Hayat nedir?

Meşhur bir Batılı romancı “Hem insan olmak hem de hayatı hayvanlardan daha az anlamak, ne hazin şey” demiştir.

“Hayatı hayvanlardan daha az anlamak” insanlara büyük bir hakaret gibi gelse de, insanların büyük ekseriyeti bu durumdadır. 

Hayat görüşüm”, “Bana göre hayat” “Hayat felsefem” gibi bilgiçlik taslayan (!)  iddialı girişlerle söylenenler umumiyetle “Hayat nedir?” sorusuna cevap verebilmekten çok uzak kalmaktadır.

Bu meselenin üzerinde sathî kalmaktan çıkıp derinine inmeye çalıştığımızda, insanlara ağır ve haksız olarak yapılmış bir hakaret gibi gelen o Batılı romancının sözündeki hakikat payını, insanların büyük ekseriyetinin durumu  için anlar gibi oluruz. “Hayatı yaşadığı halde, yaşadığı hayatın mahiyetinden gafil olmak”, en mükemmel canlı olarak yaratılmış insanlar için hakikaten çok hazin değil midir? 

Peki, nedir bu hayat?

*  *  * 

İlköğretimden itibaren okullarda ders olarak verilen “Biyoloji”, “Hayat Bilimi” manâsındadır. Okul eğitimi sistemlerinde ilk öğretim, ortaöğretim, lise, yüksek okul, üniversite ve üniversite üstü (lisansüstü) seviyesinde yazılmış biyoloji kitapları incelenirse, ismi “Hayat Bilimi” manâsına gelen “Biyoloji” adlı bu bilim alanının en evvel yapması icabettiği halde, hayatın mahiyetini açıklamak” işini yapmadığı görülür! Bugün dünyanın her tarafında bulunan binlerce biyoloji profesörüne “Hayat nedir?” sorusunu sorsak, hiçbirinden bu sorumuzun tatminkâr bir cevabını alamayız; bize hayatın ne olduğunu açıklamak yerine ancak, “hayat sahibi” yani “canlı” olmanın emarelerinden, tezahürlerinden bahsederler!

Bir bilim alanında en yüksek akademik unvanları taşıdığı halde, o bilim alanının adının tatminkâr bir açıklamasının yapılamayışı, hayret edilecek bir husustur. Diğer bilim alanlarında (fizik, kimya, jeoloji…vd) bu hâl görülmez; o bilim alanlarının adının manâsı ve mahiyeti, daha ilköğretim seviyesindeki kitaplarında bile açıklanabilir.

*  *  * 

Biyoloji, “hayat bilimi” manâsına geldiği halde, bu bilimle meşgul olanların en başta yapmaları icabeden hayatın mahiyetini açıklayamayışları, hattâ bilimsel bir açıklamanın yapılamayışından başka, bu konuda bir felsefi görüşün bile şimdiye kadar ortaya konulamayışı, “Hayat nedir?” sorusunu fevkalade alâka çekici hale getirmektedir. 

Hayat, en alt mertebesi kabul edilen bitki hayatından itibaren hayvanların hayatı ve insanların hayatı şeklindeki daha yüksek mertebeleriyle binlerce yıldır var olduğu halde, bunun mahiyeti hakkında şimdiye kadar insanların fenlerinin ve felsefelerinin onun hakkında bir açıklamada bulunamamış olması, hayatın hakikatinin açıklamasını fenlerin ve felsefenin dışında aramaya bizi mecbur bırakmaktadır. Fenlerin ve felsefenin yapamadığı hayatın açıklamasını sorabileceğimiz, sadece din vardır. Din, nakle dayanır. Semavi dinler, Allah’ın peygamberleri, suhuf ve kitapları ile bize bildirdikleridir. Bunların arasında en son, tahrif edilmemiş, en mükemmel ve kıyamete kadar baki kalacak din olan İslamiyet, Kur’an âyetlerinde hayatın mahiyetine de açıklama getirmiştir.

