Ebu Zer El-Gıfari (R.A.) Kimdir?

Peygamberimiz Hazreti Muhammed (sav) kendisine Abdullah adını vermiştir. Beni Gifar kabilesindendi.  Bu kabile Arabistan’da bulunan diğer kabileler gibi cahiliye devrinin her çeşit kötülüğünü işliyor ve putlara tapıyordu. Ticaret kervanlarını çevirip, yağmacılık yapmalarıyla tanınmışlardı.

 Ebu Zer el-Gifari Kavmi arasında atılganlığı ve cesareti ile şöhret bulmuş, gücü, kuvveti ve yiğitliği ile o çevrede pek meşhur olmuştu İslam dinini kabul etmeden önce bile tek tanrılı inanca sahip biri idi.

Türkiye’de, Adıyaman ilinin Ziyaret köyünde Ebu Zer’e ait olduğu iddia edilen, Osmanlı Sultanı IV Murat tarafından Bağdat Seferi dönüşünde inşa ettirilmiş olan bir türbe bulunmaktadır.

İslâm’ın doğuş haberi gün geçtikçe çevrede yayılıyordu. Nihayet bu haber Beni Gıfâr kabilesinin yurduna da ulaşmıştı. Mekke’den gelen biri, Ebu Zer-i Gıfârî’nin “Lâ ilâhe illallah” dediğini işitince dedi ki:

yalnız güzel çiçek- Mekke’de bir zât var, senin söylediğin gibi “Lâ ilâhe illallah” diyor ve peygamber olduğunu bildiriyor.

Ebu Zer heyecanla sordu:

- Hangi kabiledendir?

- Kureyş’tedir.

Ebu Zer-i Gıfârî bu hâlleri işitir işitmez kardeşi Üneyse dedi ki:

 Mekke’ye git, kendisine vahiy geldiğini söyleyen zatla görüş,

Üneyse, Mekke’ye gidip, Peygamber Efendimizin (asm) mübarek cemali, sohbeti ve ihsanları ile şereflendi. Hayran kaldı. Sonra tekrar memleketine döndü. Kardeşi Ebu Zer kardeşine sordu:

- Ne haber getirdin?

- Vallahi öyle yüce bir zatı gördüm ki, hep hayrı, iyiliği emredip, kötülüklerden sakındırıyor.

- Peki, insanlar, onun hakkında ne diyorlar?

Şair olan kardeşi Üneyse şöyle cevap verdi:

- Şair, kâhin, sihirbaz diyorlar. Fakat onun söyledikleri hiç kimsenin sözüyle ölçülemez. Vallahi o zât hakkı bildiriyor, doğruyu söylüyor. Ona inanmayanlar yalancı ve sapıklık içindedirler. Bu zât iyiliği, ahlâkî değerleri emrediyor, kötülükten de sakındırıyor.

Ebu Zer-i Gıfârî Hazretleri kardeşinin bu sözü üzerine:

- Sen bana, bu hususta arzu ettiğim, gönlüme şifa veren, müşküllerimi giderir bir haber getirmedin. Kendim gidip, onu görürüm, dedi.

Ebu Zer, hemen Mekke yoluna düştü.

Mekke’ye varınca hâlini kimseye anlatmadı. Çünkü bu sırada müşrikler Peygamberimize (asm) ve yeni Müslüman olanlara şiddetli düşmanlık yapıyorlar ve bu düşmanlıklarını ilerletiyorlardı. Bilhassa Müslüman olup da, kimsesiz ve garip olanlara işkence yapıyorlardı.

Ebu Zer-i Gıfârî de Mekke’de kimseyi tanımıyordu. Garip ve yabancı idi. Bu bakımdan kimseye bir şey sormadan Kâbe’nin yanına varıp oturmuştu. Peygamberimizi (asm) görmek için fırsat kolluyor, nerede olduğunu öğrenmek için bir işaret arıyordu. Burada Zemzem’den başka bir şey yiyip içmiyordu.

