Bela Ve Musibetlerin İnsana Musallat Oluş Sebepleri

Bela ve Musibete Uğramış Sabırlı Kardeşim,

Âyet-i Kerime, Hadis-i Şerif ve Risâle-i Nûr’lardan size teselli vermeye çalışacağım.

Hadîs-i Sahihte vardır ki: ­-ev kema kal- yani: “En ziyade musibet ve meşakkate giriftar olanlar, insanların en iyisi, en kâmilleridirler.”  

Bir de şu Âyetlerin meallerini dikkatle okuyalım.   Bakın Rabbimiz bizi nasıl ikaz ediyor: Âyet Meali Sure-i Şûrâ’dan: 

“Biz insana mal ve sıhhatten rahmetimizi tattırsak, ona ferahlanır. Eğer günâhları sebebiyle bir musîbet gelse, verilen nimetlerin hepsini (Unutur) hafife alır.” Sure-i Tegabün’den “Size şiddet, hastalık ve ölüm gibi musîbetlerden doğrudan (Yalnız o sebebden bildiğiniz) bir şey gelmez, ancak Allahü Teâlâ’nın kader ve irâdesiyle isâbet eder.”

Artık herhangi bir musîbetin Allahın dilemesiyle, iradesiyle olduğuna inanan kimsenin kalbi ne kadar ferah, sabır ve hidâyetle dolar değil mi? Bakın Kırk Hadis’ten seçtiğimiz bir Hadis-i Kudside Rabbimiz bize ne diyor: 

“Ey kullarım! Bütün yaptıklarınız yazılmıştır. Sonra karşılığını veririm. Bir kimse iyi amel işlemişse Allah’a hamdetsin. Yani iyiliği O’ndan bilsin, Kötülük vâkî olduysa kendisinden bilsin,  başkasını suçlamasın; çünkü o kendi cezâsıdır.”

Üstadımız, Kader Risalesinin Zeylinde bu hususda bakın ne diyor: “Üçüncü Hatvede: dersini verdiği gibi: Nefsin muktezası, daima iyiliği kendinden bilip fahr ve ucbe girer. Bu hatvede: Nefsinde yalnız kusuru ve naksı ve aczi ve fakrı görüp; bütün mehasin ve kemalâtını, Fâtır-ı Zülcelal tarafından ona ihsan edilmiş nimetler olduğunu anlayıp, fahr yerinde şükür ve temeddüh yerinde hamdetmektir.” S:477

Üstadımız ‘20. Mektubdaki müjdelerde ne diyordu: Yani: Her hayır, onun elindedir. Her yaptığınız hayrat, onun defterine geçer. Her işlediğiniz a’mal-i sâliha, yanında kaydedilir.” Merhum müftümüz ve şair Nail Papatya bir şiirinde ne demişti:   “Şer nefisten,  hayır kula,  Hüdâdandır, Hüdâdandır. “

Yine Sure-i Nisa’da “Sana gelen sıhhat servet ve nimetin cümlesi Allah’ın lütuf ve kereminden; belâ ve zararlar da nefsindendir.”  Ayni mevzuda bir Hadis-i Şerif’de mealen: “Başa gelen musîbetler, hastalıklar ve tasalar size dünyada verilen cezâlardır.” denmektedir.

Musibetzede kardeşim şimdi sen sabırsızlık gösterme ve zamanın çok kötüleşmesinden, dostların vefasızlık cefâsından şikâyet etme! Zira bu sıkıntıların cümlesi işlemiş olduğun günâhların karşılığıdır. Hatta bir hayvanın veya bir âletin aksilik etmesi, hüveynatın sana ziyan vermesi de senin günâhlarından olduğunu bil.  Hattâ “Namazda cemâatı kaçıran kişiyi yirmibeş derece sevabdan mahrum eden de günahlarıdır.” denmiş. Hattâ  bir Hadis-i Şerif’de: “İnsana gelen devamlı kaşıntı ve damar seyirmesi gibi musîbetler, hep günâhları sebebiyledir. Halbuki Allahü Teâlâ günâhların çoğunu da affeder.” denmektedir. Şimdi bir Hadis-i Şerif’deki meâlen ifadeleri sıralayalım:

“1- Kul kusur yaparsa, hüzün ve kedere müptelâ kılınır. Fakat belâ itâat hâlinde iken gelir de hâli değişmez, yani yine iyi haline devam ederse, bu sabrı rütbe ve derecenin yükselmesine sebeb olur.

2- Bela, gaflette yani isyan halinde iken gelirse îkaza sebeb olur. Fakat  sonra afvolabilir. Belâ gelir de, isyan hâline devam ederse o cezâdır. Fakat âsi halinden döner, istiğfar ederse afvolur.

