Ey Nurcular! Çalışınız, çalışınız, çalışınız..!

1.Bölüm: Mukaddime

Büyük üstada talebe olmayı lütuf buyuran Rab Teâlâ’ya bir şükür nev’inden; üstadımızın nurlu yüz otuz parça eserlerindeki umum beyanatlarını bir emr-i manevi telakki ederek bu gelen yazıları kaleme alma ihtiyacı hissediyoruz. Zira gecelerimiz çok karardı.

Yeryüzünün mazlum, hususan müslüman her bir coğrafyası kan gölüne döndüğü ve bunun neticesi olarak asr-ı hazırın mukimleri olarak herkesin derecesine göre maddi/manevi buhranlar geçirdiği sancılı bir devrin fırtınaları içinde, hakikatbin bir nazar ile iman ve küfür mücadelesinin her şekildeki çeşitlerine me’yusane şahitlik etmekteyiz.

Şüphesiz insanoğlunun maddi ve manevi her alanda mücahade ve imtihan halinde olduğu bu ahirzaman fırtınalarında; cenab-ı hak bizlere küfür cereyanlarına karşı, iman cephesinde mücahade etmeyi nasib etmiştir. Böylelikle yüce rabbimiz(c.c) bize nur ve nuranî vazife vermekle manen rızıklandırmış; onlara da, zulümlü ve zulümatlı oyunları vermekle cehennemvari manevi azaplarla kahr-u perişan etmiştir.

Âdem(a.s) zamanından beri başlayan ve kıyamete dek berdevam olacak iman ve küfür mücadelesinde, helaket ve felaket asrının mukimleri olarak bizlere düşen bir ikram ve ihsan-ı ilahi olarak omuzlarımıza konulan bu nurlu vazifeyi icra etmekte dikkat edilmesi gereken hususları; üstadımız ve onun nurlu eserleri olan risale-i nurları okumak suretiyle gelecek mezkûr mesaili aşikâre ihtar edip ders vermekte olduğunu görüyoruz.

Evet, “nur talebesi” namzetleri olan/olacak her bir beşer; sahil-i selâmet olan Dâr-üs Selâm’a ümmet-i Muhammediyeyi (A.S.M.) çıkaran bir sefine-i Rabbaniyede çalışan hademeler olmak iktiza eder.

Ve icra-i faaliyette bu mukaddes vazifeyi ifa ederken, keyfiyeti esas almakla birlikte; fevkalâde sadakat ve sebat ve müfritane irtibat ve ihlas lâzım olacağından, kaleme alınıp gelecek manalarda terakki etmeliyiz.

Biz nur talebeleri olarak günümüz hadiselerine risale-i nurun gözüyle bir nazar etmeyi kendimize bir borç ve vazife telakki ediyoruz. Zira yaptığımız veyahut yapacaklarımızın ziyade ehemmiyet kesbettiği bir sürecin sakinleri olarak; her zamankinden çok içtimai ve hususi bir nefis muhasebesine ihtiyacımız olmuştur.

 

Ahlâksızlık çirkefinin bir tufan halinde her istikamete taşıp uzanarak her fazileti boğmaya koyulduğu bu kara günlerde gecelerimiz çok karardı.

Dehşetli küfr-ü mutlak yangınının mahallemizi sardığı ve kızıl kıvılcımlarının saçaklarımıza sıçramak üzere olduğu bir hengâmda; Asr-ı hazırın şer ve nifak şebekeleri, doğu ve batı arasındaki mesafeyi korumak adına çukurlar kazdığı bu kara günlere müteessifane şahitlik yapmaktayız.

Bu acib ve dehşetli ve hiç misli görülmemiş devirde, hususan ehl-i imanın çok sarsıntılar geçirdiği ve çok dehşetli düşmanlar karşısında bulunduğu ve küfr-ü mutlak ateşinin mahallemizi sardığı bu zamanda; asr-ı hazırın zındıka komiteleri, iki ezeli kardeş olan kürt ve türkün ittifakına engel olmak adına aralarına hendekler kazdığı bu kara günlerde, en kara bir halet hissetmekteyiz.

Üstadımızın gayb aşina beyanatıyla vazıh olmuş ki hal-i hazır yaşıyoruz; “Kızıl Rusya’dan çıkarak, kızıl ateşler ve kızıl kıvılcımlar saçan ve birer birer dünya şehrinin mahallelerini saran ve oraları yakıp kavuran, bazı yerlerde de nifak ve şikak ateşleri saçarak, kardeşine “Kardeşini öldür” diye bağıran ve en nihayette âlem-i hristiyaniyeti yakıp, kavurup, harman gibi savurduktan sonra âlem-i İslâm mahallesini saran ve evimizin saçaklarına kıvılcımları sıçrayan ve çok büyük ve çok dehşetli bir bela olan komünizm ateşinin söndürülmesinde bizler manen vazifedar sayılırız.

Demek, biz nur talebeleri bu azîm yangında itfaiye vazifesini üzerine alan Risale-i Nur’a çoklukla ve doğrudan doğruya müracaat etmeye ve en büyük tahassüngâh ve en büyük melce olan risale-i nurun şahs-ı manevîsine dâhil olmaya her zamankinden ziyade ihtiyaç hâsıl olmuştur.

Gelecek yakın bir zamanda, bu vatan, bu millet ve bu memleketteki hükûmet, âlem-i İslâm’a ve dünyaya karşı gayet şiddetle Risale-i Nur gibi eserlere muhtaç olacak; mevcudiyetini, haysiyetini, şerefini, mefahir-i tarihiyesini onun ibrazıyla gösterecektir.” (Emirdağ Lahikası-1 78)

 

Üstadımızın bu müjdesinin tahakkuk etmeye başladığı karanlık gece dalgalarını andıran korkunç küfür ve ilhad kâbusunun Müslüman dünyasını ve dolayısıyla memleketimizi kaplamak üzere olduğu bu tehlikeli günlerde; yatağından fırlayan bir arslan gibi, yanardağları andıran bir kükreyişle manevi cihad meydanlarına atılmanın zaman ve zemini gelmedi mi daha..

Yahut ne zaman “neme lazım, başkası düşünsün” demeyi bırakıp bu gaflet uykusundan uyanacağız?

Maddi manevi bütün rahat ve huzurumuzu borçlu olduğumuz bu mukaddes dava uğruna; bir parça rahatımızı terk edip feda etmekle hizmetlerimizin başına geçmenin zamanı geldi de geçiyor.

Ve işte bütün bu mezkûr tefekkürat, beyanat ve hikmetlere mebnidir ki; “biz nur cemaatinin her bir ferdi olarak neler yapabiliriz?” sualine cevap olmak kaydıyla; gelecek her bir sözümüz bir dilim lâv, her bir fikrimiz bir ateş parçası olmakta; düştüğü gönülleri yakmakla gaflet-alud hisleri ve fikirleri alevlendirmeye vesile olmasını Rabb-ı Rahimden niyaz ediyoruz.

***

 

2.Bölüm: Neler Yapılabilir?

  1. Müfritane İrtibat..!

Müfritane İrtibat üstadımızın beyanatıyla şöylece izah edilmiştir:

“Risale-i Nur’un talimatı dairesinde ve bizlere bahşettiği hizmet noktasında feyizli makamlara kanaat etmeliyiz. Haddinden fazla fevkalâde hüsn-ü zan ve müfritane âlî makam vermek yerine, fevkalâde sadakat ve sebat ve müfritane irtibat ve ihlas lâzımdır. Onda terakki etmeliyiz.” (Kastamonu Lahikası 89)

İşte bu mezkûr mananın tahakkuk etmesi için çeşitli vesilelerle(Cuma tebriği, ailecek yapılacak ev ziyaretleri ve telefon gibi.) mümkün olan tüm iletişim araçlarının kullanılarak, cemaatin tüm fertleri arasında ki irtibat ve diyalogların devamiyetini sağlamak suretiyle, cemaatin şahs-ı manevisini ihya edip kesretli cesedler ve bir tek ruh hükmünde şirket-i maneviyemizin düsturlarıyla hizmet-i imaniye ve kur’aniye de çalışmalarımızı ziyadeleştirmek.

Cemaatimizin tüm fertleri arasında, müfritane irtibatın ihya edilmesi için yapılabilecek hüsn-ü misal nev’inden bazı uygulamalar;

Medrese-i Nuriyelerimiz de yapılmakta olan haftalık sohbetlere iştiraki çeşitlendirmek suretiyle, daha fazla ağabey ve kardeşle hemhal olup muhabbet etmek, manevi kuvvet alıp vermek.

Medrese-i Nuriyelerimiz de yapılan sohbet ve nurani faaliyetlerin cazibesini ve keyfiyetini arttırmak adına, maddi külfetinden dolayı sık olmamak üzere çiğköfte ve künefe gibi ikramlara bir parça yer verilebilir. Zira “mü’minin şe’ni, kerim olmaktır. Senin ikramınla sana müsahhar olur. (Mektubat 265)” üstadımızın bizlere verdiği ehemmiyetli bir ameli derstir.

Esnaf dersi gibi bazı hususi sohbetlere ehemmiyet vermekle birlikte mümkün olan vakitlerde müsait olan ağabeylerin evlerinde mütalaalı hususi sohbetlerin yapılmak suretiyle, cemaatteki ağabeyler arasındaki muhabbet ve uhuvvetin ziyadeleştirilmeye çalışılması.

Bütün bu keyfiyeti tahakkuk etmiş hizmetlerin yanı sıra, hal-i hazır memleketimizde yaşanan malum hadisat-ı elimeler vesilesiyle, güneydoğu bölgelerinde ki hizmetlerin tevakkufa uğradığı şu mevsim-i şitada, batıdaki tüm nur talebelerine farz bir vazife olmuştur ki; doğu bölgelerindeki nurcu kardeşlerini arayıp hal hatır sorsunlar, yaralarına bir parça merhem olmak adına muavenet noktasında yapılabilecek maddi/manevi hizmetleri müzakere ve mütalaa ederek nurlu hizmetlerimizin dertleriyle hemhal olsunlar.

Zira mezkûr mesail o kadar çok ehemmiyetli ki, muazzez üstadımız “batıdaki kardeşlerimizden ne istediğimize dair hislerimize” tercüman olmuştur. Aynen dercediyoruz;

“S- Ne istersin?

C- Sözünüzü fiiliniz tasdik etmek, başkasının kusurunu kendinize özür göstermemek, işi birbirine atmamak, üzerinize vâcib olan hizmetimizde tekâsül etmemek, vasıtanızla zayi’ olan mâfâtı telafi etmek, ahvalimizi dinlemek, hacatımızla istişare etmek, bir parça keyfinizi terketmek ve keyfimizi sormak istiyoruz!

Elhasıl: Vilayat-ı Şarkıye ve ülemasının istikbalini temin etmek istiyoruz. İttihad ve Terakki manasındaki hissemizi isteriz. Üzerinize hafif, yanımızda çok azîm birşey isteriz.” Münazarat 83

  1. Kuvve-i Akliyenin istikamet üzere kullanılması..

Kuvve-i akliyenin tefrit mertebesi gabavettir ki, hiç bir şeyden haberi olmaz. İfrat mertebesi cerbezedir ki; hakkı bâtıl, bâtılı hak suretinde gösterecek kadar aldatıcı bir zekâya mâlik olur. Vasat mertebesi ise hikmettir ki; hakkı hak bilir imtisal eder, bâtılı bâtıl bilir içtinab eder. (İşarat-ül İ’caz 23)

Buraya kadar ki efkârınıza arz edilen mezkûr mesailden de anlaşılacağı üzere; hadisatın da tazyikine binaen hal-i hazır yaşamakta olduğumuz asr-ı hazırın fırtınaları hükmündeki ahir zamanın dehşetli imtihanlarının farkında olmayı, zaman ve zemin şiddetle ihtar ediyor.

Bunun için risale-i nurlardan, asr-ı hazıra müteallik hususi bazı mevzuların mütalaasının yapılarak; cemaatin her bir ferdinin günümüz hadiselerinin menfi te’siratına maruz kalmasına fırsat vermeden, hikmetle ve istikamet üzere hareket etmesine gayret göstermek icab ediyor.

Zira Risale-i Nur, yalnız bir cüz’î tahribatı ve bir küçük haneyi tamir etmiyor. Belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal’ayı tamir ediyor.

Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor, belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsid âletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umumîyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun ve bahusus avam-ı mü’minînin istinadgâhları olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şeairlerin kırılması ile bozulmağa yüz tutan vicdan-ı umumîyi, Kur’an’ın i’cazıyla ve geniş yaralarını Kur’anın ve imanın ilâçları ile tedavi etmeğe çalışıyor.

Elbette böyle küllî ve dehşetli tahribata ve rahnelere ve yaralara, hakkalyakîn derecesinde, dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve bin tiryak hâsiyetinde mücerreb ilâçlar ve hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki; bu zamanda Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın i’caz-ı manevîsinden çıkan Risale-i Nur o vazifeyi görmekle beraber, imanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafata medardır.” Şualar 179

İşte buna binaen Mesela; bitarafane muhakeme, propaganda, sıdk/kizb, mühürlenen kalpler, ilahi adalet, milliyetçilik/ırkçılık, siyaset ve partiler gibi mevzular hakkında Risale-i Nurdan her müsait olan zemin ve zamanlarda mütalaa ve müzakere yapılabilir.

 

  1. Yaşadığımız hadisat ile alakadar hususi Meşveretler yapmak..

Memleketimizin her bölgesinin, yaşadığımız hadiselerin farkında olmak kaydıyla; kendi hizmet mahellerinde yapacakları hususi yahut umumi meşveretlerle; cemaatin her bir ferdine düşen vazife ve sorumlulukların hatırlatılması ve maddi/manevi imkânları nisbetinde yapacakları hizmetleri gözden geçirmeleri noktasında çok büyük ehemmiyeti haizdir.

Böylece ihtiyaç nisbetinde yapılacak bu tür hususi meşveretler neticesinde oluşturulacak heyetler sayesinde, istikamet üzere nurlu hizmetler icra edilmiş olmakla birlikte; maddi/manevi mes’uliyetten de bütün bir cemaaat azade olmuş olur.

 

  1. Zekât ve sadaka havuzlarının oluşturulması ve maddi yaraların sarılması.

Üstadımızın bu meseledeki beyanatları gayet açıktır; “İslâmiyet hakaikı hem manen, hem maddeten terakki etmeye kabil ve mükemmel bir istidadı var.

Maddeten İslâmiyet’in terakkisinin kuvvetli sebebleri gösteriyor ki: İslâmiyet, maddeten dahi istikbale hükmedecek.” (Tarihçe-i Hayat 90,92)

Bunun içinde her bölgenin cemaati kendi hususi bünyesinde ve aidat havuzundan ayrı olmak kaydıyla; oluşturacakları zekât ve sadaka havuzlarından elde edilen maddi yekûnu; son zamanlardaki savaşların te’siriyle sayıları artan muhacirler başta olmak üzere, aynı zamanda cemaatimiz bünyesinde ki ihtiyaç sahibi kardeşlerimizin de yardımına koşmayı, üzerimize bir borç olarak farz bir vazife telakki etmeyi zaman ve zemin icbar ediyor.

 

  1. Mevcudiyet, haysiyet ve şerefimizi ve mefahir-i tarihiyemizi; Risale-i Nurların ibrazıyla göstermek.

Günlük hayatımızın her anını bir fırsat telakki etmekle, bir nevi okuma seferberliği başlatmak suretiyle; her hangi bir zaman ve zemine kayıtlı olmaksızın, müsait olan her şart ve ortamda, sadırdan değil –yani bana göre böyle gibi şahsi yorumlarımızı bir tarafa koyup- satırdan kitabi olmak kaydıyla Risale-i Nurların mütalaa yapılarak okunmasını bilfiil yaygınlaştırmakla, hal-i hazır hadisat ile alakalı malayani muhabbetleri bir parça terk etmek zarureti hâsıl olmuştur.

Hususan, batıda “Uhuvvet risalesi” gibi eserlerin okunması gereken şu hassasiyet kesb etmiş günlerde; doğuda “Münazarat” gibi eserlerin ziyadesiyle mütalaa edilerek okunması icab ediyor.

 

  1. İstikbalde gelecek nefret ve tahkirden sakınmak adına, günümüzün çocukları olmakla birlikte istikbalin nur talebelerine sahip çıkmak.

Yani hal-i hazırın büyükleri ağabeyler olarak bizlere hitaben “Tuh o asrın gayretsiz adamlarına!” denildiği zaman; yüzümüze tükürükleri gelmemek için veyahud silmek için istikbalin büyükleri olan çocuklarımıza sahip çıkmak suretiyle, talebelerimizle alakalı olacak her nevi hizmete ziyade kuvvet vermek gerekiyor.

Mesela; “okuma programları” veyahut “gezi” gibi vesilelik cihetiyle, doğu-batı arasında mütekabiliyet esasına binaen karşılıklı ziyaretlerin gerçekleştirilmesi gibi.

Burada önemli olan bir husus ise; doğudaki malum karışıklıkların da tazyikiyle gençlerimizin maddi manevi bir istikametsizliğe düçar olması hasebiyle; batıdaki ağabeylerimizin maddi-manevi imkânlarını da seferber etmek suretiyle gerçekleştireceği “okuma programı” gibi makbul hizmetlerle mezkûr gençlere sahip çıkılması noktasında bir gayret ve faaliyetin içine girmeleri aciliyet ve ehemmiyeti zarureti hâsıl olmuştur.

Bunun için özellikle bu yaz yapılacak okuma programlarına; doğudaki talebelerin batıdaki hizmet mahallerine gönderilmesi ve batıdaki talebelerinde mutlak surette doğudaki müsait olan hizmet mekânlarına dâhil edilmek suretiyle bu bölgelere manen kuvvet vermeye azami gayret göstermek ehl-i hamiyetin şe’nidir.

  1. Üniversite talebe hizmetleri..

Doğu bölgelerinde üniversiteye hazırlanan kursiyer talebelerimizin, batıdaki hizmet merkezlerini tercih etmelerini ve medrese de ikamet etmelerini teşvik etmek gerekiyor. Aynı şekilde batıdaki talebelerin de doğu üniversitelerini tercih etmeleri konusunda hususi gayret göstermek icab ediyor.

Bunun içinde her bölge üniversite tercihleri konusunda kursiyer talebelerine şuurlu bir rehberlik yapmakla birlikte; aynı zamanda her bölge kendi maddi imkânlarının elverişliliği nispetinde; tercih yapıp medresede kalmak kaydıyla, gelen her talebeye yapılabilecek muavenet kalemleri noktasında çalışmalar yapılması da ayrıca ehemmiyeti haiz bir diğer husustur.

 

  1. Muallim ve memur hizmetleri..

“İslâm, bugün öyle mücahidler ister ki; dünyasını değil, âhiretini dahi feda etmeye hazır olacak.” (Asa-yı Musa 260)

Üstadımızın mezkur beyanatına binaen; Doğudaki zor şartları nazara alarak batıdan gelen muallim yahut memur kardeşlerimiz; şuurlu bir düşünce ile hareket etmediklerinden maalesef ciddi bir hizmete vesile olamamakla birlikte, ilk fırsatta memleketlerine göç ettiklerini çoklukla müşahede ediyoruz.

Hâlbuki doğudaki malum hadiselerden dolayı, buralara ciddiyetle, birer dava adamı ruhuyla hareket eden gayyur ve cevval nur talebesi muallim kardeşlere çok ciddi ihtiyaç hâsıl olmaktadır.

En azından batıda ikamet eden bir muallimin, “zorunlu doğu hizmeti” görevini, gerçek doğu memleketlerinde yapmak suretiyle çok keyfiyetli hizmetlere medar olmakla; aynı zamanda istikbalde batıda geçireceği -doğunun şartlarına nisbeten- saadetli hayatının bir nevi zekâtı mesabesindeki üç-beş yılını Allah rızası yolunda tasadduk etmiş olacaktır.

Batıda hizmetin başındaki saff-ı evvel ağabeylerin, doğudaki ilgili ehl-i hizmet kardeşlerle iletişime geçmek suretiyle, muallimlerin yapacakları tercihler konusundaki rehberlik noktasında, hassaten bir mesai harcamaları icab ettiğini de ayrıca ifade etmek gerekiyor.