Akşamüstü bir sokak köşesine çekildi. Hz. Ali (ra), Ebû Zer’i gördü. Garip olduğunu anlayarak alıp evine götürdü. Hâlinden bir şey sormadığı gibi, Hz. Ebû Zer de ona sırrını açmadı.

Sabah olunca, tekrar Kâbe’ye gitti. Akşama kadar dolaştığı hâlde hiçbir ipucu elde edemedi. Eski oturduğu köşeye gelip oturdu. Hz. Ali (ra), o gece yine oradan geçerken, Ebû Zer’i görünce:

- Bu biçare hâlâ aradığını bulamamış, diyerek tekrar evine götürdü.

Sabahleyin yine Beytullaha gitti, sonra oturduğu köşeye çekildi. Hz. Ali (ra) tekrar davet edip evine götürdü ve ona sordu:

- Senin işin nedir? Bu şehre ne için geldin?

- Eğer bana doğru bilgi vereceğine söz verirsen, söylerim.

- Söyle, hâlini kimseye açmam.

- İşittim ki, burada bir Peygamber çıkmış. Onunla görüşmek ve ona kavuşmak için buraya geldim.

- Sen doğruyu buldun, akıllılık ettin. Bu zat Allah’ın Resulüdür, hak Peygamberdir. Sabahleyin ben o zatın yanına gidiyorum. Beni takip et, senin için korkulacak bir şey görürsem, ayakkabımı düzeltiyormuş gibi yaparım. Sen beklemez gidersin. Ben geçip gidersem, arkamdan gel ve benim girdiğim eve sen de peşimden gir!

Ebu Zer-i Gıfârî, Hz. Ali (ra)’yi takip edip, onunla birlikte Peygamberimizin (asm) mübarek yüzünü görmekle şereflendi. Ve hemen:

- Esselâmü aleyküm, diyerek selâm verdi. Bu selâm İslâm’da bu şekilde verilen ilk selâm ve Ebu Zer-i Gıfârî de ilk selâmlayan kimse oldu.

Peygamber efendimiz(sav) selâmını aldıktan sonra, aralarında şu konuşma geçti:

- Sen kimsin?

- Gıfâr kabilesindenim.

- Ne zamandan beri buradasın?

- Üç gün üç geceden beri buradayım.

- Seni kim doyurdu?

- Zemzem’den başka bir yiyecek, içecek bulamadım. Zemzemi içtikçe hiç açlık ve susuzluk duymadım.

- Zemzem mübarektir. Aç olanı doyurur.

- Ya Muhammed! İnsanları neye davet ediyorsun?

- Bir olan ve ortağı bulunmayan Allah’a iman etmeye ve putları terk etmeye, benim de Allah’ın Resulü olduğuma şehâdet etmeye davet ediyorum.

Bunun üzerine Ebu Zer-i Gıfârî Hazretleri:

- Bana İslâmı bildir, dedi.

Peygamber Efendimiz (asm) ona Kelime-i şehâdeti okudu. O da söyleyip, Müslüman oldu. Ebu Zer İslam’ı kabul eden dördüncü ya da beşinci kişidir Ebu Zer Müslüman olmanın verdiği büyük bir iştiyakla dedi ki:

- Ya Resûlallah! Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki, Müslüman olduğumu Kâbe’de müşrikler arasında haykırmadıkça memleketime dönmeyeceğim.

Bundan sonra Ebu Zer-i Gıfârî Kâbe yanına gidip, yüksek sesle:

- Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Resûlüh, diye haykırdı.

Bunu işiten müşrikler hemen üzerine hücum ettiler. Taş, sopa ve kemik parçaları ile öyle dövdüler ki, kanlar içinde kaldı.

Bu hâli gören Hz. Abbas seslendi:

- Bırakın bu adamı, öldüreceksiniz! O sizin ticaret kervanınızın geçtiği yol üzerinde oturan bir kabiledendir. Bir daha oradan nasıl geçeceksiniz?

Böylece Ebû Zer Hazretlerini müşriklerin elinden kurtardı.

