İlâhî san’atı iki yaşında iken müşahede eden Bedîüzzâman

İşte Beklenilen ahir zamanın müceddidi Said Nursî Hazretleri, 1878’in ilkbaharının ilk aylarında, Bitlis’in Hizan İlçesi, Nurs Köyü’nde dünyaya teşrif eder.

Yaşı ve bedeni küçük; ama ruhu büyük olan Said, daha iki yaşında iken İlâhî san’atı annesinin kucağında müşahede eder. 9 yaşında klâsik medrese usûlü tedrisata başlar. 14 yaşında âlimlerin içerisinde ilmî rüştünü ispat ederek yörenin âlim ve ulemaları tarafından, ona Garîbüzzâman, (zamanın garibi) Bedîüzzâman, (zamanın güzelli) ismi verilir. Bedîüzzâman Hazretleri’nin hayat hikayesi, büyük bir destan olarak tarihe yerini almıştır. Tarihçe-i hayatından ziyade, konumuza taallûk eden kısma dönmek istiyorum.

Rahmetli Mustafa Sungur Ağabey, Bediüzzâman’dan şöyle bir hatıra nakleder:

“1950 senelerinden sonraydı. Isparta’da Üstad’ın hizmetinde bulunduğumuz zaman, bir gün evin penceresinden dışarıdaki ağaçların yapraklarını seyreden Üstad, tebessüm ederek döndü: “İki yaşındayken annem beni kucağına alıp pencerenin kenarından dışarıyı seyrediyorduk.

Nurs’taki evimizin önündeki ağacın yapraklarıyla, şimdi seyrettiğim ağacın yaprakları aynıdır. Her ikisinde de ilâhî san’atı müşahede etmekteyim” dedi.

Bedîüzzâman Hazretleri’nin bu hatırasında önemli iki husus anlaşılmaktadır. Biri: “Risale-i Nur’un da en büyük hakikati olan acımak ve merhamet etmeyi, o validemin şefkatli fiil ve halinden ve o manevî derslerinden aldığımı yakinen görüyorum”1 buyurduğu üzere annesi Nuriye Hanım’dan öğrendiği şefkat dersi evvelâ kendi hayatında tatbik etmiş, şakirt ve talebelerine de mânen siz de şefkat ve merhameti elden bırakmayın, diye anlıyorum. Zaten Risale-i Nur’un meslek ve meşrebi, “acz, fakr, şefkat ve tefekkür”dür. Bunlardan en mühimi de şefkattir.

Bir diğer husus ise: Nurs Köyü’ndeki ağaçların yaprakları ile Isparta’da ki ağaçların yaprakları yer ve mekân farklı olmasına rağmen, yapraklardaki benzerlik, ayni Sânî’in san’atı, ayni Kudretin eliyle işlediğini vurgulayarak, Tevhit ve Vahdet’i nazara vermiştir.

Bediüzzaman, annesinden şefkat ve merhamet dersi aldığı gibi babasından da sosyal ve içtimaî dersi almış.

İşte Said Nursî Hazretleri’nin üstün seciye ve nezaketini gösteren bir hatıra:

Bediüzzaman, Van’da, Vali Tahir Paşa’nın konağında kaldığı günlerdi. Bir gün basit kıyafetli bir köylünün kapıda kendisini beklediğini söylediler. Bedîüzzâman kapıya gider, bakar ki, kapıda bekleyen babası, bir merkeple Nurs’tan Van’a, oğlunu görmeye gelmiş.

Bedîüzzâman: Babasının elini öper, sonra konağa alır.

Sofi Mirza: “Benim, senin baban olduğumu kimseye söyleme” der.

Konakta Vali ve şehrin ileri gelenleri de bulunduğu bir ortamda Sofi Mirza, (r.h.) utanarak kapının eşiğine yakın oturur.

Bediüzzaman, iftiharla: “İşte bu zat benim babam! Sofi Mirza”dır.” babasını kapı ağzından alarak başköşeye, Vali Tahir Paşa’nın yanındaki sedire oturtur.

Bedîüzzâman’ın, babasından aldığı hassasiyeti ve onun babasına gösterdiği nezaket günümüz insanlarına önemli bir mesaj olsa gerek.

Annesinden şefkat, babasından da hikmet dersini alan Bedîüzzâman, şöyle demiş:

“…eski zamanda, dağdağalı hayatımda hakkımda acip hadiseler peder ve valideme ihbar ediliyordu. “Sizin oğlunuz öldü veya vuruldu veya hapse girdi” gibi fena haberleri babam işittikçe, keyifleniyordu, gülüyordu.

Derdi: “Mâşaallah! Oğlum, yine bir ehemmiyetli iş, bir kahramanlık göstermiştir ki; herkes ondan bahsediyor.”

Validem ise, onun süruruna karşı şiddetle ağlıyordu. Sonra zaman, babamın haklı olduğunu çok defa gösteriyordu.”2

Evet, “Zaman en büyük müfessirdir” diyen asrın dâhisi, zaman hem onu hem de babası Sofi Mirza’yı haklı çıkarmış.

Rüstem Garzanlı

05.02.2017

Dipnotlar:

1- Lem’alar, 24. Lem’a.

2- Emirdağ Lâhikası, say. 239.

Sende yorum yazabilirsin