3- İsyan hâlinde devam eder, hiç istiğfar etmez de, bu halde iken hiç bir belâ ve musibet görmezse, ebedi haps-i münferide mahkum olarak firavun gibi Cehenneme gönderilir. Demek ki, mü’min kişiye belâ, musibet, hastalık dünyada âcilen gelirse affa sebeb olur. Kâfir ve âsiye mühlet verilir, döner, istiğfar ederse affolabilir, olmazsada cezası dünyaya sığmadığı için Cehennem’de ebedî cezâ görür. Süfyan Sevri tam hakikatı söylemiş. Demiş ki: “Musibetin mükâfâtı,  mihnetinden, zahmetinden büyüktür. “

“Belâ ve musîbetler işlenen günâhların karşılığıdır.” dedik. Allahü Teâlâ musibet, ibtilâ, yokluk, üzüntü ve sıkıntının hepsini nûra dâvet için verir. Bakın Sure-i Raad’da Rabbimiz ne diyor “İnnallahe lâ yüğayyiru mâ bikavmin…. ilaahir.” Yani, bir millet veya fert  ahlâkını değiştirip bozmadan, Allah onların âfiyet ve nimetini alıp da, belâ ve sıkıntı vermez. Demek kabahat daima kendimizde aranacaktır. 

Yalnız burada insanları şaşırtan bir nokta vardır.  Cezanın aynı cinsten olmaması, bir zâlim eliyle, hem de açık haksızlığa maruz kalmamız bizi şaşırtıp tam istiğfar ve tevbeden alıkoymaktadır. Bu hususu çok güzel izah eden Bediüzzaman Hazretleri Sözler’de şöyle demektedir: “Kader, hakikî illetlere bakar, adalet eder. İnsanlar zahirî gördükleri illetlere, hükümlerini bina eder; kaderin aynı adaletinde zulme düşerler. Meselâ: Hâkim seni sirkatle mahkûm edip hapsetti. Halbuki sen sârık değilsin. Fakat kimse bilmez gizli bir katlin var. İşte kader-i İlahî dahi seni o hapisle mahkûm etmiş. Fakat kader, o gizli katlin için mahkûm edip adalet etmiş.” S: 464

Bakınız bir vakıa nakledeceğim. Bir kardeşimizin ağır ceza hakimi yakın akrabasıdır. O anlatmış: ”Bütün deliller aleyhinde olduğu için bir katile ceza verdik. Fakat adam başdan sona ağlayarak “Ben suçsuzum, ben öldürmedim” diyor. “Bunda bir iş var” deyip cezaevinde hususi görüşdüm. Adam çok ısrarım üzerine “Ama hakim bey ben çok evvel bir adam öldürdüm, fakat kimse bilmiyorki. Bunu ben öldürmedim” diye i’tiraf etti.”

Ey musibetzede kardeşim, bir haksızlığa uğrasan dahi “Neden dolayı bu haksızlık benim üzerimde tebeyyün etti?” diye kusuru yine kendinde aramalısın. “Bir Meclis-i Ruhanide “Üstadtan sormuşlardı: “Neden bu harb musibetine uğradınız?” Cevaben “Namaz kılmadık,  zekat vermedik, hacca gitmedik. Allah biriktirerek birden bize çektirdi” diyor. Demek şer varsa, mutlaka nefistendir, vesselam.

Fakat mü’min kişiye dünyada hakiki zarar yoktur, çektiklerinin hepsi affolunması içindir. Hasılı: hâdiselerin hepsi insanların iyi veya kötü hal ve hareketlerine göre hâsıl olur…Bitmeyen sıkıntılar içinde, bilinmeyen yarınlara doğru akıp giden insanoğlu, ancak İlâhî hükümlere samimiyetle ve tam uymakla vazifesini yapar ve huzur bulur.

Bunu için imanımızı taklidden tahkike çevirip iyice kuvvetlendirmek ve bildiklerimiz ile ihlasla amel etmek lâzımdır. İşte “Ma’rifetullahın menbaı, İslâm inancının özü, hülâsası burada” denmiştir. Açıkça meydanda ki, İlahi rahmet tecelli ederek, mü’mini günahta ısrar etmesin ve  kâfir ise dönsün diye musîbetlerle îkaz ediyor, bize lütfuyla mühlet veriyor. Hadis-i Şerifte meâlen açık olarak “Başa gelen sıkıntı, üzüntü,  tasa ve hastalık, dünyada îkaz içindir” deniyor. Hattâ “Âdemoğluna gelen devamlı kaşıntı, ayak kayması ve damar seğirmesi gibi küçük görünen musîbetler dahi, günâhları sebebiyledir. 

