tedavül eden (dolaşan) Kur’an’ın Hazret-i Muhammede (a.s.m.) vahiy olunan kitabın aynı (kendisi) olmasıdır. Halbuki İncil ile Tevrat hakkında birçok şüpheler ileri  sürülmektedir.

İkincisi: Müslümanlar, Kur’an’ı Arapçanın en kuvvetli muhafızı (koruyucusu) ve esasat-ı diniyenin (dini esasların) amelî bir mahiyet almasının en kuvvetli menbaı telâkki ederler. Binaenaleyh (bunun üzere) Monsieur Renaud (Mösyö Reno) eserini tashih edecek olursa, bu tercümesiyle, insanları tenvir (aydınlatma) hususunda insanlığa büyük bir muavenette (yardımda)  bulunur ve bâtıl itikadların hududlarını tar u mar etmeye hâdim olur. (hizmet eder)

Doktor MAURİCE (İşarat-ül İ’caz dan alınmıştır)

Abdülkadir Haktanır

www.NurNet.org

Sende yorum yazabilirsin