Müslüman olmakla şereflenmenin verdiği şevkle, öylesine seviniyor ve coşuyordu ki, ertesi gün gene Kâbe’nin yanında Kelime-i şehâdeti yüksek sesle bağıra bağıra söyledi. Bu sefer de üzerine hücum eden müşrikler, yere yıkılıncaya kadar dövdüler. Yine Hz. Abbas yetişip, ellerinden kurtardı.

Bundan sonra Peygamber Efendimiz (asm) Ebu Zer-i Gıfârî Hazretlerine buyurdu ki:

- Şimdi kavminin yanına dön! Emrim sana ulaşınca, onu kavmine haber ver! Ortaya çıktığımızın haberi sana geldiği zaman yanımıza dön!

Bu emir üzerine Ebu Zer-i Gıfârî kendi kabilesi arasına dönüp, onlara İslâmiyeti anlatmaya başladı. Hicrete kadar bu hizmete devam etti.

Ebu Zer-i Gıfârî Hazretleri kavmini İslamiyete davet ediyordu. Bir gün kabilesine, Allah’ın bir ve Muhammed aleyhisselâmın onun Resulü olduğunu ve bildirdiklerinin hak ve tapmakta oldukları putların batıl, boş ve manasız olduğunu söylemişti.

- Ben Müslüman olmadan önce, bir gün Nuhem putunun yanına gidip, önüne süt koymuştum. Bir de baktım ki, bir köpek yaklaşıp, sütü içiverdi. Sonra da putun üzerine pisledi. Görüyorsunuz ki, put köpeğin üzerini kirletmesine mani olacak güçte bile olmayan bir taş! İşte sizin taptığınız şey! Köpeğin bile hakaret ettiği puta tapmak hoşunuza gidiyorsa, buna çok şaşılır.

Herkes başını eğmiş duruyordu. İçlerinden biri cevap verdi:

- Peki, senin bahsettiğin Peygamber neyi bildiriyor. Onun doğru söylediğini nasıl anladın?

Bunun üzerine Ebu Zer Hazretleri, yüksek sesle kalabalığa şöyle hitap etti:

- O, Allah’ın bir olduğunu, O’ndan başka ilâh olmadığını, her şeyi yaratan ve her şeyin maliki, sahibi olduğunu bildiriyor. İnsanları Allah’a iman etmeye çağırıyor. İyiliğe, güzel ahlâka ve yardımlaşmaya davet ediyor. Kız çocuklarını diri diri gömmenin ve yaptığınız diğer her türlü kötülüğün, haksızlığın, zulmün, çirkinliğini ve bunlardan sakınmayı emrediyor.

Ebu Zer-i Gıfârî Hazretleri İslâmiyeti uzun uzun açıkladı. Kabilesinin, içinde bulunduğu sapıklığı bir bir sayıp, bunların zararlarını ve çirkinliğini gayet açık bir şekilde anlattı. Onu dinleyenler arasında başta kabile reisi Haffâf, kendi kardeşi Üneys olmak üzere çoğu Müslüman oldu. Diğerleri ise daha sonra Peygamberimizi (asm) görerek Müslümanlığı kabul ettiler.

Ebu Zer-i Gıfârî Hazretleri bu hizmetleri yaptığı sırada, İslâmiyet, Mekke’de ve civarında oldukça yayılmıştı.

Ebû Zer-i Gıfârî Hazretleri Hendek savaşından sonra Medine’ye hicret etti Peygamberimiz Hazreti Muhammed(sav) o zaman Medine kapılarında onun gelişini beklemiştir Ebû Zer Hazretlerini Münzir bin Amr Hazretleri ile kardeş yaptı. Daha sonra İslâmı anlatması için tekrar kabilesi arasına gönderildi

Medine’ye tekrar dönen Ebû Zer-i Gıfârî Hazretleri Peygamberimiz(sav)’in yanına geldi bir daha yanından ayrılmadı.

Bütün zamanını dini öğrenmeye ayırdı. İlim öğrenmek hususunda büyük gayret sahibi idi. Her şeyi Peygamberimize (asm) sorardı. İman, ihsan, emir ve yasaklar hususunda, Kadir Gecesi ve daha birçok hususların sırlarını, izahını, namaza dair ince hususları ve nice şeyleri Resûlullah (asm)’a bizzat sorarak öğrenmiştir.