Dikkat Kardeşim!  İşte sende olan ruh sıkıntısı ve gönül darlığı dahi, günâh işlemekten veya ibâdet azlığındandır. İhlas ile edâ edilen ibâdetler, sünnet-i seniyeye ittibâlar, belâlara mânîdir, sâhibini korur.  Şer’i hükümlere tam uymak lâzımdır ki, insana hakiki bir zarar gelmesin. Hâsılı bunlar, Hakk’a itâat, sünnete ittibâ etmeye ve çokca istiğfara sebebdir. Yahu, devlet kanunlarına uymayan bir suçlu cezâ görür de, Allah’ın kanununa uymayan cezâsız kalır mı? Bizim bu âlemde bir tek işimiz var. O da: nefsimiz, ehlimiz ve yavrularımızın kalplerine, Allah ve peygamber sevgisiyle îman ve İslâm nurunu yerleştirmektir. Bizim yolumuz, îman, islâm ve ahlâk-ı Muhammedîyi (A.S.M) aşılamaktan ibârettir. Bu yolu bulan ve ihlasla devam eden kurtulur, iki cihanda aziz olur. Saadet-i dâreyne mazhar olur. İmana ve Kur’ân’a hizmet eden, devamlı ism-i âzamı okuyor gibi selâmet bulur, iki âlemde mes’ud olur. Elhasıl netice: “Biz iyi ve müstakim olursak, her şey ve netice de iyi olur.” Vesselam.

Evet, bir insan, Allah’ın kendisi hakkındaki takdirlerine nefsini razı eder de ne gelirse itaat edip, şikâyete yönelmezse, gerçekten de Cenneti kazandı demektir. Çünkü insanın hayatında daimi rahat yoktur. Bazen yokluk, zorluk, hastalık, çeşitli sıkıntı, hayatı sıkar, dayanma gücünü azaltabilir… İşte böyle anlarda Allah’ın takdirine rıza ve sabır göstermek, Müslümanın temel vasfıdır. Bu temel vasfın imanlı insana kazandırdığı misilsiz sevabı Efendimiz (A.S.M.) bir hadislerinde şöyle ifade buyurmuşlardır:

“Hayret ederim müminin Allah’ın takdiri karşısındaki teslimiyetine. Ona üzücü bir musibet verse, sabreder kazanır. Sevindirici bir nimet lütfetse, şükreder yine kazanır!”

Daha doğrusu kaderine teslim olan bir mümin, başına gelen her hali memnuniyetle karşıladığından rahatlık gelse de kazanır, sıkıntı gelse de kazanır. Kazaya rıza hali, onu bu makama, bu rahata yükseltir. Demek O’ndan gelen nârı da hoş, nuru da hoştur. Ayrıca şurası bir gerçektir ki, insan hayatı boyunca maruz kaldığı sıkıntı ve musibetlere ne kadar dayanır, sabır ve teslimiyetle mukabele ederse o  nispette olgunlaşır, Allah yanında makamı yükselir. Efendimiz (A.S.M.) şöyle buyuruyor: “Sıkıntı ve musibetlere sabreden insanlar Allah yanında öyle yüce makamlara mazhar olurlar ki, ibadetleriyle o makamlara çıkamazlar!.”

Nitekim bu konuyu bir misalle izah eden Lokman Hekim de şöyle der: “Nasıl madenin kıymetlisi ateşe verilince üzerindeki pası dökülüp altından öz cevheri meydana çıkarsa, Allah’ın sevdiği kulları da maruz kaldıkları musibetleri teslimiyet ve sabırla karşılayarak olgunlaşırlar, Allah’in saf, temiz kulları olduklarını meydana  çıkarmış olurlar. “

Başa gelen musibet ve sıkıntıları ikiye ayıran alimlerimiz derler ki: Kulun maruz kaldığı musibetler bazen makamının yükselmesi için olur. Bazen de işlemiş olduğu günahın cezasının ahirete tehir edilmeyip burada verilmesinden dolayı olur. Her iki hal de kulun lehinedir. Kul bu inceliği bilmelidir. Bu konuda yaşanmış bir vaka var. Şöyle ki:

Sahabeden bir zat cahiliye devrinde tanıdığı bir kadınla karşılaşır, yolda ayrılıp da giderken kadına doğru bakarak yürüdüğünden ayağı çukura girip düşer, kolu kırılır. Doğruca Resulüllah’ın huzuruna gelen sahabi durumu aynen anlatınca Efendimiz (A.S.M.) şöyle açıklamada bulunur:

“Allah, bir kulunu severse, onun işlemiş olduğu günahının cezasını burada takdir eder, âhirete tehir etmez! Böylece kul burada cezasını çektiğinden âhirette kurtulur.” Anlaşılan kolun kırılması, geriye doğru ısrarla bakmanın bir cezası olarak yorumlanmıştır.

Başa gelen sıkıntı ve üzücü o olaylar ister makamın yükselmesi için gelsin, isterse günahın cezası olarak musallat olsun, sonuçta sabreden kazanır. Hatta kaybediyor gibi görünürken kazanır. Allah’ın takdirine rıza inancı işte insanı böylesine teslimiyetli hale getirir. Bu inanç sıkıntılara dayanma gücü verir. Evet, tahkiki imanlı insanlar kolay kolay yıkılmaz, hep ayakta dururlar. Başkalarının boğulduğu yerlerde onların ayakları bile ıslanmaz.

Yani kadere iman eden gam ve kederden emin olur.    

Abdülkadir Haktanır

www.NurNet.org

Sende yorum yazabilirsin