*  *  *  

Allah; “Yuhyî”(hayatı yaratan)dir. Hayat; hakikatlerin en şereflisi, en temizi, en büyük nimet; kudret-i ezelîyenin en büyük ve en ince ve en acîb bir mucizesi, dışı da içi de, iki yüzü de lâtif olduğundan ve insanlara hoş gelmeyen hiçbir çirkin tarafı bulunmadığından, Allah “Yuhyî” sıfatıyla hayatları yaratırken, insanların akıllarının nazarında, kudret elinin perdecisi olarak Sâni’i gizleyecek sebebleri, vasıtaları araya koymamıştır. Bunun neticesi olarak, başta “biyoloji” (hayat bilimi) olmak üzere, nakle dayanmayan fenler ve felsefeler, hayatın mahiyetini açıklayabilmek için bu açıklamalarını dayandırabilecekleri sebepler ve vasıtalar bulamamakta; bu sebeble de hayatın mahiyetini açıklayamamaktadırlar.

*  *  *  

Allah’ın diğer bir sıfatı “Yumît”(ölümü yaratan)dir. Ölümün ekseriya zahirî yüzü insanlara hoş gelmediği için, Allah hakikatte ölümü yaratan kendisi olduğu halde, insanların akılarının nazarında kudret elinin perdecisi olacak   ölüm sebeplerini ve bu sebeblerin de üstünde dört büyük melekten biri olan Azrail’i (a.s.) “ölüm meleği” olarak vasıta kılmıştır. İnsanlar bir akraba veya dostlarının ölümü halinde, büyük ekseriyetle bu sebeplere ve vasıtalara takılırlar ve Allah’ın izzetine, azametine karşı bir söz söyleyene pek rastlanmaz. Çünkü ölüm için binbir sebep ve vasıta vardır: Çeşitli hastalıklar, yaşlılık, çeşitli kazalar, harpler, darbler ve Allah’ın ölümü yaratmak fiiline perde olan Azrail (a.s.).

Hayatı yaratan da ölümü yaratan da Allah olduğu halde, hayatı yaratırken insanların akıllarının nazarında perde olacak hiçbir sebep koymaması, ölümü yaratırken ise çeşitli sebebleri insanların akıllarının nazarında perde yapması, Allah’ın hikmetlerinden biridir. 

Hayatı yaratan da ölümü yaratan da Allah olduğu halde, “Ölüm meleği” olarak Hz. Azrail’in (a.s) vazifeli olmasına mukabil, “Hayat meleği” olarak bir melek isminin hiç duyulmamış olması, hayat ile kudret-i ilahiye arasında zahirî bir sebep bulunmadığının bir delilidir.

 *  *  *  

“Ol mâhiler ki, derya içredürler; deryayı bilmezler.” (O balıklar ki, denizin içindedirler; ama denizi bilmezler) demiştir, meşhur bir şairimiz. İnsanlar da hayat denizinin içindedirler; fakat onların büyük ekseriyeti hayatı bilmezler! Halbuki, “Kaînatın ruhu, nuru, mayası, esası, neticesi, hülâsası: hayattır. Hayatı veren kim ise, bütün kâinatın Hâlik’ı da O’dur. Hayatı veren, elbette O’dur, Hayy- u Kayyûm’dur”.

Hayat, Allah’ın bize en büyük nimetidir. Dünya hayatı,  ebedî âhiret hayatının saadetini kazanabilmek için bize verilmiş bir imtihan fırsatıdır. Ebedî âhiret hayatının saadeti Allah’a ve O’nun inanmamızı istediklerine imanla kazanılır; fakat insanın dünya hayatı olmadan,  o iman da olamaz; çünkü imtihana girilmeden imtihanda muvaffak olunamaz!

 *  *  * 

İnsanlar büyük ekseriyetle  gaflettedirler; yaşadıkları hayatın kendilerine kimin tarafından niçin ve ne maksatla verildiğini, bu hayatı nasıl yaşamaları icabettiğini, bu hayattan sonra kendilerini neyin beklediğini araştırıp öğrenmeden ve o öğrendiklerinin gereğini yapmadan bu dünyada yaşarlar, hayat müddetlerinin sonunda ölümleri gelir ve bu dünyadan ayrılıp giderler. İnsanların bu hâlleri, denizin içinde olduğu halde denizin mahiyetini  bilmeyen balıkların haline göre, çok daha fazla garip karşılanacak bir haldir! Çünkü balıklarda akıl yoktur ki, içinde yaşadıkları denizin mahiyetini bilebilsinler! İnsanlara ise akıl nimeti verilmiştir ve bu akıl nimetiyle birlikte onu iyi kullanabilmek mesuliyeti de ona yüklenmiştir. Verilen her hakkın ve nimetin, insana bu hak ve nimeti iyi kullanabilmek mesuliyetini de yüklemesinin en mühim misali; insanlara hayatla birlikte aklın da verilişiyle ona yüklenen mesuliyettir, denilebilir.

