Bediüzzaman ve Mitolojik İsimler

Bugün için konuşulan dillerin kesin sayısı bilinemiyor. Her çocuk annesinden aldığı eğitimle konuşmaya başlar. Her milletin ana dili, kaderin bir mührüdür. Farklı farklı oluşları yaratılmadan önce planlanmış ve kader defterine yazılmıştır.

Annesinden konuşma öğrenen bir bebeğin beynine bir düşünme program kurulur. Bu yüzden eğitim ve öğretimde anadilin üstünlüğü ve kolaylığı vardır. Konuşulan bazı diller yazılı dil haline gelmemiştir. Kur’an, insanların farklı milletlere ayrıldığını ve birbirini tanımalarını istemektedir. Birbirini tanımak ise dille olur.

“Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık; sonra da, birbirinizi tanıyasınız diye milletlere ve kabilelere ayırdık.” (Hucurat, 13)

Bediüzzaman da bunu aşağıdaki gibi açıklar:

*Sizi taife taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım, tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı içtimaiyeye ait münasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muavenet edesiniz. Yoksa, sizi kabile kabile yaptımki, yekdiğerinize karşı inkârla yabanî bakasınız, husumet ve adâvet edesiniz değildir.

….kabâil ve tavâife inkısam, şu âyetin ilân ettiği gibi, teârüf içindir, teâvün içindir; tenâkür için değil, tehâsum için değildir. (MEKTUBAT, 26.Mektup)

Bilimde, teknolojide, edebiyatta üstünlük hangi milletlerde ise onun dili diğer milletleri de etkiler. Osmanlı döneminde, özellikle 15’inci,16’ıncı, 17’inci ve 18’inci yüzyıllarda Osmanlı Türkçe’miz, Arapça ve Farsçadan birçok kelime almış, kendisi imparatorluğu içindeki diğer tebaalarına da kelimeler vermiştir. Ancak yazı dili ile konuşma dili arasındaki makas da o yıllarda çok açılmıştır.

19.yüzyılın ikinci çeyreğinde ise Batı dünyasıyla bilimsel ve teknolojik temaslar başlayınca yeni kelimelerle karşılaşmak da kaçınılmaz olmuştur. Önce dili korumak için onların karşılıkları bulunmaya başlanır. Oksijene “müvellidül humuza”, Hidrojene “müvellidül humuza”, Atoma“cüz’-i lâ yetecezzâ, alyuvaraküreyve-i hamrâ”, akyuvaraküreyve-i beyzâ” demişler. Ancak batıdan o kadar çok kelime gelmeye başlar ki onlara Osmanlı Türkçesinde karşılık bulma işlemi çok da kolay değil, bunun altından kalkamamışlar ve o işi bir süre sonra da tabii seyrine bırakmışlar.

Bediüzzaman eserlerinde Osmanlı Türkçesine girmiş bu kelimeleri kullanır. Bu yeni kelimeleri kullanırken onları birlikte de kullanmıştır, batıdan geldiği gibi ismiyle de aynen kullanmıştır.

*bilhassa zîhayatta çalıştırılan basit ve câmid ve şuursuz müvellidülmâ ve müvellidülhumuza (hidrojen-oksijen) gibi iki basit maddeden terekküp eden bu su, yüz binlerle hikmetli ve şuurlu ve muhtelif hizmetlerde ve san’atlarda istihdam ediliyor. (A.MUSA)

*eşyanın asıl menşe’leri, şu dört maddedir. Yeni hikmetle, müvellidü’l-mâ, müvellidü’l-humuza, karbon, azot’tur ki, bu anâsır, evvelki unsurların eczâlarıdır. (SÖZLER, 22.Söz)

*azot ve müvellidülhumuza (oksijen) gibi iki basit maddeden ibaret olan havanın zerreleri (ŞUALAR, 7.Şua)

*Sâni-i Hakîm, havada iki unsur halk etmiştir: biri azot, biri müvellidü’l-humuza. Müvellidü’l-humuza ise, nefes içinde kana temas ettiği vakit, kanı telvîs eden karbon unsur-u kesîfini kehribar gibi kendine çeker. İkisi imtizâc eder, buhar-ı hâmız-ı karbon denilen (semli havaî) bir maddeye inkılâb ettirir; hem hararet-i garîziyeyi temin eder, hem kanı tasfiye eder. (SÖZLER, 32.Söz)

