Gerçek İnsan, Gerçek Medeniyet

Bugün herkes barıştan ve hürriyetten yana görünürken, ne savaş bitiyor ne de kavga. Kendisi gibi inancı olmayana, kendi gibi düşünmeyene ve dolayısıyla çıkarına ters düşene herkes düşman.

Bir yandan en iyi teknolojiyi temsil ederken bir yandan da insanların kolunu taşlarla kıran veya bu zulme ses çıkarmayan batı dünyası mı medeni? İnsanların binlerce yıldır özleyerek beklediği gerçek insan ve gerçek medeniyet nerede?

semud kavmiBinlerce  yıl öncesinden bir Semud’lu çıksa da “biz dev binalar ve kuleler diktik, en medenî biziz” diye gururlansa.. Veya bir Ad’lı “biz istediğimiz cinsî serbestliğe sahibiz, en ileri görüşlü ve modern biziz” derse, ne dersiniz?

Aklını salata tabağında yememiş bir kimse, bu iddialar karşısında: “Siz medeni değil, şaşkınsınız ve insanlığın yüz karasısınız” demez mi?

Dikkat edin, çağımızda bu iddiaları savunan ve size “çağ dışı” diyenler var. Demek ki, çağımız bir çember üzerinde hızla ilerlerken, Allah’ın lânetine uğrayan “Sodom ve Gomore”ye gelinmiştir. Bundan habersiz görünen zavallı insanoğlu, çılgınlığı ve insanlık şerefini sıfıra indiren cinsî hürriyeti gelişme sanıyor.

Biz onlara deriz ki:

—Sizin keşfettiğinizi sandığınız bu çılgın alkol ve cinsi serbestlik, 3 bin yıl önce çok daha gelişmiş olarak yaşandı. Fakat bu çirkinliklerden semâ utandı ve İlâhî gazap, onları dondurup, gelecek asırların insanlarına ibret yaptı!

Yine çağların gerisinden bir Romalı çıksa da “Biz zulmün temsilcisiyiz, en medenî biziz” derse, ne dersiniz?

Bir yandan en ileri teknolojiyi temsil ederken, bir yandan da insanların kolunu taşlarla kıran veya bu zulme ses çıkarmayan batı dünyası mı medenî? İnsanların binlerce yıldır özleyerek beklediği gerçek insan ve gerçek medeniyet nerede?

Çağımız, gerçeğin anatomi masasına yatırılıp araştırıldığı bir çağsa, çağdaş olmaktan şeref ve iftihar duyar ve onun peşinden koşarız. Fakat çağımız, zulme çifte standart uygulayan zeka ve çılgınlıkları hürriyet sayan bir motif arıyorsa, biz bundan insanlık adına utanır ve iğreniriz. Bu tarz çağdaşlıkta biz yokuz! Sodom ve Gomore’ye dönmeyi, insanlık şerefine indirilmiş en büyük darbe sayarız.

Şimdi medenî insanın, takvime bağlanamayacak olan sırrından örnekler vermek istiyorum. Böylece yeni kuşaklara, insanlığın şeref defterindeki kendi özlerini iyi tanısınlar ve böyle bir çağı örnek göstersinler.

Çağların yine karanlık bir devrinde, her türlü çılgınlıklar zirveye tırmanmış ve özellikle kadın, değeri sıfır olan bir varlık sayılmıştı. Bu durum görünürde kadına sonsuz bir hürriyet mânâsına geliyordu.

Ve yüceler yücesi Fahr-i Kâinat Efendimiz (S.A.V.) lütfen ve tenezzülen gelip önce kadını kurtardı.

İlk günlerin değişmez mesajları içinde, kadın denilen o nâzenin varlığı çıkar masasının kağıdı olmaktan kurtarıp, onu erkekle aynı eşitliğe getirdi. İlimde ve okuyup yazmada çağın bütün putlarının kırıp, onları gerçek değerine ulaştırdı.

