HEP DAHA DA FAZLA!

Hep daha bir ileri; daha fazla; en çok diyesimiz var değil mi?

Ulaştığımız yeri beğenmeyip, hep daha da fazlasını isteyesimiz var, değil mi?

Siz de şahit olmuşsunuzdur.

Hatta kendi nefsinizde de hissediyorsunuzdur hep daha fazlasını istemeyi.

Sözgelimi; en başta, okul kazanalım ondan sonra başka bir şey istemeyiz derdik.

Okulu kazandıktan sonra; okulu bitireyim başka bir şey istemem dedik.

Okul bitti; KPSS’yi kazanayım da başka bir şey daha da istemem dedik.

KPSS’yi de kazandık; yerleşeyim de vallahi başka bir şey istemem de dedik.

Yerleştik; yerleşmeden önce hayalleri süsleyen, duyunca aboo ne çok para dediğimiz rakamları maaş olarak almaya başladık ama onu da beğenmemeye başladık.

Hep bir beğenmeme hali, hep bir daha da fazla olsun arzusu…

Öyle birini tanıyorum. Yerleşeyim de yerleşeyim diye sızlanıyordu.

Öncesinde asgari ücretle çalışırken, şimdi asgari ücretin iki katından fazla para almaya başladı, sonra bir de baktım ki hep maaşından, çalışma şartlarından şikâyetçi…

Neden?

Çünkü biz kullar halimize şükretmiyoruz.

Hep bizden yukarısına bakıyoruz.

Hiç ibret almak ve halimize şükretmek için bizden az kazananlara bakmıyoruz.

Baksak hâlbuki halimize şükredeceğiz.

Atalarımızdan yadigâr bir deyim var. Yeri geldi söyleyelim madem;

“BİTİ KANLANDI”

Bu deyim fakir iken zengin olana değil.

Fakir iken zengin olup, fakiri hakir görene;

Geldiği yeri unutana ve geldiği yeri hakir görene;

Fakir geçmişinden utanana, anlatılmasını istemeyene;

O fakir dönemi yaşanmamış gibi sayana;

Fakirlik gördüğü ve fakirlikte çekilen zorlukları bildiği halde fakiri kollamayana, yardım etmeyene;

Zengin olduktan sonra, eski halini hatırlamayıp, şükretmeyene denir.

Zenginliği veren Gani olan Allah’tır;

Kulun “BENİM” dediği ve bütün benliğiyle sarıldığı eline geçen malın-mülkün sahibi de Malik-ül Mülk olan Allah’tır.

“BENİM” diyerek bütün benliğiyle sarıldığı malla-mülkle “var” olduğunu sanmak ta aslında zavallılıktır, ahmaklıktır.

Hz. Ebubekir (r.a.) bir gün, bir ceviz için kavga eden iki çocuğun arasına girer ve “durun ben size bu cevizi paylaştırayım” der. Cevizi kırınca cevizin içi boş çıkar ve çocuklara dönüp “işte uğrunda kavga ettiğiniz dünya bu” der.

Dünyanın geçici ve dünyalık peşinde koşmanın anlamsız ve değersiz olduğunu bizlere ders veren Yunus Emre’nin bu mısralarını da eklemeden geçemeyeceğim:

Mal sahibi, mülk sahibi,

Hani bunun ilk sahibi?

Mal da yalan, mülk de yalan,

Var biraz da sen oyalan!..

 

Başa dönecek olursak; biz kullardaki hep daha fazlasını isteme hissi aslında Cenneti ve cennetin ebediyetini anlamamız için verilmiş, ama biz bunu dünyadaki maddi ve geçici şeyler için sarf ediyoruz, kullanıyoruz.

Peygamber Efendimiz (a.s.m.) buyurdular ki:

Hz. Musa (a.s.) Rabbine sordu: Derece itibariyle cennet ehlinin en düşüğü nasıldır?

Rab Teâlâ buyurdu: O, cennet ehli cennete dâhil edildikten sonra gelecek olan bir adamdır ki kendisine: “Cennete gir!” denilir.

