Bir İlim Adamı Sıfatıyla Niçin Allah’a İnanıyorum?

New York İlimler Akademisi Eski Başkanı olan A. Cressy Morrison, isminin Türkçe’si “Bir İlim Adamı Sıfatıyla, Niçin Allah’a İnanıyorum?” olarak tercüme edilebilecek bir kitap yazmış ve o kitabının Türkçe özeti, 1960’lı yıllarda bir gazetenin eki olarak verilmişti. Onu yayımlamış olan yayınevinde halen mevcudu olmayan özet broşürün sadece daktilo edilerek ve kopya kağıdı kullanılarak çoğaltılmış bir nüshası bulunarak, istifadeye medar olabileceği düşüncesiyle bazı redaksiyon ve düzeltmeler de yapılmasına çalışıldıktan sonra, burada nakledilmesinde fayda olabileceği düşünülmüştür.

  1. Cressy Morrison’un o kitabının bahsedilen özeti şöyledir:

“Biz insanlar, henüz ilim çağının başlangıcında bulunmamıza rağmen her yeni bilgi, ilmin ışığının her artışı, içinde yaşadığımız kâinatın “yaratıcı bir zekâ”nın eseri olduğunu gösteren yeni deliller getirmektedir.

Bu suretle iman bilgiye istinat etmekte, ulaşılan her merhalede âlim kendini Allah’a biraz daha yakın hissetmektedir.

Ben de kendi sahamda, imanıma destek olan yedi ilmî ana-delil buldum.

BİRİNCİ DELİLİM:

İlk ve Reddi Kabil Olmayan Delili, Bana Matematik İlmi Verdi.

Bu delilin pratik bir ispatını siz de deneyebilirsiniz. Cebinize birden ona kadar numaralanmış on adet madenî para veya jeton koyunuz. Bunların iyice karışmaları için cebinizi sallayınız. Sonra, onları bir numaradan başlayarak on numaraya varıncaya kadar sıra ile teker teker çıkarmayı tecrübe ediniz. Yani elinizi cebinize sokacak, ilk defada 1 no.lu jetonu, ikincide 2 no.lu jetonu, üçüncüde 3 no.lu jetonu… Böylece on defada 1’den 10’a kadar sıra ile on adet jetonu çıkarmayı deneyeceksiniz. Her jetonu çıkarttıktan sonra, onu tekrar cebinize koyacak ve daha sonraki çekişten önce cebinizdekilerin hepsini iyice karıştıracaksınız…

Matematiksel bakımdan, ilk çekişte on ayrı numaralı jetonun içinden 1 numaralı olanı bulmak ihtimali onda birdir. 1 ve 2 numaralı jetonları bir biri ardınca peş peşe çekmek ihtimali ise yüzde birdir. 1, 2 ve 3 numaralı jetonları art arda üç çekişte çıkarma ihtimaliniz ise binde birdir.

On parçanın onunu birden, on çekişte, 1’den 10’a kadar sıra ile çekebilmek şans ve ihtimali ise, on milyarda ancak bir kere vukua gelebilir.

Yukarıdaki muhakeme tarzını, dünya üzerinde hayatın zuhuruna imkân veren şartlara tatbik etmeye kalkarsak, şu hakikati kabule mecbur kalırız: Matematikteki ihtimaliyetler diliyle konuşmak icap ederse, yeryüzünde hayatın meydana gelmesi için lüzumlu şartları bir araya toplayan, asla tesadüfler silsilesi olamaz.

Yeryüzünde Hayatın Şartlarından Biri

Dünya, mihveri üzerinde saatte 1600 km hızla dönmektedir. Bu hız, ekvatora nispetle hesaplanmıştır. Bu hızın on misli azaldığını farz etsek; şimdikine nazaran on misli daha uzun olan gündüzler esnasında güneşin devamlı harareti bütün nebatları kavuracaktı. Buna dayanabilen canlıların bakiyesi ise, on misli uzun olan gecelerin soğuğunda donacaktı.

Yeryüzünde Hayatın Diğer Bazı Şartları

Güneşin sıcaklığı, yüzeyinde 5500 dereceyi bulmaktadır. Dünya ise güneşin bizi ihtiyacımız kadar ısıtacağı mesafelerde bulunmaktadır. Eğer güneş, mevcut hale nispeten ışınlarının yarısını bize gönderebilseydi, soğuktan donardık; bir buçuk misli kadar daha fazla güneş ışını dünyamıza gelseydi, bu sefer de sıcaktan kavrulurduk.

