Hür Adam’ın Hürriyet İstediği Mabet

Bediüzzaman, Ayasofya’yı sadece bir cami değil, bu milletin bir şeref abidesi, asırlardır İslam uğrunda yaptığı cihadın sembolü ve kılıçlarıyla fethettiği toprakların bir nişanı ve bir yadigârı olarak görür. Ayasofya, bu milletin namus ve haysiyeti ile eş değerde kıymet ifade eden bir eserdir. Bediüzzaman, hayatının son dönemlerinde İslam âleminin başına gelebilecek kötü olaylara keffaret olarak Ayasofya’nın hürriyetine kavuşturulmasını talep edecektir.

1960’lı yılların başı… Türkiye siyasi olarak bir kaosa doğru sürüklenmekte, iktidarda olan Demokrat Parti ve Başbakan Adnan Menderes muhalefet tarafından basın yoluyla köşeye sıkıştırılmaktadır. İktidar partisi ve Başbakan hakkında aslı olmayan haberler üretilmekte, ordu kışkırtılmakta ve bir darbeye zemin hazırlanmaktadır.

Tüm bu karışık ortamda olan bitenleri akl-ı selimle takip eden Bediüzzaman Said Nursî, Başbakan Adnan Menderes’e bir mektup yazarak yaklaşan tehlikeye dikkat çeker. Bediüzzaman, Menderes’ten yaklaşan tehlikeyi bertaraf edebilmek için sadaka hükmüne geçecek ve belaları defedecek bazı şeyler yapmasını ister.

Bediüzzaman’ın Başbakan Menderes’e gönderdiği ve bazı tavsiyelerde bulunduğu mektubu şöyledir: “Hem Demokrata Ezan-ı Muhammedi gibi çok kuvvet vermek ve Risale-i Nur’un neşrine müsaadesi gibi çok taraftar olmak ve âlem-i İslam’ı, hatta bir kısım Hıristiyan devletlerini de memnun etmek için, Ayasofya’yı muzahrafattan temizleyip ibadet mahalli yapmaktır. Bu ise, bu mesele için otuz sene siyaseti terk ettiğim halde, bu nokta hatırı için Namık Gedik’i görmek istedim ve geldim. Adnan Bey, Namık Gedik ve Tevfik İleri gibi zatların hatırı için başka yere gitmedim.” (Emirdağ Lahikası-2, s. 147)

Ancak Bediüzaman’ın bu tavsiyeleri yerine getirilemez ve bir süre sonra gerçekleştirilen darbe sonucu Demokrat Parti iktidarı sona erer ve Adnan Menderes ile bakan asılmak suretiyle idam edilirler. Eğer Bediüzzaman Said Nursî’nin tavsiyesi tutularak Ayasofya ibadete açılabilseydi ortaya çıkacak büyük çoşku, cuntacıların gözünü korkutacak ve planlarını akim bırakacaktı.

Bediüzzaman ve Ayasofya

Bediüzzaman’ın Ayasofya’ya karşı olan bu ilgisi yeni değildir. Bediüzzaman’ın İstanbul’a ilk geldiği 1908 Meşrutiyet yıllarından başlayarak Ayasofya ile yakın alakası daha sonraki yıllarda da devam eder. Eserlerinde onun kadar adı geçen ikinci bir cami ismi yoktur. Eserlerinin yirmi kadar yerinde Ayasofya kelimesini bazen cami, bazen ibadethane yerinde zikreder. Tabiat Risalesi gibi tevhidi açıkladığı yerlerde bile onun kubbesindeki taşları misal verir.

İttihad-ı Muhammedi’nin merkez şubesinin açılış merasiminde Ayasofya kürsüsünde ayakta elli bin kişiye hitap ederek, “Kabr-i kalpten hakaik çıplak çıktı, namahrem olanlar nazar etmesin!” dediği hitabesi ise pek meşhurdur. Ayrıca bir namaz sonrası bahçesinde Mısır’ın büyük âlimi Şeyh Bahid’le ilmî münazarası da bilinen bir gerçektir.