* Sermayem ise, cüz-i lâyetecezzâ gibi cüz’î bir şeydir (SÖZLER, 17.Söz)

*-Demek kâinattaki câzibe-i umumiye hangi kalemden akmışsa, cüz-ü lâyetecezzâdaki küçücük cazibeler o kalemin noktalarıdır.(H.ŞAMİYE)

* Çünkü hariçteki kuvvet tahribatı mânevîdir, imansızlıkladır. O mânevî tahribata karşı atom bombası, ancak mânevî cihetinde mâneviyattan kuvvet alıp o tahribatı durdurabilir. (E.LAHİKASI)

            Bediüzzaman eserlerinde kullandığı bu kelimelerin kökenine bakarak bunlar batıdan, Yunancadan, Latinceden veya Fransızcadan gelmiştir diye kullanmaktan kaçınmamış, o kelime toplumun diline girmişse ve kullanılıyorsa onları, o da eserlerinde kullanmıştır.

        Elektrik, tren, şimendifer, fayton, volkan, Karbon, Azot gibi kelimeler Fransızca kökenli olmasına karşılık dilimize girip kullanıldığı için onları da eserlerinde kullanır. Lamba ise Rumcadır.

*çok büyük bir şehirde, şenlik bir gecede, birtek merkezden, yüz bin elektrik lâmbaları, âdetâ zamansız, bir anda canlanmaları ve ışıklanmaları gibi, (SÖZLER, 10.Söz)

*Tren yolunda çalışan birisi geldi; ve Üstad, ona da aynı şekilde, ferâizi edâ edip, kebâirden çekilmek şartıyla bütün çalışmalarının ibâdet olduğunu, çünkü on saatlik bir yolu bir saatte kestirmeye vesîle olan tren yolunda çalıştığından mü’minlere, insanlara olan bu hizmetin boşa gitmeyeceğini, ebedî hayatında sevincine medar olacağını ifâde etmiştir. (T.HAYAT)

*Bir günlük mesafede bir istasyon vardır; hem araba, hem gemi, hem şimendifer, hem tayyâre bulunur. Sermâyeye göre binilir. (SÖZLER,4.Söz)

*’Yedi yaşından on yaşına kadar mâsum çocuklar, faytonla gezdiğim vakit, beni görünce koşuşup ellerime sarılmalarının hikmeti nedir?’ diye hayret ediyordum. (ŞUALAR, 14.Şua)

*Halbuki, şakk-ı kamer, bir volkanla inşikak eden bir dağ gibi mümkündür. (SÖZLER, 31.Söz)

*eşyanın asıl menşe’leri, şu dört maddedir. Yeni hikmetle, müvellidü’l-mâ, müvellidü’l-humuza, karbon, azot’tur ki, bu anâsır, evvelki unsurların eczâlarıdır. (SÖZLER, 22.Söz)

*azot ve müvellidülhumuza (oksijen) gibi iki basit maddeden ibaret olan havanın zerreleri (ŞUALAR, 7.Şua)

*Sâni-i Hakîm, havada iki unsur halk etmiştir: biri azot, biri müvellidü’l-humuza. Müvellidü’l-humuza ise, nefes içinde kana temas ettiği vakit, kanı telvîs eden karbon unsur-u kesîfini kehribar gibi kendine çeker. İkisi imtizâc eder, buhar-ı hâmız-ı karbon denilen (semli havaî) bir maddeye inkılâb ettirir; hem hararet-i garîziyeyi temin eder, hem kanı tasfiye eder. (SÖZLER, 32.Söz)

        Astronomi, Kozmografya, Okyanus, Jeoloji, Fizik, gibi bazı kelimeler de Yunanca kökenlidir, ancak dilimize girmiş ve bunlarda Arapça, Farsça kelimelerin yanında aynı cümle içinde Risale-i Nurlarda kullanılmıştır.