*  *  * 

Dünyanın sonu olan kıyamet ilebütün insanların dünya imtihanları da tamamlamış olacak; insanlar yeniden diriltilip haşir meydanında toplanacak, Mahkeme-i Kübrâ’da onların dünyadaki imtihanlarının neticesi görülecek ve bu büyük imtihanı kazananlar ile kaybedenler tefrik edilecek, ayrılacaktır.

Bütünlemesi ve telâfisi olmayan bu dünya imtihanında “akıllı geçinenler” değil de, “hakikaten akıllıca yaşayanlar”ın  yapacağı; dünya hayatlarının sonunda kendilerine kazanç getirecek şekilde yaşamaları, ebedî zararlarını celbedecek halllerden ise uzak kalmaya çalışmalarıdır. Yaratan’ını, O’nun gönderdiği Resul’ünü, Kitabı’nı tanıması; kim olduğunu, nereden geldiğini, nasıl hayat sahibi olduğunu, dünya hayatının sonunda nereye gittiğini, bu dünya hayatının en büyük gerçeği olan ölümün mahiyetinin ne olduğunu anlamaları ve bu anlayışlarla yaşamayı, en başta gelen vazifeleri bilmeleriidir. 

Hayat nedir?” sorusunun, insanların ortaya koyduğu fenlerde ve felsefelerde bulunmayan cevabını veren Allah’ın kelamı Kur’an, ilahî cevaplarla aynı zamanda insanların kim olduğu, nereden gelip nereye gittikleri, ölümleri ve sonrası ile alâkalı meraklı suallerinin cevaplarını da vermiş olmaktadır.  Bu âyetlerin birinde mealen şöyle denilmektedir:

“Ne suretle Allah’ı inkâr ediyorsunuz. Halbuki, sizin hayatınız yoktu; O size hayatı verdi, sonra sizi öldürecektir. Sonra yine hayat verecektir, sonra O’na rücu edip gideceksiniz.” (Bakara, 28)

 *  *  *  

Bu dünyaya kendi isteğiyle geldiğini, bedenini, azalarını, çeşitli hislerini, kabiliyetlerini, aklını ve insan olarak diğer bütün varlık unsurlarını kendisinin meydana getirdiğini (!) iddia edebilecek hiçbir normal insana rastlanmaz; böyle bir iddiada bulunana “deli” nazarıyla bakılır. İnsan, mevcut varlığını kendisi meydana getirmiş olamayacağı gibi, onu anası, babası, tabiat, tesadüf, evren bilinci, vs. de yapmış olamaz. İnsanın dünyaya gelişi fiilinin sahibi ancak tek (Vahid) bir Allah olabilir.  “Dünyadaki imtihan sırrı” icabı Allah tarafından verilen “akıl ve irade ile bu dünyadaki bir derecede hürriyeti ve serbestiyeti”, insanların büyük ekseriyeti gaflet ve dalâlete sapmak yolunda kötüye kullanmaktadırlar! Halbuki insanlar, kendilerini Yaratan’ın bu dünyaya göndermekteki  maksadını ve bu dünya hayatında kendilerinden neler yapmalarını istediğini  merak edip onları öğrenmeye ve yapmaya çalışmalıdırlar, Bunlar, akıllarını ve iradelerini  kullanarak onların yapacakları en doğru işleri olabilir.

Dikkat edelim: “Kâinat mescid-i kebîrinde Kur’an, kâinatı okuyor! O’nu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak’tan gelip hak diyen ve hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden o dur.” (Risale-i Nur Külliyâtı, Sözler)