Ama asıl Bediüzzaman’ın Ayasofya’ya yüklediği mana bunlardan çok daha öte bir şeydir. Evet, Bediüzzaman Ayasofya’ya sırf bir cami olmanın ötesinde millî ve tarihî bir misyon yükler. Bunu Risale-i Nur’un çeşitli yerlerinde dile getirir. Bu farklı ve özel misyonu üç maddede özetlemek mümkündür.

1. Bu kahraman milletin ebedi bir medar-ı şerefi.
2. Kur’an ve cihat hizmetinde dünyada pırlanta gibi pek büyük bir nişanı.
3. Kılıçlarının pek büyük ve antika bir yadigârı.

Görüldüğü gibi Ayasofya sadece bir cami değil, bu milletin bir şeref abidesi, asırlardır İslam uğrunda yaptığı cihadın sembolü ve kılıçlarıyla fethettiği toprakların bir nişanı ve bir yadigârıdır. Kısacası, Ayasofya, bu milletin namus ve haysiyeti ile eş değerde kıymet ifade eden bir eserdir.

Ayasofya’nın tarihî misyonu

Bunun içindir ki, Üstad Bediüzzaman bu milletin iradesiyle seçilmiş siyasilerden istediği üç maddeden biri Ayasofya’nın tarihî misyonuna kavuşturulmasıdır. Diğeri ezan-ı Muhammedi’nin aslına çevrilmesi, bir diğeri ise mahkemelerin beraat kararı verdiği Risale-i Nur’ların serbestiyetinin resmen ilan edilmesidir. Üstad bu maddelerin İslam âleminin hüsn-ü teveccühünü kazanmaya vesile olacağını beyan eder. Bu fikirlerini dile getirdiği paragraflar ise şöyledir:

Nasıl Ezan-ı Muhammedi’nin neşriyle Demokratlar on derece kuvvet bulduğu gibi, öyle de Ayasofya’yı da beş yüz sene devam eden vaziyet-i kudsiyesine çevirmektir. Ve âlem-i İslam’da çok hüsn-ü tesir yapan ve bu vatan ahalisine âlem-i İslam’ın hüsn-ü teveccühünü kazandıran, bu yirmi sene mahkemelerin bir muzır cihetini bulamadıkları ve beş mahkemede beraatine karar verdikleri Risale-i Nur’un resmen serbestiyetini dindar Demokratlar ilan etmelidirler. Ta bu yaraya bir merhem vurmalı. O vakit âlem-i İslam’ın tevüccühünü kazandıkları gibi, başkalarının zalimane kabahati de onlara yüklenmez fikrindeyim.” (Emirdağ Lahikası-2, s. 189)

Üstad, Ayasofya’nın ibadethaneye açılmasının bazı Hıristiyan devletlerini de memnun edeceğini ifade eder: “Hem Demokrata Ezan-ı Muhammedi gibi çok kuvvet vermek ve Risale-i Nur’un neşrine müsaadesi gibi çok taraftar olmak ve âlem-i İslam’ı, hatta bir kısım Hıristiyan devletlerini de memnun etmek için, Ayasofya’yı muzahrafattan temizleyip ibadet mahalli yapmaktır. Bu ise, bu mesele için otuz sene siyaseti terk ettiğim halde, bu nokta hatırı için Namık Gedik’i görmek istedim ve geldim. Adnan Bey, Namık Gedik ve Tevfik İleri gibi zatların hatırı için başka yere gitmedim.“ (Emirdağ Lahikası-2, s. 147)

Bu izahlar ışığında Ayasofya’nın ibadete kapalı kalması, bu milletin millî ve tarihî haysiyet ve şerefini kanatan bir yaranın kanamaya devam etmesi demektir. İbadete açılması ise bu yaraya neşter vurulup dindirilmesi ve milletin makûs talihini değiştirecek ikinci bir İstanbul fethinin gerçekleşmesi demektir.

Mahzun Ayasofya Fatih-i Sanisini bekliyor.

İhsan Atasoy / Moral Dünyası Dergisi

Sende yorum yazabilirsin