Adam: “Ey Rabbim nasıl gireyim. Herkes yerlerine yerleşti, mekânlarını tuttu!” der.

Ona şöyle denilir:

Sana dünya meliklerinden birinin mülkü kadar mülk verilmesine razı mısın?”

Adam: “Rabbim, razıyım!” der. 

Rab Teâlâ: “Sana bu verilmiştir. Onun misli, onun misli, onun misli, onun misli de.”

Adam beşincide: “Ey Rabbim razı oldum (yeter)!” der.

Rab Teâlâ: “Bu sana verildi, on misli daha verildi. Ayrıca gönlün her ne isterse, gözün neden zevk alırsa, sana hep verilmiştir!” buyurur.

Adam: “Rabbim razı oldum (yeter)” der… [1]

Bu hadisin bu kısmından da anlaşıldığı üzere; bu hissimizi ancak Allah’ın vereceği Cennet doyurabilir; dünya ve dünyalıklar değil.

Dünya ve dünyalık peşinde koşan kişiyi “deniz suyu” içene benzetiyor Hz. İsa (a.s.) “içtikçe susuzluğu artar, içmeye davam ederse helak olur” diyor.

Hadis-i Şerifte: “Dünya muhabbeti bütün hataların başıdır.”[2] buyuruyor Peygamber Efendimiz (a.s.m)

Bunları bilmemize rağmen, hep daha!

Daha da fazla!

En fazla, diyoruz değil mi?

Peki, ne zamana kadar böyle demeye devam edeceğiz?

Bu gafletten ne zaman uyanacağız?

Hadis ile sabit: “İnsanoğlunun iki vadi dolusu malı olsa, üçüncü vadiyi de ister.”

Peki, ne zaman doyacak insanın gözü; ne zaman tamam bu kadarı yeter diyecek? Bu sorunu cevabı hadisin devamında:

Onun gözünü ancak toprak doldurur…” [3]

Yani kefenimize sarılı bir şekilde mezarımıza sağ tarafımız üzerine yatırılıp, kefenin üzerindeki bağlar çözülüp, üzerimize en yakınlarımız, en sevdiklerimiz tarafından topraklar atılmaya başlayınca yüzümüze gelen o toprak ile o an anlayacağız ve gerçek manada “tamam, artık bir şey istemem” diyecek; dünyalık kazanma ve biriktirme hırsımız ve arzumuz o an bitecek. Ama Allah muhafaza o halde ölür isek iş işten geçmiş olacak…

Hadisin devamında “Tövbe edenin tövbesini Allah kabul eder.” diyor.

Çaresi tövbe yani… 

Yüzüne toprak atılmadan tövbe ederek uyanan;

Üzerindeki bu gaflet yorganını atıp, tövbe edip uyanarak kurtulan;

Hâli ne olursa olsun, Allah’ın verdiklerine ve vermediklerine şükreden;

Dünyanın geçici olduğunu anlayan;

Fâni olduğunu unutmayan, verilen mala-mülke kalbini bağlamayan;

Allah’ın verdiği malı-mülkü Allah yolunda kullanan;

Allah’ın razı olacağı amelleri işleyen; aç doyuran, gariban kollayan, yetime kol kanat geren, verirken göstermeyen ve eli titremeyen kullardan olalım inşallah.

Üstad Bediüzzamanın Yirmi Yedinci Sözün Zeylinde geçen sualin cevabından aldığımız dersten istifade ile:

“Dünyayı âhiret mezraası görüp, ekip biçen;

Mevcudatı, esmâ-i İlâhiyenin âyinesi görüp, müştakane temâşâ edip bakan” kullardan olabilme gayretinde ve niyetinde de olalım inşallah…

Selam ve dua ile..

Halil İbrahim DEDE – Facebook

17/05/2016 – Çorlu

 

 

[1][Müslim, İman 312, (189); Tirmizî, Tefsir Secde, (3196).]

[2][el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 3:368, Hadis No: 3662.]

[3][Müslim, Zekât 116]

Sende yorum yazabilirsin