Bediüzzaman Maaşı Reddetti, Milletin Hakkını Gözetti
Bugün sizlere Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin hayatından ibretli bir hadiseyi anlatmak ve bu hadisenin günümüz insanına, özellikle de kamu imkânlarını kullananlara verdiği mesajı paylaşmak istiyorum.
Bediüzzaman’ın İstanbul’a Geliş Amacı ve Medresetü’z-Zehrâ İdeali
Bediüzzaman Hazretleri, 1907 yılında Van’dan İstanbul’a şahsî bir makam, servet veya maaş elde etmek için değil, milletin geleceğini ilgilendiren büyük bir ideal uğruna geldi. Onun hedefi, Doğu Anadolu’da kurulmasını istediği Medresetü’z-Zehrâ adlı eğitim müessesesiydi. Din ilimleriyle fen ilimlerini bir araya getirerek cehaleti ortadan kaldırmak, fakirliği azaltmak ve toplumun birlik içinde kalkınmasına katkı sağlamak istiyordu.
Ancak Sultan II. Abdülhamid ile görüşme arzusu gerçekleşmedi.
Bediüzzaman, çeşitli sıkıntılar yaşadı ve bir süre tevkifhanede tutuldu. İşte burada, onun şahsiyetini ortaya koyan dikkat çekici bir hadise yaşandı.
Maaş Reddi ve Tarihe Geçen Duruş
Dönemin Zaptiye Nazırı Şefik Paşa, kendisine maaş bağlandığını, bu maaşın ileride artırılabileceğini ve ayrıca bir ihsanda bulunulduğunu bildirdi.
Bediüzzaman’ın cevabı ise tarihe geçen bir duruşun ifadesiydi:
“Ben maaş dilencisi değilim. Bin lira da olsa kabul edemem. Kendim için gelmedim; milletim için geldim.”
Bu sözler, yalnızca bir maaşın reddedilmesi değildir. Bu, bir davanın şahsî menfaat karşılığında terk edilemeyeceğinin ilanıdır.
Bediüzzaman, milletin eğitim ve kalkınma meselesini çözmek için gelmişti; kendi geleceğini güvence altına almak için değil. Şimdi kendimize şu soruyu soralım:
Bediüzzaman’ın maaşı reddettiği bir anlayıştan, bugün devletin imkânlarını şahsî menfaatine dönüştüren bir anlayışa nasıl geldik? Elbette kamu görevlisinin maaş alması son derece tabiidir. İnsan emeğinin karşılığını almalıdır. Mesele maaş almak değil; alın teriyle kazanılan maaşın karşılığını vermemek, görevi ihmal etmek, kamu malını şahsî çıkar için kullanmak ve milletin emanetini hoyratça harcamaktır.
Günümüze Dersler
Devletin bütçesi, yöneticilerin veya görevlilerin şahsî mülkü değildir. O bütçede yetimin, yoksulun, öğrencinin, hastanın ve emeğiyle vergi veren vatandaşın hakkı vardır. Gereksiz harcamalar, israf, usulsüzlük ve kamu kaynaklarının şahsî çıkarlar uğruna kullanılması, yalnızca ekonomik bir kayıp değil, aynı zamanda bir emanet meselesidir.
Kur’ân-ı Kerîm’de, “Allah size emanetleri ehline vermenizi emrediyor.” buyurulur (Nisâ Suresi, 58). Demek ki makam da, mal da, imkân da emanettir. Emanetin gereği ise onu korumak, adaletle kullanmak ve hesabını verebilmektir.
Bediüzzaman, milletin üç büyük düşmanını cehalet, zaruret ve ihtilaf olarak görmüş; bunlara karşı ilmi, çalışmayı ve ittihadı göstermişti. Onun Medresetü’z-Zehrâ ideali, milletin geleceğine yatırım yapmaktı. Bugün de kamu kaynaklarını gösterişe ve israfa değil; eğitime, bilime, üretime, yoksulların ihtiyaçlarına ve gençlerin istikbaline yönlendirmek, bu anlayışın önemli bir gereğidir.
Netice olarak, Bediüzzaman, millet için geldiği İstanbul’da kendi menfaatini reddetti. Bugün bizlere düşen de onun bu duruşundan ders çıkarmaktır. Maaş almak ayıp değildir; fakat maaşın hakkını vermemek, devletin malını çarçur etmek ve emanete ihanet etmek büyük bir sorumluluktur.
Unutmayalım: Devlet malı sahipsiz mal değil, milletin emanetidir. Makam bir imtiyaz değil, hizmet sorumluluğudur. Gerçek büyüklük, ne kadar kazandığımızla değil, milletin hakkını ne kadar koruduğumuzla ölçülür.
Rabbimiz bizleri emanete riayet eden, kamu hakkını gözeten, israftan kaçınan ve şahsî menfaatini milletin menfaatinin önüne geçirmeyen kullarından eylesin.
Selam ve dua ile…
Rüstem Garzanlı