*ulûm-u müsbete denilen bütün fenleri tetebbua başlayarak, pek kısa bir zamanda tarih, coğrafya, riyaziyat, jeoloji, fizik, kimya, astronomi, felsefe-gibi ilimlerin esaslarını elde etmiştir.(T.HAYAT)

*dünya sarayının damındaki yıldız lâmbaları-bir kısmı, kozmoğrafyanın dediğine bakılsa-küre-i arzdan bin defa büyük ve top güllesinden yetmiş defa süratli hareket ettikleri halde,(SÖZLER, 13.Söz)

*Hem Avrupa, Afrika, Okyanusya, iki Asya, iki Amerika namlarıyla mâruf yedi kıtası, (LEMALAR, 12.Lema)

Dil, durağan bir şey değildir tabi ki bazı kelimeler onun içine girer ve kullanılır. Kim bir şeyi bulmuşsa, bir icatta bulunmuşsa onun isim babası da o olur. Diğer diller de onu alır kullanırken ya ona yeni bir isim bulur veya o kelime aynı ismiyle kullanılır. Telefon, Televizyon, Teleskop, Mikroskop, Mikrofon ve Telekomünikasyon gibi kelimeler Fransızca kökenlidir. İlk beş tanesi artık Türkçeleşmiş ve dilimize girmiştir. Ancak telekomünikasyon yerine iletişim sözcüğü bugün herkes tarafından kullanılmaktadır. Bu gibi örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Her bilim dalının kendine ait bir kelime dağarcığı vardır. O bilimle uğraşanlar için o kelimeler artık ortaktır. Bütün dünyada Tıpda Latince kelimeler kullanılır. Uzay bilimleriyle ilgili kelime sayısı NASA kurulduktan sonra 18.000’ e ulaşmış ve İngilizceye girmiştir. Bilişim teknolojisindeki gelişmeler de buna yakın sayıda yeni kelimenin dillere girmesine neden olmuştur. Bunların bütün dünya dillerinde karşılıklarını bulmak, bu karşılıkların kullanılmasını sağlamak mümkün değildir ve abesle iştigaldir.

Batı dünyasında Astronomi ile ilgili keşiflerde bulunan gezegenlere eski Yunan ve Roma mitolojisinden isimler vermek bir gelenek haline gelmiştir. Eskiden verilen isimlere günümüzde de aynı gelenek devam ettirilerek mitolojiden isimler verilmektedir.

Şimdi aşağıda yazılanları dikkatle okuyalım. Hepimiz okullarda öğrendiğimiz birçok kelimenin kökeninin mitolojiden geldiğini belki de bilmiyoruz.

*Merkür: Çok hızlı hareket ettiği için Roma mitolojisinde ticaret ve yolculuk tanrısı ve tanrıların habercisi Tanrı Merkür’ den,

*Venüs:  Gökyüzünde parlayan mücevher gibi göründüğü için eski Roma Aşk ve güzellik tanrıçası Venüs’ten

*Mars: Kızıl renkte olduğu aynı zamanda kan ve ateşi hatırlattığı için Roma savaş tanrısı Mars’tan

*Jüpiter: En büyük olduğu için Roma mitolojisindeki tanrıların en büyüğü Jüpiter’den

*Satürn: O zaman bilinen en dış gezegen diye Jüpiter’in babasının isminden

*Uranüs: Gökyüzü renklerini anımsattığı için Yunan mitolojisindeki gök tanrısı Uranüs’ten

*Neptün: Deniz rengine benzediği için Roma deniz tanrısı Neptunus’den

*Plüton: Karanlık görünümünden dolayı Yunan mitolojisinde yer tanrıçası Plüton’dan isimlerini almışlardır.

        İşte Bediüzzaman bu isimlerde çok hassas davranmıştır. Yunancadan, Fransızcadan, Rumcadan geçen ilmi kelimeleri eserlerinde kullanırken Yunan ve Roma mitolojisinden esinlenerek gezegenlere konulmuş isimleri kullanmaz, onların yalnızca Osmanlı Türkçesindeki karşılıklarını kullanır. Çünkü bu mitolojide; Tek tanrılı dinlerin esası olan Allah’ın varlığına, birliğine, Ulûhiyetine ve Rububiyetine karşı, uydurulmuş hayali hikâyeler, isimler vardır ve bu isimler adına sonradan yapılmış heykeller ile resimler vardır.

