Bir ilişki inşa etmek bin aşktan evladır

“Kocasından nişanlıyken gelen mesaj ve e-postalardan tekini bile silmeye kıyamamıştı, sanki silse duyguları da silinecekmişçesine bir korkuyla saklamıştı onları. Nişanlıyken açıp açıp okurdu eski mesajları, her okuyuşunda aynı duyguları yeniden yeniye yaşayarak. “Seni çok özledim” en çok etkilendiği mesajdı, “Seni seviyorum”dan katbekat hissettirirdi sevildiğini ona.

Odasına çekilmiş, elinde telefon eski mesajları karıştırıyor. Daha dört ay önce, nişanlıyken başka bir ile gitmek zorunda kalmış, iki günlük kısa ayrılığa bile zor dayanmışlardı. “Gözlerin, hüzünlü gözlerin nereye bakıyor şimdi? Kulaklarında hangi ses uğulduyor? Pınarı andıran dilinden hangi sözcükler dökülüyor?” Boğazı düğümleniyor kadının. Bu kaçıncı ağlayışı. Bir mesaja bakıyor, bir şu anki hallerine. Mesajlar mı yalandı, şimdiki halleri mi, karar veremiyor.

Kalbim senindir,” mesajını aldığı o gece gözüne uyku girmediği hatırına geliyor. Sonra zihni başka bir güne kayıyor. Çok şiddetli kavga etmişlerdi. Bu işi yapamayacağız, ayrılalım, demişlerdi; kendileri de inanmadan. Küs geçen üç günün ardından, gecenin 11.58’indeki bip sesiyle yüreği yerinden çıkacaktı az kalsın. “Gece oldu, içime çekildim ve orada seni buldum. Geceler kâbus, gündüzler ateşten gömlek. Seni özledim. Çok.” Barışmışlardı.

Bir masal yazacaklardı, oysa doğru düzgün iki cümle kuramıyorlar şimdi. Öyle şaşkınlar ki, yaşadıkları, Mary Shelley’in Frankenstein romanının bir bölümü sanki. Birbirini tutkuyla seven iki insan, iki ay içinde nasıl olur da düşman kesilirler? Ellerinden gelse birbirlerini boğazlayacaklar. Ufak bir kıvılcım yetiyor şiddetli bir tartışma için. Birbirlerini suçlamada maraton yarışçılarından daha hızlılar. Sen! Hayır sen! Yok sen! Hayır, senin yüzünden! Yok senin yüzünden!

Kadın odasından çıkıyor, mutfağa gidiyor, o büyük bir özenle beğenerek aldığı kap kacağı fırlatıp atmak istiyor. Ocağın üstündeki yanmaz tavayı birlikte aldıkları günün imgesi düşüyor hayaline. Fırını alırken minik bir kavga etmişlerdi.

Kendini kontrol edemeyip, salona dalıyor. “Seninle evlendiğime bin pişmanım, o güne lanet olsun!” Söyler söylemez pişman oluyor, ama ne fayda? Ses hızıyla sözcükler çoktan kocasının kulaklarından sızıp kalbine vardı bile.

Adam, başını bilgisayardan yavaşça kaldırıyor. “Asıl ben seninle evlendiğime pişmanım. Hem de bin değil yüz bin, hatta milyon pişmanım.”

Âşık olmuşlar, eksik olan kısımlarını bulmuşlardı. Eksik olan kısmım bu mu, dercesine bakışları kesişiyor. O bakışlar binlerce tenkit yüklü. O bakışlar iki kara bulut gibi birbirine değdikçe şimşekler çakıyor.

Oysa çok değil, birkaç ay öncesini hatırlasalar. Her ikisinin de gözleri gelecek mesajlarda ve e-postadaydı. Bu kez ne yazacak acaba? Sevmenin, ötekiyle ilgilenmenin değil, ilgilenilmenin derdinde olduklarını bir türlü fark edemediler. Oysa bu küçük ayrıntı, dokumadaki gözle görülmez sökük gibi. Gittikçe büyüyor, evliliklerini delik deşik etmek üzere.

Bir hayat acemisi onlar. Hayat tezgahında dokudukları şeyin kıymetini anlayamayacak kadar hem de.

Bir aşk masalı için kalemi ellerine almışken, ayrılığın masalını yazdı yazacaklar.

İnsan ilişkiyi, aşk gibi öyle kucağında bulmaz birdenbire, onu adım adım inşa eder. İlişki inşası karşıdakini tanımakla olur. Bir insanı tanımaksa bazen bir kavgayla, bazen bir tebessümle, bazen itiş kakışla, bazen şefkatle, merhametle. Amma, bir insanı tanımak, illa da samimiyetle olur. Samimi ve sahici bir kavga, iki yüzlü gülücüklere tercih edilesidir.

Bir insanı tanımak, kainatı tanımaktır.
Bir insanı tanımak, ayrıca, kendini tanımaktır.
Bir ilişki inşa etmek, bir kainat inşa etmeye denktir.

Aşklarıyla, hissettikleri duygularla meşgulken, çalakalem bir ilginin yeteceğini sandılar karşıdakine. Her ikisi de kendi çevrelerinde döne döne başları döndü, yere yığılı kaldılar sonunda.

Masal yazmanın deniz kenarında kumdan kale inşa etmek olduğunu sanmışlardı.

Bilmiyorlardı ki, aşkların masalı yoktur, ayrılıkların masalı vardır.

Birçok insanın düştüğü hataya düşmekten alıkoyamadılar kendilerini. Âşık olmanın, birine hissî bir ilgi duymanın, iki insan arasındaki “ilişki” için lazım ama asla yeterli olmadığını bilemeyecek kadar acemiydiler.

Birbirlerini görür görmez tutulmuşlardı, birbirlerini düşünmedikleri bir an bile yoktu. Her şey tastamamdı işte. Hayatın başlangıcı da sonu da, doğusu da batısı da buydu. Mutlu olmak için başka ne gerekirdi?

Mutlu olmak için sahici bir ilişki gerekir halbuki. İtişe kakışa, gerekirse kavga ede ede, yanlışlarla doğruları öğrene öğrene inşa edilecek ilişki. Bıkmadan, usanmadan, sınırları aşmadan, umutsuzluğa düşmeden, kaçmadan, yılmadan, sabırla, metanetle, halis bir niyetle.

Aşk bir masalsa evlilik ilişkisi o kadar gerçektir.
Aşk bir sarhoşluksa evlilik en derin uyanıklık.
Ve bir dane-i hakikat bin masaldan evladır.

Mustafa Ulusoy / Zaman

1 tane yorum yapılmış

  1. Nabi dedi ki:

    Almak kadar vermek de bir ihtiyaçtır, verebilmek.. İnsan bu ihtiyacını maddi manevi herşeyini paylaşacağı eşi ile mübadele ederek yaşar. Evlilik, verecek birşeyi olmayanların değil, vermekle Rabbinin rızasını kazanmaya niyetli olan çiftlerin devam ettirebildiği bir eğitim sürecidir. Mustafa Hocamız çok güzel tesbit etmiş.

Sende yorum yazabilirsin