Resul-i Ekrem Efendimiz (asm) Ebu Zer’i çok sever, ona, hususi iltifat buyururdu. Çok zaman gece geç vakte kadar Resûlullah (asm)’ın huzurunda kalırdı. Peygamberimizin (asm) mahremi, sır dostu idi. Onunla mahrem meseleleri konuşurdu.

Ayrıca Ebu Zer Hazretleri, Peygamberimizin (asm) mübarek elini öpmek saadetine kavuşmuştur. Resûlullah Efendimize bi’ât ederken de, “Hak Teâlâ’nın yolunda hiçbir kötüleyicinin kötülemesine aldanmayacağına, ne kadar acı olursa olsun daima doğru sözlü olacağına” söz vermişti. Ömrünün sonuna kadar hep böyle kaldı. Bu hususta Resûlullah Efendimiz (asm) buyurdu ki:

- Dünyaya Ebu Zer’den daha sadık kimse gelmedi.

Hz. Ömer (ra), halifeliği zamanında bir gün iki genç huzuruna geldi. Yanlarında kollarından sıkıca tuttukları bir genç vardı. Kollarından tutulan genç, temiz giyimli mert birine benziyordu. Biri geliş sebeplerini şöyle anlattı:

- Bu genç, babamızı öldürdü. Bunun muhakeme edilmesini istiyoruz.

Hz. Ömer (ra), her iki tarafın da ifadelerini aldı. Hâdisenin nasıl cereyan ettiği iyice öğrenildikten sonra katil genç suçlu görülerek idama mahkûm edildi.

Delikanlı kararı sükûnetle dinledikten sonra, dedi ki:

-Siz, müminlerin emîrisiniz. Emriniz başımızın üzerinedir. Kararın yerine getirilmesine hazırım. Ancak, babam vefat etmezden önce paralarını ayırmış, bana,”Oğlum, şunlar senin, şunlar da kardeşinindir. Büyüyünceye kadar sen muhafaza et! Büyüyünce kendisine verirsin.” diye vasiyet etmişti. Ben de bu paraları bir yere gömdüm benden başka yerini bilen yoktur. Yetim hakkı zayi olur. Bana üç gün müsaade ederseniz gider emaneti ehil birine teslim ederim. Sonra da gelir teslim olurum.

Hz. Ömer (ra):

-Yerine bir kefil bırakman lâzım, buyurdu.

-Burada bulunanlardan biri bana kefil olur?

-Kefilini göster!

Genç, orada bulunanların yüzüne dikkatlice baktı. Sonra Ebu Zer Gıfarî Hazretlerini göstererek:

- İşte bu zat kefil olur, dedi.

Hz. Ömer (ra):

- Ey Ebu Zer, kefil olur musun?

- Evet, üç güne kadar döneceğine ben kefil olurum.

Aradan üç gün geçti. Mühlet bitmek üzereydi. Davacı gençler gelmiş fakat suçlu genç gelmemişti. Davacılar dedi ki:

- Ey Ebu Zer, kefil olduğun genç gelmedi. Madem o gelmedi, sen onun kefili olarak, onun cezasını çekmedikçe buradan ayrılmayız.

Ebu Zer Hazretleri gayet sakin bir şekilde:

- Daha vakit var, sürenin sonuna kadar bekleyin bakalım. Eğer gelmezse, ben hazırım.

Nihayet bildirilen vakit doldu. Ebu Zer Hazretleri de ortaya çıkıp, cezasının infazını istedi. Tam bu sırada, genç çıka geldi. Genç geciktiği için özür dileyerek:

- Parayı bulup dayıma teslim ettim. Kardeşimi de ona emanet ettim. Dayımın yeri hayli uzak olduğu için ancak bu zamanda gelebildim.

Orada bulunanlar, gencin sözünde durmasına hayran kaldılar. Bu hususu kendisine söylediklerinde:

- Mert olan hakiki Müslüman sözünde durur. Arkamdan, “Artık dünyada sözünde duran kalmadı.” dedirtmem.