* * *

1984 yılında, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji-Embriyoloji Anabilim dalında doçent (şimdi profesör) olan bir arkadaşımı ziyaret gitmiştim. Bana, Üniversite kütüphanesinden aldığı İngilizce bir embriyoloji kitabının bazı sayfalarını gösterdi. Kitap, Kanada’nın Toronto Üniversitesi Anatomi Bölüm Başkanı ve çeşitli ilim kuruşlarının üyesi olan Prof. Dr. Keith L. Moore’a ait, ismi “Gelişen İnsan”olarak tercüme edilebilecek büyük boy ilmî bir eserdi. Embriyoloji ilmine göre, insanın tek bir hücreden itibaren gelişimini teferruatıyla anlatan bu kıymetli eserin, insan embriyolojisinin tarihçesinden bahseden sekizinci ve dokuzuncu sayfalarında, Ortaçağ’da insanların fen ilimlerinde terakkilerinin yavaş olduğundan ve ancak Müslümanların mukaddes kitabı Kur’an’da insanın tek bir hücreden itibaren gelişimi hakkında mühim bilgiler verildiğinden geniş bir şekilde bahseden kısmı, bilhassa dikkati çekmekteydi (Kitabın tam ismi : Moore, K. L; The Developing Human-Clinically Oriented Embriology, 3.rd Ed. Philadelphia, W.B Saunders Co, 1982).

Bu anabilim dalının dışında olmama rağmen, benden bu konuyu işlememi isteyen arkadaşımın isteği üzerine, bir derginin Eylül 1984 sayısında neşredilen “Gelişen İnsan” başlıklı çok kısa bir yazı göndermiştim. O yazımda; “Çeşitli fen ilimlerinin tarihî gelişimleri incelendiğinde, araştırma metot ve vasıtalarının bugünküne nispeten çok daha kifayetsiz olduğu Ortaçağ’da, insanların umumiyetle daha önceki bilgilerin tahliline dayalı yeni tahmin ve yakıştırmalarla, sonradan yanlışlığı ispatlanan teoriler ortaya atmaktan fazla ileri gidemedikleri görülmektedir. İnsanın ilk 40 günlük nutfe, ikinci 40 günlük alaka ve üçüncü 40 günlük mudga safhalarından geçerek tek hücreden itibaren gelişimine dair 14 asır önce “Ortaçağ” denilen zaman aralığı içinde insanlara nazil olan Kur’an’da verilen bilgiler, bugünkü modern embriyoloji ilmiyle de teyid ve tasdik edilmektedir.” demiştim.

O yazımı okuyan, Kanada’nın Toronto şehrindeki o derginin okuyucusu olan Türkler, kendi şehirlerindeki bu profesörü ziyaret ederek bu konuyu geniş bir şekilde konuşmuşlar. Bir Kanada radyosunda kendisiyle uzun bir program da yaptıktan sonra Prof. Moore, “The Gazette” ve “The Globe and Mail” adlı günlük iki gazetenin 22-23 Kasım 1984 tarihlerinde neşredilen sayılarında bu konuda geniş beyanatta bulunmuş; ayrıca ilmî bir makalesinde de bu konuyu işlemişti.

Türkçesi “Embriyoloji Mevzuunda Mucizeler” olan bir başlıkla neşredilen o ilmî makalesinde Prof. Moore, Kur’an âyetlerinin ve hadislerin hem orijinal yazılışlarıyla hem de İngilizce mealleriyle klişeler halinde hazırladığı posterleri basın toplantısında gazetecilere göstererek resimler çektirmiş; bunları sayfa ebadına göre küçültülmüş halde ilmî makalesine de koymuştu.

Prof. Dr. Keith L. Moore, neşrettiği o ilmî makalesinde, Kur’an ve hadisten embriyoloji mevzuunda tespit ettiği mucizelere şöyle işaret ediyordu. “Embriyoloji mevzuundaki ilk çalışmalar, bildiğimiz kadarıyla M.Ö: 4. asırda yapılmış ve gelişen civciv embriyonları incelenerek mukayeseli bir neticeye varılmak istenmişti. Bu çalışmanın üzerinden geçen yaklaşık 2000 yıl boyunca embriyolojide dikkate değer bir gelişme görülmedi. Ve mikroskobun 17. yüzyılda keşfedilmesiyle insan hücresindeki embriyolojik safhalar belirlenmeye başladı. Birkaç yıl boyunca Kur’an ve hadisler üzerinde çalışma yaparak insanın embriyolojik gelişmesini inceledim ve 7. yüzyılda insanlığa gönderilen bu ilâhî kitaptaki ilmî hakikatlerle tam uyum gösteren bilgiler karşısında şaşırıp kaldım.

