Bediüzzaman’ın Çok Ehemmiyetli Gördüğü Vazife

Bediüzzaman, 1908’den 1922’ ye kadar din ve hakikate vasıta etmek üzere siyasetle bir derece meşgul olmuş, Meşrûtiyet için İstanbul’a, Hürriyet için Şark vilayetlerine, 1911’de İttihad-ı İslâm için Şam’a, Cumhuriyet için 1922’de Ankara’ya kadar gitmiş. Ankara hükümetinde beklediğini görmeyen Bediüzzaman, hem Ankara’dan ayrılıyor, hem de siyaseti terk ediyor.

Ancak, çok partili demokrasiye geçilirken, yine “Kur’ân menfaatine”  Demokratları dine yardımcı kılmaya dâvet eden Bediüzzaman, Başbakan Adnan Menderes’e iki mektup göndermiştir. Hem Ezan-ı Muhammediyi aslına çevirdiği için tebrik etmiş, hem de Risale-i Nur eserlerini devlet eliyle basılması ve Ayasofya’yı ibadete açılması isteğinde bulunmuştur.

Bediüzzaman’a, “Niçin siyasetten çekildin, hiç yanaşmıyorsun” sorusuna; “siyaset vasıtasıyla hizmet yolunun meşkûk, müşkülâtlı, kendisi için “fuzuliyane ve en lüzumlu hizmete mani olduğunu, siyasetin çoğunun yalancılık ve bilmeyerek ecnebi parmağına alet olmak ihtimali var” demiştir.1, dolayısıyla “en mühim, en lüzumlu, en selâmetli olan imana hizmeti” cihetini tercih etmiştir.

İslâm âlemin’de siyaset deyince; Sahabeler, onlara benzeyen mücahitler ve selef-i salihin, yani ehl-i sünnet vel cemaatin ilk rehberleri ve Ashap ile Tabiinin ileri gelenlerinin faydalı siyasetleri akla geliyor. “Dicle kenarında bir kurt bir kuzuyu kapsa İlâhî adalet onu Ömer’den sorar” İşte Allah’ın adaleti ile siyaset yapan Ömer bin Abdülaziz’in,  fakire götürmek üzere sırtından taşıdığı un torbası, siyasetin ne derece hizmetkârlık olduğunu günümüzde ki siyasetçilere de mesaj veriyor.

Oysa bugün, hal-i siyasete bakıldığı zaman Hazreti Ömer’in şehametini ruhunda taşıyan hiçbir siyasetçiye rastlanmıyor. Hâl böyle iken siyaseti veya siyasetçileri desteklemenin ne anlamı var?

Bediüzzaman, siyasetçiler için şöyle diyor:  “Hem Risale-i Nur’un has talebeleri, bâki elmaslar hükmünde olan hakaik-i imaniyenin vazifesi içinde iken zâlimlerin satranç oyunlarına bakmakla vazife-i kudsiyelerine fütur vermemek ve fikirlerini onlarla bulaştırmamak gerektir.”

Cenâb-ı Hak, bize, nur ve nuranî vazifeyi vermiş, onlara da zulümlü zulümatlı oyunları vermiş. Onlar bizden istiğna edip yardım etmedikleri ve elimizdeki kudsî nurlara müşteri olmadıkları halde, biz onların karanlıklı oyunlarına vazifemizin zararına bakmaya tenezzül etmek hatâdır.”2 Görüldüğü üzere, Risale-i Nur ve has şakirtlerinin şahs-ı manevîsinin en birinci vazifeleri hakaik-i imaniyenin neşrinde vazifedarlık yapmaktır.

Münasebet gelmişken Hamza Emek Ağabey’den bir örnek vermek istiyorum:

Üstadın talebelerinden Hamza Emek Ağabey’e, Emirdağ İlçe Demokrat Parti teşkilâtından, Belediye başkanlığı için aday olmasını isterler.

Hamza Emek, bir gece sabaha kadar düşünür. Sabah ezanıyla Bediüzzaman’ın Isparta’da kaldığı evin kapısını çalar. Zübeyir Gündüzalp, Hamza Emek’in sualini Üstad’a iletir. Üstâd Hazretleri, “İzin yok kardeşim. Belediye Başkanı olursan siyasetin olumsuzlukları cemaate fatura edilir. Aramıza fitne sokulur. Bizim müdahalemiz buraya kadar. Biz hizmette varız; ücrette yokuz!” diyerek, iman hizmetinin siyasetten daha önemli olduğunu ihtar etmiştir.

 Bediüzzamanın, sahra-i kebirinden; aklıma gelen veciz bir söz ile konuyu kapatmak istiyorum:

“Aziz kardeşlerim,

Kat’i biliniz ki, Risale-i Nur ve Şakirtlerinin meşgul oldukları vazife, ruy-i zemindeki bütün muazzam mesailden daha büyüktür.”3, Hülâsa: Risale-i Nurun birinci vazifesi, meşguliyeti ve maksadı imandır. Sair vazifeler ikinci üçüncü derecede kalıyor.

Rüstem Garzanlı

www.NurNet.org

Dipnotlar:

1- Mektubat, 374.
2- Kastamonu Lâhikası. s. 156.
3- Emirdağ Lâhikası. s. 90.

Sende yorum yazabilirsin