‘Hac da Kapının Önünde, Aç da’

Bir zamanlar, Erzurum ilinin bir köyünde, kendi halinde yaşayan bir adamcağız vardı. Kunduracılık yaparak geçimini temin ederdi. Kazanndığından bir kısmını da kenara ayırmayı adet edinmişti. Adamcağızın bundan muradı, bir kere çıktığı hac yolculuğuna bir kere daha çıkmaktı.

Zaman geçti, Kunduracının kenarda biriktirdiği paralar, hatırı sayılır bir miktara ulaştı. Hesabını kitabını yaptı. Para hac için kâfi idi. O da yol hazırlıklarına başlayıverdi. O hazırlık yapadursun, kümesindeki üç-beş tavuktan biri hastalanıp öldü. Adam da bu ölü tavukları alıp kapısının önündeki çöplüğe attı.

Ertesi sabah bir baktı ki, ölü tavuk attığı yerde değil. ‘Acaba’ dedi. ‘Köpekler mi aldı götürdü?’ Ama köpekler alıp gitmez oracıkta yerdi. Kimin aldığıın pek merak etti. Birisinin almış olacağından şüphe etti. ‘Birisi bu hasta tavuğu yerse, o da hastalanır. Ah keşke gömeydim de böyle ortalığa bırakmayaydım’ diye eyvahlandı. Sağa sola bakınırken, üç beş ev ötesinde oturan dul ve fakir bir kadıncağızın evinden pişmiş tavuk kokusunun geldiğini farketti. ‘Eyvahlar olsun! Bu fukara kadıncağız tavuğu almış olmasın’ dedi. Gidip kapılarını çaldı. Hakikaten de, dul ve fakir kadın, adamın çöpe attığı tavuğu almıştı. ‘Bacım, o tavuk hasta idi. Yenmez ki!’ dedi.

Kadın: ‘Ağam, ben fakirim, günler oldu şu çocukcağızlarıma aş edemedim. Bu ölü tavuğu da o sebeble aldım ki, kursaklarına lokma girsin.’

Bu sözleri duyan kunduracı: ‘Vay benim halime’ der. ‘Şu kadıncağız ile yavruları aç yatar aç kalkarlar da, ben kenara akçe yığarım.’

Sonra da ikinci kez hacca gitmekten vazgeçer. Elinde avucunda ne biriktirdiyse kadına verir, doyurur giydirir. Kendisini bekleyen hac kafilesini de: ‘Siz varın gidin. Allah haccınızı mubarek etsin’ diye uğurlar. Kafilesi, kunduracıyı köyünde bırakarak yola çıkar. Ova geçilir, dağ aşılır, çöl adımlanır..

Onlar mübarek Hicaz’a varırlar. Kâbe’ye vardıklarında bir de ne görsünler, kunduracı, beyaz ihrama bürünmüş, tavaf ediyor. Şaşırıp kalırlar. İçlerinden bir kaçı koşarak yanına gidip sormak ister. Ancak gittiklerinde onu gördükleri yerde bulamazlar. Bakarlar, başka bir tarafta yine görürler. Bu sefer de o yana koşarlar. Ancak yine aynı şey olur. Gözlerinin değdiği yere, ayakları değdiğinde, kunduracı orada yoktur. Seslenirler, seslerini duyuramazlar. Bu böyle çokca olur.

Nihayet hac vazifesi biter ve kafile geriye, köylerine doğru yola çıkar. Köye dönüp geldiklerinde, konu komşu, hısım akraba, torun torba ziyarete gelip el öpmek için sıraya girince, hacılar bir türlü ellerini vermezler. ‘Boşverin’ derler, ‘Bizim elimizi öpüp de ne yapacaksınız! Gelin hep beraber kunduracıya gidelim, onun ellerini öpelim. Esas hacı odur.’ ‘Hac da kapının önünde, aç da’ sözü, işte bu şekilde doğar. ‘”

Selim Gündüzalp

Deyimler ve Öyküleri

Zafer Dergisi

Sende yorum yazabilirsin