 

  1. Artık kör gözlere ve sağır kulaklara da malum olmuş Menfi cereyanların yayın organlarından – televizyonlarını seyretmemek, haber sitelerini takip etmemek, gazetelerini alıp okumamak – evvela şahsi âlemimizi, ardından evimizi ve işyerlerimizi temizlemeye gayret göstermek, her nur talebesinin farz bir vazifesi olmuştur.

Zira üstadımızın beyanatıyla; maddî ve manevî şerlerini, siyasî diplomatların televizyon ve internet gibi iletişim araçlarıyla herkesin kafalarına sihirbaz ve zehirli üflemeleriyle ve mukadderat-ı beşerin düğme ve ukdelerine gizli plânlarını telkin etmeleriyle, bin senelik medeniyet terakkiyatını vahşiyane mahveden türlü kılıklardaki münafıkane çalışan zındıka komitelerinin vücuda gelmeye hazırlanmalarına yardım etmek, devamiyetlerine zımnen taraftar olmak ve maddi/manevi destek olmak; o nur talebesinin şuurlu bir iman ve islamiyetten istifade ve hissesi az yahut olmadığına delildir.

Her zaman def’-i şer, celb-i nef’a racih olmakla beraber; bu tahribat ve sefahet ve cazibedar hevesat zamanında bu takva olan def’-i mefasid ve terk-i kebair üss-ül esas olup, büyük bir rüchaniyet kesbetmiş. (Tarihçe-i Hayat 303)

 

  1. Meydana gelen hadiselere kader veçhinden ve risale-i nur’un gözüyle bakmak lüzumu, hizmetlerimizin istikameti gereği her zamankinden daha fazla ihtiyaç kesbetmiştir.

Her meselede olduğu gibi bu mevzu da yine imdadımıza yetişiyor üstadımız; “Ezelî Güneş’in manevî hidayet nurlarını temsil eden Kur’an-ı Kerim, akıl ve kalb gözüyle hak ve hakikatı görmeyi temin eder. Onun nurundan uzakta kalanlar zulmette kalırlar. Zira her şey nur ile görünür, anlaşılır ve bilinir. İşte şu hakikatın manevî ve sermedî güneşi olan Kur’an-ı Kerim’in nur tecellisine bu asrımızda Nur ismiyle müsemma olan Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsi mazhar olmuştur.

O nurlar ki; zulmetten ayrılmak istemeyen yarasa tabiatlı, gaflet uykusuyla gündüzünü gece yapan, sefahetperest, aklı gözüne inmiş, zulmette kalarak gözü görmez olanlara ve yolunu şaşıranlara karşı projeksiyon gibi nurlarını iman hakikatlarına tevcih ederek sırat-ı müstakimi büsbütün kör olmayanlara gösteriyor. Nur topuzunu ehl-i küfür ve münkirlerin başına vurup: “Ya aklını başından çıkar at, hayvan ol. Yahutta aklını başına al, insan ol.” diyor.” (Asa-yı Musa 246)

 

  1. Helaket ve felaket asrının sakinleri; Menfi cereyanlarla fazlaca meşgul olmak, çokça seyredip nazar etmek ve lüzumsuz konuşmalarda bulunmak suretiyle; zalimlere meyletmek, sempati duymak, zımni taraftar olmak gibi hissiyatların galebesiyle “Küfre rıza küfürdür. Zulme rıza zulümdür.” İlahi kanunu esasine kendini masadak ediyor.

Zira şimdi ehl-i imandan bir kısım Müslümanlar, ismi ne olursa olsun bazı menfi parti ve cereyanların, asya münafıkları ve Avrupa kâfir zalimlerinden aldıkları güce dayanarak, hem şeair-i İslâmiyeye, hem bu dindar millete büyük bir cinayeti yaptıkları vakit, fikr-i siyasilerine muhalefetten dolayı, o vaziyetin hoşlarına gittiğine maalesef çokça şahitlik ediyoruz.