Dünyanın mihveri etrafında 23º 27´ meyilli oluşu mevsimlerin meydana gelmesine sebep olmaktadır. Bu meyil olmasaydı, denizlerden çıkan su buharı, sadece iki yöne, kuzey ve güney istikametlerine giderdi. Bunun neticesi olarak da, her iki kutupta tedricen muazzam buz kıtaları yığılırdı.

Dünyamızın peyki olan ay, çekim kuvvetiyle dünyada deniz seviyelerinin değişmesine sebep olmaktadır (med ve cezir hareketleri). Ay dünyaya, aralarında 80.000 km’lik bir mesafe kalacak şekilde yaklaşsaydı, muazzam med hareketleriyle, günde iki defa bütün kıtaları su kaplardı.

Bahsedilen bu gibi olaylar –ki bunlar gibi birçokları daha vardır- bize şu hakikati ispat etmektedir: Seyyaremiz üzerinde hayatın meydana gelmesi tesadüflere bağlı olsaydı, bu tesadüflerin tahakkuku için milyarlar kere milyarlarda “bir” ihtimal bile mevcut değildir.

İKİNCİ DELİLİM:

Canlı Bir Varlığın Canlı Kalabilmesi İçin, Tasarrufu Altında Bulunan Kaynak ve Vasıtalarda Her Şeyi Ezelden Takdir Eden Bir Zeka’nın Varlığı Gün Gibi Aşikardır

İnsan, hayatın esrarına henüz vakıf olamamıştır. Hayatın ne bir ağırlığı, ne de bir ebadı vardır. Buna rağmen çok önemli neticelere sebep olmaktadır. İncecik bir nebat kökü, nebatî hayatıyla sert bir kayayı parçalayabilir. Hayat faaliyetleriyle, havada, suda ve toprakta çeşitli neticeler husule gelir. Hayat faaliyetleri esnasında elementler halden hale geçmekte, bazen karışım bazen bileşik teşkil etmekte;  bazen da bu karışım ve bileşikler ayrışmaktadır.

Hayat, her şeklin, her biçimin modelini yapan bir heykeltıraş; kuşlara ötüşlerini talim eden bir musikişinas, meyvelere ve baharata tatlarını, güllere kokularını veren ulvî bir kimyager gibi çalıştırılmaktadır. Hayat faaliyetleri ile çeşitli gıda maddeleri imal ettirilmekte, insanların ve hayvanların soluk alıp vermesi için atmosferde oksijen dengesi sağlanmaktadır.

Kayalar ve denizler, hayatın ortaya çıkması için zarurî olan hiçbir şartı ihtiva etmemekteydiler.

Öyleyse dünya üzerine hayatı kim getirmiştir?

ÜÇÜNCÜ DELİLİM:

Hayvanların Hayatları Esnasında Takip Ettikleri Hareket Tarzı, Pek Âşikar Ve Beliğ Bir Surette, Yaratıcı Ve Merhametli Bir Allah’ın Mevcudiyetini İlan Etmektedir.

Genç somon balığı senelerce denizlerde yaşar. Bir gün, içinde doğmuş olduğu tatlı suya döner. Bir nehirde yukarıya doğru çıkan bir somon balığını düşünelim. O nehre dökülen hangi ırmakta doğmuşsa, daima ve inatla o ırmağın nehre karıştığı sahile varmaya çalışır. Onu oraya büyük bir isabetle sevk eden nedir? Somon balığı aradığı ırmaktan başka (yine aynı nehre dökülen) başka bir ırmağa konulsa, tekrar varmak istediği nehre dönmek için mücadele edecek ve içinde doğmuş olduğu su koluna erişmek için akıntıya karşı yüzecektir. Ta ki, mukadderatını, takdir edilmiş olduğu gibi tamamlasın.

Yılan balıklarının esrarını aydınlatabilmek ise daha güçtür. Olgunluk çağına erişince, bu hayret verici mahluklar, o zamana kadar yaşamakta oldukları göller ve ırmakları terk ederler. Sonra, çıktıkları yer neresi olursa olsun, bütün yılan balıkları, Amerika’daki Bermuda açıklarında, denizin dibindeki derin bir uçuruma doğru, birlikte uzun bir yolculuğa çıkarlar. Avrupa yılan balıklarının bu mevkiye gelebilmeleri için denizde binlerce km’lik bir mesafe kat etmeleri lâzımdır. Sargas denizine gelince, burada ürerler ve ölürler. Yeni doğan küçük yılan balıklarının, etraflarını kuşatan dünyadan hiç haberleri yoktur. Bildikleri tek şey, uçsuz bucaksız bir tuzlu suyla çevrili olduklarıdır. Buna rağmen yola çıkarlar. Ölmüş olan anne ve babalarının geçmiş oldukları yollara düzülürler. Onların hareket etmiş oldukları sahillere varmakla kalmazlar ve vaktiyle yaşamış oldukları küçük dereye, küçük göle kadar giderler. Her şey önceden hesaplanmıştır. Öyle ki, bu uzun yolculuğa gerekli kuvveti temin maksadıyla, Avrupa yılan balığının bir yıl süre boyunca olgunlaşması da programlanmıştır.