Şimdi Kur’an’dan seçtiğim âyetleri, embriyolojideki son gelişmelerin ışığındaki bilgilere dayanarak ele alacağım. İnsanoğlunun ana rahminde devreler halinde geliştiği, bir fikir olarak 1942 yılında ortaya atılmış; ancak, bugün de geçerli olan son bilgiler 1974 yılında herkes tarafından kabul edilmiştir. Halbuki Kur’an, Zümer Sûresi 6. âyette mealen: “(Allah) sizi tek bir nefisten yarattı, sonra da ondan eşini meydana getirdi. Size (deve, inek, koyun, keçi olarak) hayvanlardan sekiz çift yarattı. Sizi annelerinizin karınlarında ‘üç karanlık’ içinde (nutfeden başlayarak) bir yaratıştan öbür yaratışa (geçerek) yaratıyor. İşte bu(nları yapan) Allah, ancak Rabb’inizdir (başkası değildir). Mülk O’nundur. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Böyleyken nasıl da (O’na iman ve itaatten) çevriliyor, başka rabler ediniyor (onlara kulluk ediyorsunuz?” demek suretiyle, insanın gelişmesinin üç karanlık bölgede cereyan ettiğini açıkça belirtmektedir. Embriyoloji biliminin son tespitlerine tam olarak uygunluk gösteren bu bölgelerden birincisi rahim duvarı, ikincisi annenin karın zarı, üçüncüsü ise, birleşik embriyo ve kroyonların meydana getirdiği amniyokoriyonik membran’dırBu üç anatomik bölge, embriyonu dış tesirlerden ve zararlardan korur. Mü’minûn Sûresi 12-14. âyetleri ise, ilk haftalardaki gelişmeleri dile getirirken insan embriyosunun da eksiksiz bir tarifini yapıyor ve onun “tırmanan sülük” gibi bir şekilden, bir çiğnemlik ete döndüğünü ifade ediyordu. “Biz insanı çamurdan, bir sülâle’den yarattık. Sonra onun neslini sağlam bir karargâh olan dölyatağında dökülmüş su yaptık. Sonra o dökülmüş suyu kan pıhtısı, bu kanı da bir çiğnem et yaptık. O bir çiğnem etten kemikler yarattık. Kemikleri de et ile örttük. Sonra onu başka bir yaratılışta yaptık. Allah; bilgide, güçte ve kuvvette pek yücedir, yaratanların en güzelidir.”

Bu âyetleri ilk önce anlamamış olmamıza rağmen, insan embriyosunun 24. gün sonunda aldığı şekli Arap sülükleriyle karşılaştırdığımızda, hayret içinde kaldık. Embriyonun bu hali, sülüklere son derecede benziyordu. Ve bu dönem alakanın lügat manalarından biri olan “tırmanan sülük” ifadesine uygun olarak, embriyonun rahim duvarına tırmandığı dönemdi.

Asırlar boyunca, insanın ufak bir modelinin erkeğe ait spermler içinde bulunduğuna ve bunun ana rahminde hiç değişmeden büyüdüğüne inanıldı. Benzer şekilde diğer bir grup da anne yumurtasında bir insan modelinin bulunduğunu ileri sürüyordu. Yani asırlar boyunca, sperm ve yumurta hücreleri birbirinden ayrı olarak ele alındı. Embriyolojide insanın zigot denilen tek bir hücreden yaratıldığını, bunun da yumurta hücresinin döllenmesiyle meydana geldiğini, ancak 18. yüzyılda Spallanazani tarafından yapılan deneyler neticesinde öğrendik. Halbuki Kıyame Suresi’nin 37. ve Secde Suresi’nin 8. âyetleri bu keşiften tam on bir asır önce, “Nutfe” olarak bahsedilen zigotun nasıl meydana geldiğini belirtiyor, Abese Suresi’nin 19.  âyeti ise, zigotun gelişmekte olan insanoğlunun özelliklerini ve onun hayat programını taşıdığını açıkça anlatıyordu. 19. yüzyılın sonlarında keşfedilen bu durum, Kur’an tarafından asırlar öncesinden belirtilmişti ve işin enteresan tarafı, bu âyetlerin o asrın insanları için bile rahatlıkla anlaşılabilecek şeklide olmasıydı.