Bu arada, tesettür, yânî örtünme, sırf onu bir metâ olmaktan kurtarıp, insanlık plâtosuna çıkarmak için farz kılındı.

Efendimiz (S.A.V.) bir taraftan Hz. Aişe vâlidemizi ilim dalında en üstün bir şeklinde eğiterek o çağların en büyük hukuk âlimi seviyesine getirmiş, bir taraftan da onunla birlikte koşu yapıp kadın neslini sonsuz eksiden sonsuz artıya doğru uzanan, hız ötesi bir sür’atle yüceltmişti.

Bu medeniyet örneklerini anladığımız sürelerde, dünyanın efendisi olduk. Anlamakta güçlük çektiğimiz ve onları görmezlikten geldiğimiz çağlarda da, dünya kaosunun içine düştük.

Selçuklular ve Osmanlıların ilk dönemini, çağımızın fikir ve inanç portresiyle karşılaştırın.

Herkes barıştan ve hürriyetten yana görünürken, ne savaş bitiyor ne de kavga. Kendisi gibi inancı olmayana, kendi gibi düşünmeyene ve dolayısıyla çıkarına ters düşüne herkes düşman.

Bir de beş asır öncesine bakın. Fatih, Müslümanların baş temsilcisi, fakat bütün doğu Hıristiyanlarının da hâmisi. İşte bir örnek:

Kontrolü sırasında, pis gördüğü bir kilise sebebiyle şu fermanı çıkartıyor.. “Bütün kiliseler, vaftiz kazanlarının gülsuyu ile yıkanacak, bu iş aralıksız devam edecek, masraflar Osmanlı hazinesinden ödenecek.”

Bu fermanın özünde, Medine fermanının özü yatıyordu. Tarihîn en medeni yazılı belgesi olan Medine Beyannamesi,insanların inançlarına bakmaksızın eşit haklara sahip olduğunu belirtiyordu.

İslâm’ın esası, iki önemli temele dayanır:

Namaz ve infak (S. Bakara; ayet: 4-5, Hadid, ayet: 7,18) Namaz Allah’a karşı sorumluluğu ve hamd’i; İnfak ise, insanlara sevgi ve devamlı yardımı ifâde etmektedir.

Medeniyet, Allah’ı bilmek ve O’nun eşref-i mahlûkat olarak yarattığı insana saygı ve sevgi duymakla yürür. Bunun dışındaki her gösteriş, bir hüsran eyleminden öteye geçemez. Marksizm’in hâli pürmelâli gibi.

Şimdi birkaç zarif örnekli, insanın ne kadar özel bir yüceliği temsil edebildiğini aktarmak istiyorum.

A- Veysel Karanî Hazretleri, Efendimizi (S.A.V.) görebilmek için Cenab-ı Hakk’a yalvardığında; gönlüne, böyle bir nasib olmadığı mesajı geldi. Bu defa:

“-Ya Rabbi, diye dua etti. O’nu görmesem de, hiç olmazsa yaşadığı toprakları ziyaret etmemi ve bir kerecik de ola, O’nun ayak izlerini öpmeli nasip eyle. “

İşte kızgın çöllerde 17 gün boyunca ve çıplak ayakla yapılan bu efsanevi ziyaret, böyle bir inceliği temsil ediyordu.

B- Bedir savaşında, esirlerin komutanlığı Hz. Ammar’a verilmişti. Efendimiz (S.A.V.) O’na şöyle buyurdu:

—Ya Ammar, esirleri bağlama ve kendin kaç lokma yersen, onlara da o kadar yedir. Kaç yudum su içirsen, onlara da o kadar ver. Dört Müslüman’a okuma-yazma öğretenleri serbest bırak. Ammar anlatıyor:

“O gün ben 12 yudum su içmiştim. Belki yanlış saymışımdır diyerek, onlara 13’er yudum su verdim!”

Sevgili okuyucularım. Unutmayınız ki bu esirler, Hz. Ammar’ın annesi Hz. Sümeyye ve babası Hz. Yaser’i türlü işkencelerle şehid eden azgın kâfirlerdi.