*Ve kuvve-i şeheviye-i behîmiye dalında âliheleri, sanemleri ve ulûhiyet dâvâ edenleri semere vermiş, yetiştirmiş. (SÖZLER, 30.Söz)

Bunu bir örnekle açıklayalım: Batı kültüründe Samanyolu için kullanılan” Milky Way”, Süt Yolu” terimi aslında adını eski Yunan Mitolojisi‘ndeki bir efsaneden alır.

Bir gece, Zeus ölümlü bir kadından yaptığı oğlu Herakles‘i fark ettirmeden uykuya dalmış olan Hera‘nın göğsüne koyar. Bebek Herakles, Hera’nın memelerinden akan sütü içecek ve böylece ölümsüz olacaktır. Fakat Hera, gece uyanıp tanımadığı bir bebeği emzirdiğini fark edince onu fırlatıp atar ve boşalan memesinden çıkan süt de gece gökyüzüne fışkırıp akar. Hikâyeye göre geceleyin gökte sönük bir ışıkla pırıldar halde gördüğümüz “Süt Yolu” (Türkçe’de Samanyolu) denilen kuşak, böyle oluşmuştur.

Bediüzzaman “Süt Yolu” kelimesini de Türkçe olmasına karşılık İngilizceden çeviri olduğu ve mitolojiyi yansıttığı için kullanmamıştır. Ve onun yerine milli olan Samanyolu, Nehrüssema ve Kehkeşan gibi isimlerinin üçünü de kullanmayı tercih etmiştir. Geçmiş dilimizle bağlantımızı devam ettirmeyi asıl mesele olarak görmüştür.

*Ecrâm-ı ulviyeye dikkat edilse görünüyor ki, o ulvî âlemlerin tabakatında muhalefet var. Meselâ, Nehrüssemâ ve Kehkeşan namıyla maruf, Türkçe Samanyolu tabir olunan, bulut şeklindeki daire-i azîmenin bulunduğu tabaka, elbette sevâbit yıldızların tabakasına benzemiyor. Güya tabaka-i sevâbit yıldızları, yaz meyveleri gibi yetişmiş, ermişler. Ve o Kehkeşandaki bulut şeklinde görülen hadsiz yıldızlar ise, yeniden yeniye çıkıp ermeye başlıyorlar. Tabaka-i sevâbit dahi, sadık bir hads ile, manzume-i şemsiyenin tabakasına muhalefeti görünüyor. Ve hâkezâ, yedi manzumat ve yedi tabaka birbirine muhalif bulunması, his ve hads ile derk olunur. (LEMALAR, 17.Lema)

Bediüzzaman gezegenler için mitolojideki Satürn yerine “Zühal”, Venüs yerine “Zühre” ve “Çobanyıldızı”, Jüpiter yerine “Müşteri” isimlerini eserlerinde bilinçli bir şekilde kullanır.

*Bir sineğe, bir meyveden bir meyveye; bir serçeye, bir ağaçtan bir ağaca uçmak kanadını veren, Zühreden Müşteriye, Müşteriden Zühale uçacak kanatları O veriyor. (SÖZLER, 25.Söz)

*Hususuyla bu mevsimde, akşamdan sonra, ufukta Zühre yıldızı ve fecirden evvel diğer parlak bir arkadaşı, gayet şirin ve güzel bir vaziyet gösteriyorlar (MEKTUBAT, 3.Mektup)

*Bilirsin ki, en ziyâde insanı tahrik eden meraktır. Hattâ, eğer sana denilse, “Yarı ömrünü, yarı malını versen, Kamerden ve Müşteriden biri gelir, Kamerde ve Müşteride ne var, ne yok, ahvâlini sana haber verecek. Hem doğru olarak senin istikbâlini ve başına ne geleceğini doğru olarak haber verecek”; merakın varsa, vereceksin. (SÖZLER, 19.Söz)

*Mesela, Ağrı Dağı ile Sübhan Dağı, ikisini tartacak dehşetli bir terazinin birer kefesine konulsalar ve cevv-i semâda, Zuhalde duran bir melek de o terazinin ucunu tutsa; Ağrı Dağı üzerine bir dirhem ilâve olunsa Sübhan Dağı âsumâna, Ağrı Dağı zemine geldiğini görenlerden fikri kısa olanlar, kıymet ve sıkleti tamamen o ilâveye verecekler. (D.H.ÖRFİ)

            Bu konuda bir defa Osmanlı Türkçesinde bir karşılığı olmadığı için güneşten en uzak gezegen olan Neptün gezegeninin adını kullandığını görürüz. Bu gezegen de adını Fransızcadan alır. Ancak bu isim verilirken bu yıldız, denize benzeyen mavi renkte olduğu için Fransızlar, Roma mitolojisindeki deniz tanrısı “Neptunus” dan esinlenerek ona Neptün adını vermişlerdir.