Spermin, döllenmeyi sağlayan faktör olduğu son asırlarda keşfedilirken, Kur’an âyetleri döllenmeyi, tarif etmekle kalmamış ve spermin özelliklerini de ortaya koymuştu. Dışarı atılan milyonlarca spermin ancak çok küçük bir bölümünün yumurtanın beklediği rahime ulaşabildiği ve bunlardan sadece bir tanesinin yumurta hücresi ile birleştiği 18. yüzyılda keşfedilmişti. Halbuki, Allah, Kıyame Suresi’nin 37. âyetinde “O, (döl yatağına) akıtılan meninin içinden bir nutfe (sperm) değil miydi?” ve Secde Suresi’nin 8. âyetinde “Sonra onun zürriyetini, dayanıksız bir suyun özünden üretmiştir.” denilerek, 1200 sene öncesinden insanın bu yaratılış safhasını açıklamış bulunuyordu. Bununla alâkalı bir hadiste de, her meniden çocuk olmadığı açıkça ifade edilmekteydi.

*  *  *  

Dr. Moore, mucize olarak vasıflandırdığı diğer tespitlerini de şöyle anlatmaktadır:

Araştırmalara göre, embriyo döllendikten on gün son rahime iner. Sekizinci haftada insana benzer. Rahime gelmesinden 50-55 gün sonra, embriyo her şeyiyle insandır artık. Ancak kulak ve gözler, 4. haftada şekillenmeye başlar. 6. haftanın sonunda iyice belirgin hale gelir.

Bir hadiste:  “Nutfe meydana geldikten kırk iki gün sonra, Allah ona bir meleğini gönderir, cenine karakterini aşılar, duyularını (göz ve kulak gibi) yerleştirir, etini, kemiğini yaratır ve melek “Allah’ım” diye sorar. Bu erkek mi, dişi mi?” buyrulur. Peygamber (a.s.m) kelamında, ancak 1100 sene sonra ilmen ispatlanabilecek bir hadisenin günleri aynen verilerek tarif edilmesi, acaba “mucize”den başka hangi kelimeyle ifade edilebilir?

Bu hadiste bir incelik daha vardır. Melek, Rabb’ine niçin bebeğin cinsiyetini sormaktadır? Bu sorunun cevabına, bugünkü ilmî bilgilerle bakıldığında hayret vericidir: Çünkü kırk ikinci güne gelinceye kadar, ceninin eti, kemiği tamamlandığı, karakteri ve duyuları yerleştiği halde, cinsiyeti henüz belli değildir ve hadiste bu durum 1200 sene önce, harika bir şekilde bildirilmiştir.

Kur’an, ayrıca insan blastosistine ait bir işleme de implantasyon, (yani ekme işlemi) açıklık getirmektedir. Bakara Sûresi’nin 223. âyeti: “Kadınlarınız sizin için bir tarladır…” demek suretiyle blastosistin rahimdeki durumunu, toprağa atılan tohuma benzetir. Bu âyet de çok mânidardır. Çünkü, toprak tohumu örttüğü gibi, rahmin epidelyumu da ona asılan blasosisti örter. Ve blasosist, hemen ardından beslenmek maksadıyla kroyonik villi (chorionic villi) adı verilen lifçikleri meydana getirir. Aynen tohumların, toprak içindeyken beslenmek için çıkardıkları kökler gibi…

 *  *  *  

Dr. Moore, kendisini hayrete düşüren bir başka tespitini de şöyle anlatıyor: “Daha önce verdiğimiz Kur’an âyetleri, insan embriyosunun dört haftalık şeklinden, neden “bir çiğnemlik et” (mudga) olarak bahsetmektedir? Kur’an’da “mudga” kelimesiyle ifade edilen bu 4 haftalık embriyonu incelediğimizde, üzerinde tesbihimsi bir yapı meydana geldiğini ve bu yapının görünüş olarak, diş izlerine benzediğini, hayretle gördük. Dört haftalık insan embriyosunun plastikten bir modelini yaptık ve ağzımızla çiğneyip diş izlerimizi bıraktık. Meydana gelen şekil, hakikî embriyoya fevkalade derecede benziyor ve Kur’an’ın bu safhadaki embriyodan niçin “mudga” (bir çiğnemlik et) olarak bahsettiğini çok güzel açıklıyordu. Bir çiğnemlik et hakkında Kur’an’da verilen bilgilerle, bugünkü embriyolojik çalışmaların neticeleri arasındaki uygunluk bundan ibaret de değildir. Müminûn Sûresi’nin 14. âyetindeki

 “… O bir çiğnem ette kemikler yarattık. Kemikleri de et ile örttük. Sonra onu başka bir yaratılışta yaptık.”

