“-Biz emir kuluyuz, ne yapalım?”

15-16 Temmuz 2016’daki, başarısız askerî darbe teşebbüsü ile ilgili olarak medyada yer alanlardan birinde “Darbe girişimi sırasında Yeşilköy Havalimanı’nda yaşananlara tanık olan radyo programcısı Kenan Bölükbaş, AA muhabirine yaptığı açıklamada, darbeci askerler tarafından çalıştığı TRT binasının işgal edilmesinin ardından hemen harekete geçtiğini söyledi. TRT binasından silah zoruyla çıkartılan çalışma arkadaşıyla Ataköy’deki evinin yakınında buluştuklarını ve havalimanına gitmek için yola çıktıklarını belirten Bölükbaş, yaşadıklarını şöyle anlattı: Ara yolda askerî zırhlı araçla karşılaştık. Buradaki askerlere tepki gösterdik. Bu askerler bizim tepkimiz üzerine ‘-Biz emir kuluyuz, ne yapalım?‘ diye kendilerini savundu.” deniliyordu.
“Emir kulu olmak”, acaba o askerin yaptığı gibi çok yanlış bir işe katılmanın mazereti olabilir miydi?
“… Bediüzzaman birkaç makul cevabı verdikten sonra, şiddetle ve hiddetle iki parmağını ileri doğru uzatarak, “Paşa, Paşa! İslâmiyette imandan sonra en yüksek hakikat namazdır. Namaz kılmayan haindir; hainin hükmü merduttur” der.” (Risale-i Nur Külliyâtı, Tarihçe-i Hayat, İlk Hayatı).
Peygamberimiz (s.a.v.) dünya hayatının son anlarında da namazın ehemmiyeti üzerinde ısrarla durmuş olmasına rağmen, günde beş vakit namazı kılmayanların asker veya sivil bir şahsın onları namaz kılmaktan menetmesi üzerine “Biz emir kuluyuz, ne yapalım?” diyerek namaz kılmayanları kolay anlaşılır bir şekilde ikaz için  askerlikteki içtimalara katılmanın askerlikte en mühim vazife olduğuyla kıyas yaparak “Biz, Hepimiz Allah’ın Askerleriyiz” başlıklı bir yazı yazmıştım ve bu yazım 11 Temmuz 2016 tarihinde www.nurnet.org sitesinde yayınlanmıştı.
15-16 Temmuz 2016’daki çok dehşet verici askerî darbe teşebbüsünde, kanunsuz emirlerle 239 vatan evladımızın kendi milletinin askerleri ve silahları ile öldürülmesi, yüzlercesinin yaralanması ve sakat bırakılması üzerine, bu defa da askerlikte emre itaat mevzuundan bahsederek, “kanunsuz emre” itaat edilmemesi gerektiğinden bahseden “Hangi Emre İtaat Edilmez?” başlıklı bir yazı daha yazmam icabetmiş ve bu yazım da 20 Temmuz 2016 tarihinde gene www.nurnet.org sitesinde yayınlanmış; ayrıca tarafımdan facebook ve twitter sayfalarıma da her iki yazımın linkleri konulmuştu.
Bahsettiğim bu yazılarımdan, kanunsuz emre itaat edilmemesi gerektiğinden bahseden “Hangi Emre İtaat Edilmez?” başlıklı olan ikincisinin sonunda, Bediüzzaman’ın Münâzarât adlı eserinde yer alan ve İkinci Meşrutiyetten sonra Şark aşiretleri mensuplarıyla konuşmalarında söyledikleri olmasına rağmen genelleştirilmiş olarak nazar-ı itibara alınması gereken o yazımın konusuyla da  doğrudan ilgili, çok mühim şu cümleler yer almıştı:
“Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet kimse demez ‘ayranım ekşidir’. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyle ise her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altun çıktı ise kalbde saklayınız. Bakır çıktı ise çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz gönderiniz.”
              15 Temmuz 2016 gecesinde başlayan ve 16 Temmuz sabahına kadar devam ederek 239 şehit ve yüzlerce yaralı ve sakat gazi vatandaşımızın olduğu o menfur darbe teşebbüsünden sonra geçen bir aydan fazla zaman içerisinde, hergün o olaylarla ilgili olarak medyada çeşitli neşriyat yer aldı. Tümünü takip etmem mümkün olmadığından, bahsedilmiş mi, ne şekilde bahsedilmiş olduğunu söyleyemiyorum; fakat o olayların en mühim sebeblerinden birinin, Bediüzzaman’ın yukarıda iktibas etmiş olduğum sözlerine uygun hareket edilmemesi de olduğuna, daha iyi anlaşılıp uygulanabilmesi için, tekrar dikkati çekmeyi gerekli ve faydalı buluyorum.
Bediüzzaman’ın o sözleriyle ilgili olarak, şu soruların cevabını verebilmek ihtiyacı bulunmaktadır:
1 – Bediüzzaman’ın bir sözün kabulü ve ona uyulması mevzuunda çok mühim ölçü olabilecek o sözlerindeki gibi, “Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür”  ise,  hiç kimse  ‘ayranım ekşidir’ demezse; biz onun “mihenge vurmadan almayınız” tavsiyesine uyarak almak, (İslâm dininin temel kaynakları hariç), falan veya filan kişi söylediği için o kişiyehüsn-ü zannımızla sözlerinin “tamamını kabul etmek” halinden nasıl uzak kalabileceğiz?
2 – “Müfsid” olması mutemel veya “bilmediği halde ifsad eden” o kişinin  ifsadıyla hatalı davranışlarda bulunmaktan ve büyük günahlara girmekten kendimizi nasıl muhafaza edebileceğiz?
3 – Onun “her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz” tavsiyesine uyabilmek için kullanabileceğimiz “süzgeç” ve “yasakçı”yı  nasıl temin edip kullanabileceğiz?
4 – Bize söyleneni “süzgeç”siz ve “yasakçı”sız doğrudan “kalbimize sokmadan” önce hayal âlemimizde bekleterek, ”mihenge vurunuz. Eğer altun çıktı ise kalbde saklayınız. Bakır çıktı ise çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız” (o sözü söylemiş olana) “reddediniz gönderiniz.” tavsiyesine nasıl uyacağız? Bu tavsiyeye uyarken kullanabileceğimiz ”miheng” nedir?
Bediüzzaman’ın iktibas ettiğimiz o sözleriyle bize vermiş olduğu ve iyi anlaşılıp iyi uygulanması gereken ders, “hakikî insanlığın özünü teşkil eden hakikî İslâmiyetin öğrenilip yaşanması” dersidir; gayrimüslim Batı kaynaklı “Davranış Bilimleri” kitaplarında ne yazarsa yazsın; aslında Bediüzzaman’ın o sözleri bir insana lâzım olan gerçek “Davranış Bilimleri”nin de mevzularından birinin mutlaka nazar-ı itibara alınması gereken çok kısa bir özeti sayılır.
Allah’ın bizden ne istediğini O’nun kelamını anlayabilmek için rehberimiz olan Peygamberimiz’in (s.a.v.), bazı hadislerinin lafızları az, manâsı ise çok geniştir. Hadis âlimleri o geniş manâya işaret ederler; bazı Müslümanlar ise, o mevzuda ehliyet sahibi olmadıkları halde, o hadislere kendi düşünce ve temayüllerine göre vermeğe cüret ettikleri manâları savunmaya teşebbüs ederler (!).
İlim mevzuu çok mühim olduğundan ve mahiyet itibariyle her şey ilme bağlı olduğundan, bilhassa bununla ilgili hadislerin manâsının saptırılmağa çalışılmasına karşı da çok müteyakkız (uyanık) olmak gerekir. Müslüman genç kız ve kadınlarda başörtüsü hem farz ve hem de şeâir-i İslâmiye’den (İslâm’ın işaretlerinden) olduğu için, İslâm’a karşı olanlar İslâm’ın Müslüman genç kız ve kadınlardaki bu işaretine ısrarla karşı çıkmışlar ve ülkemizde elli yıl kadar bunun mücadelesi devam etmiş; ancak son yıllarda Müslümanlar lehinde neticelenebilmiştir.
12 Eylül 1980 askerî darbesinden sonra, “darbe yönetimi” başörtüsü yasağı getirebilmek için Diyanet İşleri Başkanlığından fetva istemek cüretinde bile bulunmuş; fakat Din İşleri Yüksek Kurulu çok takdire değer mufassal ve müdellel bir raporla İslâmın bu işaretini savunarak, darbe yönetiminin bu teşebbüsünü akim bırakmıştır.
Başörtülü öğrencilerle ilgili yaklaşık elli yıl boyunca yaşanmış olaylar kitaplar haline getirilmiştir; burada elbette tümünden bahsetmeğe imkân yoktur. Fakat, Bediüzzaman’ın yukarıda nakledilen, bir sözün kabul edilip uygulanması ile ilgili sözlerine misal olarak sadece çok tipik iki olaydan bahsedilecektir:
12 Eylül 1980 askerî darbesi sonrasında kurulan Yüksek Öğretim Kurulu’nun (YÖK) ilk başkanı çocuk hastalıkları mütehassısı bir tıp doktoru olmasına rağmen, başörtülü kız öğrencilerin üniversiteye devamı mevzuunda,“İlim öğrenmek her Müslüman üzerinde farzdır” (Hz.Hasan’ın rivayeti) hadisinin manâsı üzerinde şöyle bir saptırma yapmağa çalıştığı medyada yer almıştı. “Başörtülü genç kızlarımız ‘İslâm’da kadınların başını örtmesi farzdır’ diyerek, üniversitede başörtülü olarak okumak istiyorlar. Bir hadiste de “İlim öğrenmek her Müslüman üzerinde farzdır” deniliyor. Kızlarımız, iki farzdan birini yapmak zorunda kalırlarsa, ‘ilim öğrenmek’ farzını yapmalarını ben kendilerine tavsiye ederim.” (?)
 İslâm’da mükellef olunan fiillerin sıralamasında üstte ve ‘farz’ olarak bulunanla, onun altında yer alan ve farz değil de ‘sünnet’ olanı birlikte yapmak imkânı olmadığı takdirde, farz olan yapılıp onunla birlikte yapılamayansünnet terk edilebilir; fakat iki farzı birlikte yapmak imkânı olmadığında, farzlardan birini terk etmeğe müsaade edilmez.  O YÖK Başkanı, belki “İlmihal”inin bu kaidesini bilmediği için, yanlış fetvacılık yapmış; onun o yanlış fetvasına da, bazı tesettürlü kızlarımız “İlmihal”lerini iyi bilmedikleri için uyarak, tesettürsüzlükle haram işlemek suretiyle üniversite öğrenciliğine devam etmişlerdi.
Bu mevzuyla ilgili bizzat yaşadığım diğer bir olay da şöyleydi. Risale-i Nurlar’ın telif edildiği çok mühim bir mekan olan Barla’nın kayıtlı nüfusunun 2000 altına düşmesi sebebiyle belediye statüsünden çıkarılmasından önce, her yıl yaz aylarının ortasında kutlanan “Barla’lılar Günü”ne birkaç yıl üst üste ben de iştirak etmiştim. O günlerden birinde, profesör bir akademisyenle Barla’dayken, yanımızda bir otobüs durdu ve içinden otobüsün tüm yolcuları, üniversiteli oldukları anlaşılan 40 kişi kadar kız indi. Onların büyük ekseriyeti tesettürlü olmakla beraber, aralarında tesettürsüz olanlar da vardı. Onlar da Barla’yı ziyarete gelmişler; namaz, yemek vd ihtiyaçları için otobüsten inmişlerdi. Yanımdaki profesör akademisyen arkadaşım onlara beni işaret ederek:  “Bir toplantı yeri ve saati tesbit edin de, bu profesör arkadaşımız size bir konuşma yapsın” dedi.
Barla’da, kendim talep etmeden karşılaştığım bu emrivaki ile, tesbit edilen yer ve saatte yaklaşık 40 kişilik o üniversiteli kız öğrenci grubuna bir konuşma yaparak, onlara “söylenmesi gerekenler” olarak düşündüklerimi söylemeğe çalıştım.