Kendilerine kılavuzluk eden, kendilerini güden bu içgüdüyü yılan balıklarına kim vermiştir?

DÖRDÜNCÜ DELİLİM:

İnsandır. İnsanda, Hayvanlarda Bulunan İçgüdüden Daha Fazla Bir Şey Vardır. Bu da Akıldır.

Şimdiye kadar hayvanlardan hiç biri, ona kadar sayabildiğine veya on rakamının manâsını anlayabildiğine dair bir emare gösterememiştir. Hayvanların içgüdüsü, ancak flüt denilen çalgının çıkarabildiği nota gibidir. Hayranlık vericidir bu, fakat sınırlıdır. İnsan beyni ise, bütün bir orkestranın tekmil musiki âletlerini ihtiva etmektedir. Bu delil apaçıktır, fazla izah istemez. Biz ne olduğumuzu, zekamız sayesinde düşünüp anlayabiliriz. Zira âlemşümul zekâdan bize bir kıvılcım verilmiştir.

BEŞİNCİ DELİLİM:

Hücrelerin İçinde Bulunan “Gen” Dediğimiz Harikulade Varlıktır. “Gen”ler, Hayatın Baştan Sona Kadar Takdir Edilmiş Olduğu Kanaatini Vermektedir.

Bir gen, minicik bir şeydir. Dünyada yaşayan bütün insanların menşelerinde bulunan genlerin hepsini bir araya toplayabildiğimizi farz etsek, bunların hepsini bir dikiş yüksüğünün içine sığdırabiliriz.

Halbuki genler her canlı hücrenin, bütün insanların, bütün hayvanların, bütün nebatların kendilerine has karakterlerini taşırlar. Altı buçuk milyar insanın, her birinin öbüründen farklı olan hususiyetlerini ihtiva eden genler için, sadece bir dikiş yüksüğü kadar hacim…

Bu çok şaşırtıcı bir şeydir; fakat bir hakikattir.

Tekâmül dediğimiz değişim, hücrenin içinde, genleri ihtiva eden ve nakleden bu cevherde başlar. Böyle ultra mikroskobik bir genin, bulunduğu canlı varlığın özellikleri ve dünya üzerindeki hayatındaki rolü öyle bir sanattır ki, bunu ancak yaratıcı bir zekâ yapabilir. O’ndan başka her faraziye, âciz kalır; buna cevap veremez.

ALTINCI DELİLİM:

Takdir -Bütün Tabiat Üzerinde Hükümran Olan Bu Yüksek Hikmet- Ancak İlahî Bir Kaynaktan Gelebilir.

Bundan senelerce evvel Avustralya kıtasına bir başka ülkeden kaktüs getirip yetiştirdiler. Bu nebattan, tarlalar ve bahçeler arasında çit olarak istifade edilecekti. Bu kaktüsün Avustralya’da yaşayan böcekler içinde hiçbir düşmanı yoktu. Bu yüzden Avustralya’da dehşet verici bir nispette çoğalmaya başladı. Bir müddet sonra İngiltere büyüklüğünde bir araziyi kapladı, ziraat üretimini engelledi ve çiftçileri köylerini terk etmeye mecbur etti. Hattâ, bazı şehirlerin ahalisinin toptan hicret etmesine sebep oldu. Bu müthiş muarıza karşı bir müdafaa vasıtası bulabilmek için, böcekleri inceleyen âlimler dünyayı dolaştılar. Nihayet, başlıca hususiyeti bu baş belası kaktüsle karnını doyurmak olan ve başka hiçbir şey yemeyen bir böcek cinsinin mevcut olduğunu keşfettiler. Şöyle bir faydası da vardı bunun: Mevcudiyeti keşfedilen bu böceği, Avustralya’daki hiçbir canlı yemiyordu. Bugün bu zararlı kaktüs Avustralya’da hemen hemen ortadan kalkmıştır. Onun yok olmasıyla, onu yemesi için getirilen böcekler de gıdasız kalarak aynı akıbete uğramıştır. Geri kalanları ise, bu istilacı kaktüsün yeniden kıtayı kaplamasına imkân vermeyecek sayıdadır.

Tabiatın her yerinde, cinsler arasında bu takdir edilmiş muvazeneyi müşahede etmekteyiz.

Çok hızlı olarak çoğalan böcekler, niçin yeryüzünü fethedememişlerdir? Çünkü onların insanlar gibi ciğerleri yoktur. Böcekler, teneffüs borusu denilen bir boru vasıtasıyla teneffüs ederler ve bir böcek normal boyunu aşınca, nefes borusu vücudun diğer kısımları nispetinde gelişemez. İşte bu yüzdendir ki, hiçbir zaman dev büyüklükte böcekler olmamıştır. Böceklerde bu anatomik hususiyet olmasaydı, insan nesli de yeryüzünde çoktan yok olurdu. Bir arslan büyüklüğünde kocaman bir eşek arısıyla karşılaştığınızı düşününüz…

YEDİNCİ DELİLİM:

Sadece Bu Delil Bile Tek Başına, Allah’ın Varlığını İspata Yeterlidir. Bu da, insanın Allah fikrini idrâk etmesidir.

Allah’ın var olduğunu idrâk edip anlayabilmek için, canlılar arasında sadece insan zihninin hizmetine verilmiş bir kabiliyet vardır; onun adı: “Tasavvur kabiliyeti”dir. Bu “tasavvur kabiliyeti” sayesinde biz insanlara sonsuz ufuklar açılmıştır.

İnsan, zihninin hizmetine verilen bu kabiliyet sayesinde, her şeyde şu yüce gerçeğin delillerini keşfetmeyi öğreniyor:

Allah her yerde, her şeyde hazır ve nâzırdır.

Her şey Allah’ı gösteriyor ve her yerde olduğundan çok daha fazla, Allah bizim kalbimizdedir.

Böylece, ilmî gerçekler ile insan cüz’î iradesinin ve zihninin iyi kullanılması, neticede Allah’ın yüceliğini, şanını ve kâinatın onun eseri olduğu hakikatini itiraf hususunda birleşiyorlar.”

_______________

NOT:  A. Cressy Morrison’un Allah’ın varlığını ve birliğini bir ilim adamı olarak kabulüyle ilgili olarak bu dediklerinden başka, aynı mevzuda kâinattaki çok sayıda başka delillerden de bahsedilebilir ve şimdiye kadar çeşitli neşriyatta bahsedilmiştir.

Kâinat böyle tevhid delilleriyle dolu olduğu halde, ancak iman gözüyle bakılabilirse onlar görülebilir.

“Îman, Sa’d-ı Taftazanî’nin tefsirine göre: “Cenâb-ı Hakk’ın istediği kulunun kalbine, cüz’-i ihtiyarının sarfından sonra ilka ettiği bir nurdur.” denilmiştir.”(Risale-i Nur, İşarât’ül- İ’caz)

Halk arasında “Allah hidayet vermemiş ki…” sözünün kullanılmasına çok rastlanır. Allah, malı istediğine verir; hidayeti vermesi ise, yukarıdaki imanla ilgili tarife göre, malı istediğine vermesi gibi değildir; insanın cüz’-i ihtiyarîsini hidayetini netice verebilecek şekilde sarfından sonra olabilir. Çünkü insan, aklını ve cüz’-i iradesini kullanmak şekliyle ve onları kullanmak şeklinin gereklerini yapmasıyla ilgili olarak, bir dünya imtihanına tabi tutulmaktadır.

Niçin ilim adamlarının, kâinattaki tevhid delilleriyle daha fazla karşılaştıkları halde, onlardan bazılarının imanlıyken bazılarının imansızlıkları;

1 –  Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, bu dünyanın insanların akıllarını ve iradelerini iyi kullanmalarıyla ilgili çok mühim bir imtihan yeri oluşu; insanların akıllarını ve iradelerini iyi kullanmalarıyla onlarda iman etmeye meyil hâsıl olduğunda, onların manevî varlıklarının merkezi manâsındaki kalplerine Allah’ın iman nurunu yerleştirebileceği,

2 – İlim adamlarının, bütün ilimlerin başı ve en mühimi olan “Marifetullah”ı elde edebilmeleri ve Allah’ı zatıyla tanımaları mümkün olamasa da sıfatlarıyla tanımaları için, onlara bu dünya imtihanlarında Allah tarafından emaneten verilmiş olan “ene”lerini kullanma şekillerinin değişiklik göstermesi gibi bazı sebeplerle ilgilidir. (M. N.)

Prof. Dr. Mustafa Nutku

www.Ulegder.net

Sende yorum yazabilirsin