Böyle zarif bir örneğe dünya tarihinde rastladınız mı?

Ve 14 asır öncesinin insanının bu kadar medenî yapan gerçeği fark ettiniz mi?

C- Yedi asır öncesinin dünyasında, milletler derebeylerin sömürüsü ve zulmü altında inlerken Anadolu’da Selçuklu Devleti hüküm sürüyordu. Selçuklular, bir yandan bitmez tükenmez Haçlı Seferlerine karşı mücadele verirken, bir yandan da medeniyete altın çiviler çakıyordu. Esnaf ve san’atkârı, yalnız toplumun mutluluğu için çalışıyor, Allah sevgisi ve korkusu ile yürütülen hizmetler, bütün Selçukluları mutlu ediyordu. Kadılar, (hâkimler) dâvâya bakma imkanı bulamadıklarından, maaşlarını devlete iade ediyorlardı. Hiç kimse hakkının dışında bir özlem taşımıyor, fakat herkes, hakkının çiğnenmeyeceğinden emin yaşıyordu. Nitekim ağır Moğol darbeleriyle sarsılan Selçuklu devleti dağılınca, Hıristiyanlar kilisede ağlayarak duâ ediyorlardı:

Bize bu mutlu hayatı, bir daha kim sağlayacak?” diye.

D- Selçuklulardan aynı kan ve aynı canla yeşeren Osmanlılar, Orhan ve I.Murad devrinde, medenî hayatın öyle şaheser örneklerini verdiler ki, Avrupa’daki birçok insan, bu medeniyetin kendilerine ulaşması için kiliselerinde dua ediyordu.

Bu eşsiz insanların örnek hayatı öyle zarif bir toplum doğurdu ki, toplumda fakir kimse kalmadığından, zekâtlar hazineye verilmek zorunda kaldı. Bu ekonomik ihtişamımız, dünyada tek örnektir. Fakiri olmayan toplum! Ne Marksizm, ne de her ülkeden fazla yoksulu barındıran süper ülke uydurmaları.. Veya çok gelişmiş ülke çılgınlıkları.

Her türlü zulüm ve çılgınlığı yaşayan süslü toplumlar mı çağdaş?

Geceleri can ve mal korkusundan sokağa çıkılamayan ülkeler mi medeni?

İslâm güneşi dünyanın eskimiş ve yıpranmış çehresine doğup, ona tam anlamıyla diri bir güzellik getirdiği zaman, o çehrede atalarımızın seçkin siluetlerinin seyrediyoruz.

Selçuklunun muhteşem insanlık sevgisi, Osmanlı’nın, devletin yapısını insanın mutluluğu ile yoğuran mânâ sırrı, ışık ışık tarihin karanlıklarında parlayıp duracaktır.

Allah, medenî insanın ışık ışık güzelliğini, Türk-İslâm sentezi içinde yaşayan ceddimize öylesine yansıtmıştır ki, hâlâ milletimizin özünde bu hikmeti seyretmek mümkündür.

Ve biz bu muhteşem insanı, batında bile geleceğin teminatı için tek ümit görüyoruz.

Yoksa sahibinin usandığı ve terk etmeye fırsat aradığı Marksist rejimlerle veya yine sahibinin kurtulmak için kilisede duâ ettiği ateist batı taklitçiliği ile varılan nokta, Sodom ve Gomore felâketidir.

Bunu özlemek ve çağın gereği saymak, günahların tamamından daha vahim bir insanlık suçudur.

Atalarımızın akıl almaz medenî yapılarını ve zarif hayatlarını hatırlamak bile; bizi emsâli görülmedik mânâ zehirinden kurtaracaktır.

Gönüllerde yaşayan insanlık yüceliğini, çirkin pazarlarda ve ayak altında aramak yerine; kendimizi bulma sırrını Allah bize ihsan etsin..

 Onkolog Dr. Haluk Nurbaki

Zafer Dergisi

Sende yorum yazabilirsin