Ebu Zer Hazretlerine, genci tanımadığı hâlde neden kefil olduğunu sorduklarında:

- Genç bana güvenerek, “Bu bana kefil olur.” dedi. Bunu reddetmeyi mürüvvete, insanlığa sığdıramadım. “Âlemde fazilet, iyilik kalmamış.” dedirtmem.

Bu durumu gören davacılar:

- Biz de “Bu dünyada kerem sahibi, cömert kalmadı.” dedirtmeyiz. Allah rızası için, davamızdan vazgeçtik, ölenin vârisleri olarak affettik, dediler.

Peygamber Efendimiz (asm) Ebu Zer Hazretleri hakkında buyurdu ki:

- Benim ümmetimde Ebu Zer, Meryem oğlu İsa’nın zühdüne sahiptir. Bu fıtrat üzere yaratılmıştır. İsa aleyhisselâmın tevazuuna bakmak kendisini mesrur eden kimse, Ebu Zerr’e nazar eylesin.

Tebük muharebesinde Ebu Zer-i Gıfârî Hazretlerinin devesi pek zayıf ve dayanıksız olduğu için geride kalmıştı. Yolun ortasında devesi çöküp kalınca, devesinden indi. Eşyasını sırtına yükleyerek orduya yetişmek için yaya yürümeye başladı. Şiddetli sıcak ortalığı kavuruyordu. Bir öğle vakti Ebu Zer orduya yetişti. Resûlullah (asm)’ın yanında bulunan Eshâb-ı kiram dediler ki:

- Ya Resûlallah! Tek başına bir adam geliyor.

Resûlullah Efendimiz (asm):

- Ebu Zer midir? Onun olmasını isterim, buyurdular.

- Yâ Resûlallah, gelen Ebu Zer’dir.

- Allah Ebu Zer’e rahmet eylesin! O, yalnız yaşar, yalnız yürür, yalnız başına vefât eder ve yalnız başına haşr olunur.

Daha sonra Ebu Zer’e:

- Ey Ebu Zer! Niçin geride kaldın, buyurdular.

Ebu Zer, devesinin durumunu anlattı ve bu sebeple geride kaldığını söyledi. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz:

- Bana gelip kavuşuncaya kadar, attığın her adımına karşılık, Allah Teâlâ bir günahını bağışlasın, diye dua buyurdular.

Ebu Zer-i Gıfârî dünyaya hiç değer vermezdi. Son derece kanâatkâr, fakîr ve yalnız yaşardı. Peygamber Efendimiz (asm) bu sebeple ona, “Mesih-ül-İslâm”lâkabını vermişti.

Ebu Zer-i Gıfârî Hazretleri, Mekke’nin fethine de kendi kabilesinin sancağını taşıyarak katılmıştır.

Peygamberimize (asm) tam bağlanıp, onun sevip, beğendiğini seven, sevmediğini ve beğenmediğini sevmeyen Ebu Zer, Resûlullah (asm)’ın vefatında da yanında bulunmuştur. Peygamberimizin (asm) vefatından sonra bir köşeye çekilip, son derece mahzun ve yalnız yaşadı. Hz. Ebu Bekir (ra)’in halifeliği devrinde de böyle yaşayıp, onun vefatından sonra Şam’a gitti. Oraya yerleşti.

Halis bir mümin, dürüst bir adam ve hatalı davranışlara çekinmeden karşı çıkan biri olarak bilinmektedir. Yüksek bir makamda olmamıştır fakat ümmete elinde ne varsa feda ederek hizmet etmiştir. Şüphelilerden ve haramlardan son derece sakınırdı. Evinde bir günlük nafakasından fazlasını bulundurmaz, hep fakirlere dağıtırdı.

 Bir defasında Şam valisi, tecrübe etmek için, hizmetçisi ile akşam on bin dirhem altın göndermişti. Ebu Zer Hazretleri altınları alınca uykusu kaçtı, uyuyamaz hâle geldi. Hemen kalktı ve fakirlere dağıttı. Yanında tek altın bile saklamadı.