*Meselâ, her zînazar, gözüyle, yerden tâ Neptün seyyâresine kadar bir sâniyede çıkar; her zîilim, aklıyla, kozmoğrafya kanunlarına binip, yıldızların tâ arkasına bir dakikada gider (SÖZLER, 31.Söz)

            Bediüzzaman gökyüzündeki burçlar ve yıldızlar için de aynı yolu takip eder. Bunların ismi Osmanlı Türkçesinde bulunduğu için bunları kullanırken günümüz Türkçesinde kullanılan isimlerle de birlikte kullanır (Balık-Hut gibi). Farsçadan dilimize girmiş kelimelerle Arapçadan girmiş kelimeleri de beraber kullanır(Terazi-Mizan gibi).

*Kamerin bir menzili var ki, Süreyyâ yıldızlarının dairesidir (SÖZLER, 25.Söz)

*Eski kozmoğrafya nazarında güneş gezer. Güneşin her otuz derecesini bir burç tabir etmişler. O burçlardaki yıldızların aralarında birbirine raptedecek farazî hatlar çekilse, birtek vaziyet hâsıl olduğu vakit, bazı esed (yani arslan) suretini, bazı terazi mânâsına olarak mizan suretini, bazı öküz mânâsına sevr suretini, bazı balık mânâsına hût suretini göstermişler (LEMALAR, 14.Lema)

Bir kelime Türkçeleşmişse o artık Türkçedir. Dil durağan bir şey değildir, siz isteseniz de istemeseniz de devamlı değişime uğrar. Bazı kelimeler girer bazıları çıkar.Bugün küresel bir dünyada yaşıyoruz. İletişim araçlarıyla etkileme ve etkilenme geçmiş yıllara göre daha çok fazla, çok daha seri bir şekilde olmaktadır. Gözünü gerçeklere kapayan yalnız kendine gündüzü gece yapar.

Maarif, Nazır, müddei umumi gibi, Sıhhat ve içtimai muavenet vekaleti, Dahiliye nazırı, Hariciye Nazırı, Şeyh ül etıbba, Muallim gibi Osmanlı Türkçesinde kullanılan kelimeler gitmiş yerine: Eğitim ve Öğretim, savcı, Sağlık bakanlığı, İçişleri bakanı, Dışişleri bakanı, Baştabip ve Öğretmen gibi kelimeler kullanılır olmuştur.

Eğitimin temeli yazılı dildir. Dilbilimciler batıda ilköğretim okullarında okuyan çocukların ders kitaplarının 71.000 kelimeyle yazıldığını söylüyorlar. Bu rakam, biz de kaçtır biliyor musunuz? Dikkat edin, 5.000–6.000 civarındadır. 70.000 kelimeyle okuyan, düşünen, konuşan, yazan bir insanla, 5000–6000 kelimeyle okuyan, düşünen, yazan ve konuşan insanlar aynı olabilir mi? Dilde konuşulan, yazılan kelime sayısı ne kadar çoksa ufuklar da o kadar geniş olur.

Geçmişle bağımızı kesmeden yeni kelimeleri de dilimize katarak yolumuza devam etmeliyiz. Kelime haznemizi her gün büyütmeliyiz. İngilizler dillerine o kadar çok yabancı kelime girmesine karşılık bugün de Shakspeare(Şekspir)i anlayabiliyorlar. Ama biz geçmişteki yazarlarımızı mesela Yahya Kemal’i, Namık Kemal’i, Fuzuli’yi anlayacak kadar kelime biliyor muyuz? Ya da Mevlana’yı, Bediüzzaman’ı anlayacak kadar? Evet ne kadar biliyoruz?

Dr. Selçuk Eskiçubuk

www.NurNet.Org

Sende yorum yazabilirsin