Konuşmamı tamamladıktan sonra aralarından siyah başörtülü bir tane kız öğrenci bana bir sorusu olduğunu söyledi ve:          “-Başörtülü olarak üniversiteye devamımıza üniversite yönetimi izin vermiyor; kendilerine danıştığımız ‘abilerimiz’ bize ‘-Başörtüsü ile üniversiteye devam etmek hususunda israrlı olmayın; üniversite yönetimi başörtüsüyle üniversiteye devamınıza izin vermiyorsa, başörtüsüz olarak devam edin’ diyorlar. Siz ne dersiniz?” diye sordu.
Ben hayretle karşıladığım o sözlere cevaben ve özetle, Müslüman genç kızlar ve kadınlarda başörtüsünün İslâm’ın kesin ve farzı-ayn emirlerinden olduğunu, üniversite tahsili yaparak öğrendikleri ilimlerin öğrenilmesinin ise farz-ı kifaye olduğunu, tahsil ettikleri o ilim sahiplerinden, içinde bulundukları İslâm toplumunun ihtiyacını kemiyet ve keyfiyetçe karşılayabilecek kişi varsa, o ilmi tahsil etmelerinin kendileri için farz-ı kifaye sayılacağını ve o ilmi tahsil etmeleri için kendilerine farz-ı ayn olan tesettürü terk etmelerinin caiz olamayacağını kaynaklarından bahsederek anlatmaya çalıştım. O sözlerimden sonra “abiler”’inin sözlerine mi, benim sözlerime mi,  kaç tanesinin uyarak hareket ettiğini bilmiyorum. “Abileri”nin kız öğrencilere o sözlerinin, Bediüzzaman’ın yukarıda iktibas ettiğim sözlerine aykırı olarak hiç süzgeçten geçirmeden, duydukları kişiden aynen alıp kabul ettikleri ve o kız öğrencilere aktarmış oldukları  anlaşılıyordu.
Komutanları tarafından aldatılarak veya kendi iradeleriyle kabullenerek 15 Temmuz 2016 gecesi başlayıp 16 Temmuz 2016 sabahına kadar devam ettirilen askerî darbe teşebbüsü, içinde yer almış rütbesiz ve rütbeli tüm askerî personel için çok mühim bir imtihan olmuş; o askerlerden bazıları bu imtihanı kazanmış ve çok büyük mükafat almaya namzet olurken, bazıları da bu imtihanı kaybederek çok büyük ceza almaya namzet olmuştur.
Mükafata ve cezaya namzetliği çok büyük olan 15-16 Temmuz 2016’daki bu mühim imtihan konusu da aslında en mühim yönüyle, hayatımızda karşılaştığımız her imtihan mevzuunda olduğu gibi, bize İslâmî davranışı öğreten ve farz-ı ayn olan “İlmihal”imizi iyi öğrenip onu hayatımızda iyi uygulamakla birinci derecede ilgiliydi.
Bediüzzaman, İkinci Meşrutiyetten sonra Şark aşiretlerinde yaptığı ve yukarıda iktibas ettiğimiz vecîz ve muhataplarının en kolay anlayabileceği konuşma şekliyle de aslında, yukarıda naklettiğimiz “İlim öğrenmek her Müslüman üzerinde farzdır” (Hz.Hasan’ın rivayeti) hadisinin manâsı içinde yer alan “İlmihalini iyi öğrenmek ve onu hayatına iyi tatbik etmenin” lüzumuna ve önemine vurgu yapmıştır.
Bu durum karşısında, sözün burasında çok mühim ve anahtar hükmünde bir nefis muhasebesi sorusunu kendimize soralım:   Acaba bizim için farz-ayn olan “İlmihal”imizi ıyi biliyor ve karşılaştığımız her durumda onu iyi uygulayabiliyor muyuz?
               “-Biz emir kuluyuz, ne yapalım?” diyerek sivil veya askerî bir şahsın emrini yerine getirirken, bütün âmirlerin (emir verenlerin) ve kumandanların üstünde “Kumandan-ı Akdes” (En Kudsî Kumandan) olan Allah (C.C.) ve O’nun “Yâver-i Ekremi” Resululllah (s.a.v.)’den bize gelen emirlere, diğer tüm emirlerden daha fazla önem ve öncelik vererek “emir kulluğu”muzu yapıyor muyuz?
Prof. Dr. Mustafa Nutku

Sende yorum yazabilirsin