 Peygamberimiz(sav);”Allah sana merhamet etsin, ya Ebu Zer! o yalnız yaşayacak, yalnız ölecek ve yalnız diriltilecektir” buyurmuştur

Ebu Zer Hazretleri Medine çölü yakınlarındaki El-Rabaza kentine yerleşmişti

Bir gün, muhterem hanımı hatırlattı,

- Elbisen çok eskidi, bir yenisini bulamaz mıyız?

- Bize artık elbise değil, kefen lâzımdır! Üstelik sana, iyi haberlerim var.

- Hayırdır İnşallah Efendi…

- İnşallah yakında, Allah’ın sevgilisi Peygamber Efendimize (asm) kavuşacağım. Ey ölüm çabuk gel, ruhum Rabbime kavuşmak sevgisiyle çırpınıyor.

Hanımı ağlamaya başladı.

- Niçin ağlıyorsun hanım?

Kadıncağız bir şeyler söylemek için dedi ki:

- Nasıl ağlamayayım! Gerçekten bir emr-i Hak vaki olsa, vefat etsen, ben buralarda tek başıma ne yaparım? Sonra bir kefen bezimiz bile yok. Ayrıca kadın başıma, seni nasıl defnedebilirim?

- Şimdi bunları bırak da, kapıya çık bakalım! Gelen giden, var mı?

Hanımı kapı önüne çıktı. Uzaklara, ufuklara baktı:

- Bilirsin ki, hac mevsimi geçti. Bu günlerde, şu ıssız çöle, kimin yolu düşebilir?

- Gelirler! Gelirler! Sen şimdi kalk! Bir keçi kes; pişirmeye başla! İyi kalpli Müslüman cemâ’ati gelince, onlara ikram edersin. Sakın, yemeden onları salıverme!

Hanımı, tekrar dışarı çıktı efendisinin emirlerini yerine getirmeye başladı. Yemek pişirirken yolu da gözlüyordu.

- Müjde efendi! Söylediğin gibi, gelenler var!

Yaşlı Sahabenin gözleri parladı ve dedi ki:

- Elhamdülillah! Çok şükür, geldiler demek. Öyleyse, gel de şu yaşlı vücudumu, Kıbleye doğru çevirelim.

Sonra Kelime-i Şehâdet getirip vefat etti. Hanımı, efendisinin dediklerini yaptı. Sonra tekrar, kapı önüne çıktı. Yolcular gelmişlerdi.

Bunlar Abdullah bin Mes’ûd, Malik bin Eşter ve bazı Müslümanlardı. Kadıncağız eliyle, gelenlere evi gösterip sordu:

- Ebu Zer içerde, vefat etti. Onu kefenleyip, ecre, sevaba nail olmak istemez misiniz?

Bu ismi duyan kafile mensupları, hep birlikte, Ebu Zer Hazretlerinin hizmetine koştular.

Abdullah bin Mes’ûd’un verdiği kefenle kefenlendi ve cenaze namazını da, Abdullah bin Mes’ûd kıldırdı. Hazırlanan etten de yiyerek hep birlikte Medine’ye döndüler. Çoluk çocuğunu Hz. Osman (ra) himayesine aldı.

Akrabanı ziyaret et, onlar seni ziyaret etmeseler de.”

Acı da olsa Hakkı söyle!”

Tedbir almak gibi akıllılık yoktur. Haramlardan el çekmek gibi vera yoktur. Güzel ahlâk gibi de soyluluk yoktur.” Gibi Peygamberimiz (asm)’den bizzat işiterek 281 hadis-i şerif rivayet eden

Ebu Zerr-il Gıfârî hazretlerine Allah rahmet etsin bizleride onun şefaatine mazhar eylesin Amin…

Çetin KILIÇ/LÜLEBURGAZ

Kaynaklar:

1)Sorularlaislamiyet

2)Hadis külliyatı

  • Kategoriden Seçmeler:
  • 1 tane yorum yapılmış

    1. celal diyor ki:

      H.z ali 6 yasinda ikenmi ebuzeri evine goturdu.?

    Sende yorum yazabilirsin