Hâlbuki üstadımız bizleri nasıl da uyarmıştı; “küfre rıza küfür olduğu gibi; dalalete, fıska, zulme rıza da fısktır, zulümdür, dalalettir. Bu acib halin sırrını gördüm ki; kendilerini millet nazarında ettikleri cinayetlerinden mazur göstermek damarıyla muhaliflerini kendilerinden daha dinsiz, daha câni görmek ve göstermek istiyorlar.

İşte bu çeşit dehşetli haksızlıkların neticeleri pek tehlikeli olduğu gibi, içtimaî ahlâkı da zîr ü zeber edip bu vatan ve millete ve hâkimiyet-i İslâmiyeye büyük bir sû’-i kasd hükmündedir.” (Tarihçe-i Hayat 622)

***

3.Bölüm: Elhasıl

Helaket ve felaket Asrının imamı mehdi-i A’zam Bediüzzaman hazretlerine son sözü bırakalım..

“Acaba istikbale karşı ehl-i iman ve İslâm için böyle maddî ve manevî terakkiyata vesile ve kuvvetli, sarsılmaz esbab varken ve demiryolu gibi istikbal saadetine yol açıldığı halde, nasıl me’yus olup ye’se düşüyorsunuz ve âlem-i İslâmın kuvve-i maneviyesini kırıyorsunuz?

Ve yeis ve ümidsizlikle zannediyorsunuz ki, dünya herkese ve ecnebîlere terakki dünyasıdır, fakat yalnız bîçare ehl-i İslâm için tedenni dünyası oldu diye pek yanlış bir hataya düşüyorsunuz.

Madem meyl-ül istikmal (tekemmül meyli) kâinatta fıtrat-ı beşeriyede fıtraten dercedilmiş. Elbette beşerin zulüm ve hatasıyla başına çabuk bir kıyamet kopmazsa; istikbalde hak ve hakikat, âlem-i İslâm’da nev’-i beşerin eski hatiatına keffaret olacak bir saadet-i dünyeviye de gösterecek inşâallah…

Evet, bakınız, zaman hatt-ı müstakim üzerine hareket etmiyor ki, mebde ve müntehası birbirinden uzaklaşsın. Belki küre-i arzın hareketi gibi bir daire içinde dönüyor. Bazan terakki içinde yaz ve bahar mevsimi gösterir. Bazan tedenni içinde kış ve fırtına mevsimi gösterir.

Her kıştan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah olduğu gibi, nev’-i beşerin dahi bir sabahı, bir baharı olacak inşâallah. Hakikat-ı İslâmiyenin güneşi ile, sulh-u umumî dairesinde hakikî medeniyeti görmeyi, rahmet-i İlahiyeden bekliyebilirsiniz.” (Tarihçe-i Hayat 94)

Ey Nurcular! Allah’ın sizlere ihsan ettiği ezelî lütfuna karşı secde-i şükrandan başlarınızı kaldırmayınız. Gecenin soğuğuna aldırmayınız. Sizlere lütfu hiç bir hususta esirgemeyen Rabb-ı Rahîm’e, gecenin bu mübarek saatlerinde kalkarak vazife-i şükrü eda ediniz.

Ve bazıların düştüğü, istikbali düşünmek derdiyle maişeti sarsan hâdiseler karşısında titremeyiniz, korkmayınız; Nur’un kudsî keramat ve imdadını müşahede ediniz.

Dünya fânidir, binler sene yaşamak olsa, bâki olan hayat-ı uhreviyenin yanında, hiç-ender-hiç mesabesindedir. Fakat fâni olmakla beraber, bâki hayatın bâki meyvelerini verecek bir mezraasıdır.

Fırtınaların şiddeti, havanın dehşeti sizleri sarsmasın, korkutmasın. Bu mübarek mezraaya en mübarek ve nuranî ve verimli ve bereketli olan Nur tohumlarını ekiniz. Zira “Eken biçer”, atalarımızdan kalma mübarek bir sözdür.

Ey Nurcular! Din düşmanlarının hücumlarından kat’iyyen sarsılmayınız, fütur getirmeyiniz. Çalışınız, çalışınız, çalışınız ve kat’iyyen inanınız ki; Nur’un şefaatı, Nur’un duası, Nur’un himmeti sizleri kurtaracaktır!.. Tarihçe-i Hayat ( 498 )

Sende yorum yazabilirsin