“Mudga”da meydana getirildiği bildirilen bu gelişmeler, yapılan embriyolojik çalışmalar neticesinde de aynen âyetin ifadesindeki gibi tesbit edilmiş; hatta beyin ve kalp gibi organların da bu safhada teşekküle başladığı görülmüştür.”

 *  *  *  

Bugünkü embriyoloji ilminin tespitleriyle Kur’an ve hadisi karşılaştırarak Kur’an ve hadislerdeki mucizelere hem basın toplantısıyla hem de kitaplarla dikkati çeken Kanadalı Profesör Keith L. Moore bu mevzuda son olarak şunu söylemektedir: “Kur’an âyetlerinin ve hadislerin açıklamalarının bugünkü müsbet ilimlerle de doğrulanmış hakikatlarını, bilgimin artmasıyla daha iyi değerlendirebileceğimi zannediyorum. Din ile ilim arasında yıllar boyu bırakılan mesafenin, Kur’an ve hadislerin hakikatlerinin anlaşılması ve anlatılması ile kapatılabileceğine inanmaktayım.”

*  *  * 

Prof. Dr. Keith L. Moore’un Müslüman olup olmadığını bilmiyoruz. Eğer Kur’an ve hadislerde, profesörlük alanı ile alâkalı bu mucizelere sadece ilmî perspektifle bakmakla iktifa edip bunun ilerisine geçememişse ve iman edip Müslüman olamamışsa, bu onun meselesidir ve dünyadaki kulluk imtihanıdır. Onun bu delillere rağmen iman etmemesi ise, bizim imanımıza bir zaaf getirmez. Aksine, “En kat’i hakikat odur ki, düşmanları dahi onu tasdike mecbur olur” kaidesiyle, bağlı olduğumuz iman hakikatlerinin hakkaniyetini İslâm düşmanı bile olsa tasdikiyle imanımıza kuvvet vermiş olur.

Mü’minlerin, Allah’a, İslâm’ın hak din olduğuna, Kur’an’ın  Allah’ın kelamı, Peygamberimiz’in (a.s.m) Allah’ın Rasulü; bize gönderdiği elçisi olduğuna inanmak ve bu inancını arttırmak için aslında Kanadalı bir profesörden ders almaya da ihtiyacı yoktur. Çünkü gerçek bir mü’min, Kur’an’ın “En hakikî mürşid” olduğuna inanır.

*  *  *

Daha önce bahsettiğimiz, Bakara Suresi’nin 28. âyetinde, hayatın ne olduğu, nasıl meydana geldiği sorularının cevabı verilirken; aynı zamanda insanın nereden geldiği, nereye gittiğine dair en mühim soruların cevabı da verilmektedir. Bu âyet, hayatın Allah tarafından verildiğini, bu dünya hayatındaki ölümün zamanın geçmesiyle değil Allah tarafından husule getirildiğini, bu dünyadaki ölümden sonra âhirette yine Allah tarafından ikinci defa hayat verileceğini, haşir ve kıyamette tasfiye ameliyatını gördüğü zaman, zıtların birbirinden ayrılacağını, sebepler ve vasıtaların da ortadan kalkacağını, ortadaki perde ve örtü kalktıktan sonra, herkesin Sâni’ini göreceğini ve hakîki Mâliki’ni bileceğini de haber vermektedir. Her bir kelimesi hayatın ve insanın ne olduğuna, insanın nereden gelip nereye gittiğine, bu dünyadaki vazifesinin ne olduğuna dair çok mühim hakikatleri çok kısa ve veciz olarak insana bildiren bu âyeti mealen tekrar okuyalım:

 “Ne suretle Allah’ı inkâr ediyorsunuz? Halbuki sizin hayatınız yoktu; O size hayatı verdi; sonra sizi öldürecektir. Sonra yine hayat verecektir; sonra ona rücu edip gideceksiniz.” (Bakara, 28). 

Elbette biz de, tüm bunlardan sonra Kur’an’ın ayni sûredeki başka bir âyetinin mealiyle şöyle demeliyiz: “Bu bir kitaptır ki, ondan şüphe götürecek hiçbir şey yoktur.” (Bakara, 2)

 Mustafa  Nutku 

Sende yorum yazabilirsin

%d blogcu bunu beğendi: