İlahiyat Camiasında Neler Oluyor?-8 ( Cinler Hakkında )

İlahiyat mezunu bir yazar kardeşimiz cinler hakkında Ehl-i Sünnet ulemasının Kur’an ve hadislere dayanan dengeli fikirlerine biraz uzunca şöyle itiraz eder:

Cin işte bildiğimiz cindir. Hani şu duvardan geçebilen, 1000-1500 sene yaşayabilen, cincilere yardım eden, büyüleri tutsun diye köle gibi çalışan, gebe-lohusa karılara musallat olan, kemik-tezek yiyen, istediği şekle bürünebilen… Melek, insan arasında üçüncü bir tür… Kardeşim ben de diyorum ki, Kur’anda böyle bir cin inancına ruhsat bulamazsın. Kur’anda geçen cinler ile ilgili âyetlerin büyük çoğunluğunda cinler ile insanlar kasdedilmiş. Cinler, daha önce yaşamış ümmetler anlamında kullanılmıştır. İns ü cin tabiriyle herkes anlamında… Cinlerin bahsedildiği diğer yerlerde ya melek, ya şeytan manasında… Saffat 158’de olduğu gibi cin ile melekler kasdedilmiştir… Allah insanlar için onlarca ayette şeytan ve cin demiştir… Kur’an cinlerin göğe çıkamadığını, Belkıs’ın tahtını getiremediğini, Süleyman’ın ölümünü bilemediğini, yani süper niteliği olmadığını vurgular… Hz. Peygamber’in cinlere de peygamber olarak gönderildiğini de yazmışız. Ne alaka! Senin kafandaki cin algısı, fennen de imkansız. Bu sanal cinlerin evleniyorlar, cinsel hayatları var. Nefis sahibi, nefes alıp veriyorlar.  Yedikleri kemik ve tezek gibi somut şeyler; ama kendileri sanal… ” diye ısrarla ifade etmiş.

Öncelikle kardeşimizin delil gösterdiği Saffat suresindeki âyetin öncesi ve sonrasına baktığımızda Kur’anın, Mekke müşriklerindeki bir algıyı eleştirdiğini ve düzelttiğini görürüz. Algı da şudur: “ Mekkeli müşrikler, meleklerin Allah’ın kızları; cinlerin ise, Allah’ın oğulları olduğunu iddia ediyorlardı. ” Yüzlerce tefsir âlimi ve mealci o âyetteki ” cinnet ” tabirini melekler olarak değil cinler olarak tefsir ve tercüme etmişlerdir. Müşrikler tarafından ileri sürülen meleklerin Allah’ın kızları olması iddiası çok bâriz olarak Kur’anda işlenir. O halde söz konusu âyetteki Allah ile cinler arasında müşriklerin kurdukları nesep bağı, cinlerin Allah’ın oğlu oldukları şeklinde bir iddiadır. Bu açıdan Sebe 40-41. Âyetlere baktığımızda insanların Allah’ın oğlu olarak gördükleri cinlere taptıklarına dair meleklerin mahşerdeki şâhitliklerini görürüz. Cin suresinde 6. âyete baktığımızda korku hissine kapılan insanların cinlere sığındıkları ve kendilerini güvende hissetmeye çalıştıkları; bu durumun cinlerin kibrini kabartıp isyankârlıklarını artırdığı da bu konuya dair bir delil hükmündedir.

İlahiyatçı kardeşimizin cinlerin hakikatini reddetmesinden kaynaklanarak cinlerle ilgili âyetleri mecaza hamletmesiyle açtığı kapının varacağı nokta bu âyetteki ifadenin de insanlar hakkında ele alınmasına uzanır. O âyetteki cinler, eğer insanlar ise, o halde Mekkeli müşrikler kendilerinin Allah’ın oğulları olduğunu iddia etmiş olurlar. Oysa hiçbir tarihi kaynak, ister İslamî ister İslam dışı, Mekke müşriklerinde böyle bir iddia olmadığını bize belgelerle gösteriyor. Onların tevhide muhalif fikirleri Kur’anda çokça işlendiğine göre böyle bir iddia Kur’anda kendine çok fazla yer bulurdu. Oysa hiç bir bahis yoktur. Kur’anda açıkça bildirildiği üzere Allah’ın oğlu ve sevgilileri olması iddiasında olanlar, Yahudi ve Hıristiyanlardır.[1] Bu iddiaları defalarca Kur’anda işlenmiştir. Bu da gösterir ki müşriklerin böyle bir iddiaları yoktur ve o âyetteki cin ifadesi, insanlar olarak anlaşılamaz. Müşriklerde böyle bir algı olmadığının diğer delili ise, kendilerinin anladığı manada bir şefaat var olmadığını, onların taptıkları şeylerin ateşte yanacağı cevabını aldıkları zaman “ O halde, Hristiyanların taptığı İsa da ateşte yanacak ” demeleri ve bunun üzerine o konuda âyet gelmesidir. Hz. İsa’nın (AS) kendisinin istememesine rağmen ümmeti arasında böyle bir algı oluştuğunun ve Onun Allah katında çok kıymetli ve şerefli bir konumu olduğunun âyetlerde vurgulanmasıdır. Âl-i İmran suresinde bu konuda yeterince âyetler bulunuyor.

Dil mantığı gereği, bir nesne kazandığı ekstra özelliklerle isimlendirileceği zaman o özellik bilinen bir özellik olmalıdır. Ta ki zihinlerde karşılığı olsun. Zayıf birisinin çok kilo alıp heybetli ve güçlü bir hale gelmesi üzerine ona “ aslan ” denilse fakat dilde aslan diye bir kavram ve nesne olmasa sıfatlandırma havada kalır ve manasız olur. Bu açıdan nesne ve kişiler çeşitli yönlerden başka canlı veya cansızlara benzetilebilirler. Dil açısından bu, zenginlik ve zeka kıvraklığı verir. Bu noktada Kur’an, “ İnsanlardan ve cinlerden şeytanlar var[2] dediğinde, şeytaniyeti bir sıfat yapıyor. Bu sıfatı taşıyan insan ve cinlerin şeytana aynalık yaptığını ve şeytanlaşmış olduğunu bildiriyor. Şimdi Kur’an eğer, bu âyetteki ve başka âyetlerdeki cin tabirlerini insan manasında kullandıysa cümle “ insanlardan ve insanlardan şeytanlar vardır ” gibi abes bir hal alır. Ki Kur’an bundan münezzehtir. Diğer noktadan bakarsak, haydi insan önce cinleşir, sonra şeytanlaşır desek bu durumda ifade daha çetrefilli hal alır “ İnsanlardan doğrudan şeytanlaşanlar ve önce cinleşip sonra şeytanlaşanlar ” var demiş oluruz. Oysa cin kelimesi, cenin ( anne karnında olup gözle görülmeyen bebek ), cennet ( saklı bahçe ), cünnet ( savaşta kişiyi görünmez kılan kalkan ), cünun ( aklın saklanıp görülmez olması, delilik ) gibi gözle görülemeyen bir canlı ve nesne için kullanılan isimdir. Bu durumda insanın cinleşmesi, gözle görünmez hale gelmesi şeklinde bir benzetmeye varır. Bu ise, tutarsızdır. Gözle görünmeyen insan olamaz. Bu kadar tekellüfü te’villere girmenin ve âyetleri kendi anlayışına göre yontmanın manası nedir? Kur’anın bütününe bakılınca ve bir konu okuması yapılınca Kur’an bize yeterince bilgi veriyor:

Cinler, nâr-ı semûm[3] ( çok zehirli ateş ) denilen bir ateşten, mâric[4] denilen dumansız ateşten yaratılan mahlukattır. Rahman suresi, insanın hilkatini topraktan olarak ifade ettikten sonra cinlerin hilkatinin mâric’den olduğunu ifade eder ki, cinler de insanların bir çeşidi veya grubudur gibi yersiz bir iddia ve te’vile kalkışılmasın. Cinlerin ateşten yaratıldığının delili, cinlerden olduğu Allah tarafından bildirilen İblis’in[5]Beni ateşten, Âdem’i ise topraktan yarattın. Ben ondan daha hayırlıyım ” sözüdür.[6] Cinler kendi aralarında evlenip soy sahibi olurlar ve İblis’in neslinden olan cin grupları, insanlar için düşmandırlar.[7] Cinler, ihtizaz ( titreşim ) şeklinde hareket ederler.[8] Kendi içlerinden veya insanlardan onlara resuller gelmiştir.[9] Cinler, insanlara hakkı getirmezler; insanlar onlara hakkı götürür. Bu açıdan, onlara resuller insanlardan gitmiştir. Ankebut suresi ve Cin suresinde Hz. Musa’nın (AS) onların resulü ve Tevrat’ın da onların bir kitabı olduğu ifade edildiği gibi, Peygamberimiz’in de (AS) onların resulü ve Kur’anın da onların kitabı olduğu ifade edilmiştir.

Hz. Âdem’e (AS) secde hadisesinden bahsedilen kıssada belirtildiği üzere cinlerin, insanlardan önce yaratıldıkları, hayır ve şerre açık potansiyelleri olduğu, yeryüzünde kan döküp fesad çıkardıkları, insanların onlardan potansiyel olarak daha üstün olduğu, Allah’a halifelik makamına insanların ilim ve hikmetle daha layık ve müstehak olduğu vurgulanır.[10] Hz. Davud ve Hz. Süleyman ( Aleyhimesselam ) kıssalarında anlatıldığı üzere hilafet-i İlahiyeyi insanların elde ettiği hatta cinleri, cinlerin güçlüleri olan ifritleri ve şeytanları dahi Hz. Süleyman’ın (AS) Allah’ın izniyle idare ettiği ifade edilir.[11] İlahiyatçı kardeşimizin dediği gibi, İfrit Belkıs’ın tahtını getiremem, demiyor. Âyette aynen şöyle diyor: “ Cinlerden ifrit: “Sen daha makamından kalkmadan, ben onu sana getirebilirim, ben gerçekten buna karşı kesin olarak güvenilir bir güce sahibim” dedi ” diyor.[12] Oysa Hz. Süleyman’ın (AS) ümmetinden ve kitaptan ilmi olan bir zât, keramet eseri olarak göz açıp kapayıncaya kadar bir süre zarfında Belkıs’ın tahtını, Hz. Süleyman’ın (AS) yanına naklediyor. O da, bu nimeti, fazl-ı İlahi olarak görüp şükrediyor. Bu sayede bir evliya ve âlimin, cinlerin en güçlülerinden daha ileri bir seviyede olduğunu, insanların onlardan daha üstün ve hilafete daha layık olduğunu ifade ediyor. Evet İlahiyatçı kardeşimizin dediği gibi cinlerin, Hz. Süleyman’ın (AS) vefatını fark etmemeleri doğrudur. Bunu o değil, Kur’an açıkça ifade eder. Fakat binlerce medyum ve falcının kendilerine gelen kişilerin geçmişleri, yakınları, yaşadıkları yerler hakkında sağlıklı ve doğru bilgiler verip buna mukabil geleceğe dair tahminî ve yanlış bilgiler vermeleri gösterir ki, cinler aynen bizler gibi fakat daha hızlı ve kapsamlı şekilde yaşanmış şeyler hakkında bilgi sahibi olabiliyorlar. Fakat bir gayb olan gelecek hakkında bilgileri bizim gibi tahmin tarzındadır.

Cinler ve melekler gibi mahlukatın yaratılış kanunlarını bilmememiz onların nelerle beslendikleri ve nasıl çoğaldıkları hakkında bizi sınırlandırsa da yaratılış âlemini dikkatle okuduğumuz ve incelediğimizde bazı çıkarımlar yapabiliriz. İnsan ve yeryüzündeki bütün canlılar, topraktan yaratıldıkları ve topraktan yapılmış nesnelerle beslendikleri gibi; nurdan yaratılan meleklerin de ilim ve hikmet, zikir ve şükür, güzel ve hoş koku gibi nurlu, yarı-maddi yarı-manevi veya tam manevi şeylerle beslenmelerine Kur’an ve kâinat işaret ediyor. Bu manada cinlerin de dumansız ateşten yaratılmaları gösterir ki, onlar da sıcaklıktan, serinlikten, karanlıktan, iyilik veya kötülüklerine göre güzel veya kötü sözden, kokudan ve saire beslenmeleri için bir engel bulunmamakta… Bu tespit cinler için makul ve makbul bir istihraçtır. Hadis-i şeriflerdeki ifadelere de uygundur. Mesela cinler, tezek ve kemikten koku yönünden beslenirler; yoksa tezek ve kemik yemezler. O hadisi, bu şekilde anlayabiliriz. Tıpkı meleklerin ve melekleşen insan ruhunun güzel kokudan çok haz ve lezzet alması gibi…

Cinlerin çoğalmaları konusuna gelince, kalp ve ruh gözleri açık yüz binlerce evliyanın[13] açıkça bildirdiği ve işaret ettiği tarzda bakarak, “ Akşam ve sabah Huvallahullezi ve sonrasını okuyan için 70.000 melek yaratılır; akşamdan sabaha, sabahtan akşama onun için istiğfar ederler[14] tarzındaki hadislerin beyan ettiği yoldan giderek En’am suresindeki istiksar âyetini baz alırsak diyebiliriz ki:

Kur’anın kelimelerinden, hayırlardan, sevaplardan ve çeşitli nurlu şeylerden Allah melek yaratır. Bununla beraber şerli, karanlık, şüpheli, bulanık söz, fikir, fiil, koku vs. şeylerden Allah cin veya şeytan yaratır. Cinlerin insanlara musallat olması, onları boş boş konuşturması cinlerin bir çoğalma yoludur. Bu yüzden hadis der: “ ‘ Allah’a ve Ahiret gününe iman eden ya hayır söylesin ya da sussun.[15]

Bir insana cinlerin bulaştığının belirtileri o kişideki gerginlik, olumsuz tavır, karanlık duygular, dengesiz düşünceler ve kendini aklama için sergilenen çok güçlü savunma mekanizmalarıdır. Bazı kişilerde görülen yersiz ve dengesiz öfke patlamaları, diğer kişilerde görülen aşırı cinsel isteğin de temelinde cinlerin insanları etkilemeleri vardır. Fakat tevhid hakikati gereği, cinlerin insanlar üzerinde kendi başlarına bir irade ve hâkimiyetleri bulunmamaktadır. Her şey gibi cinler de Allah’ın onlara tayin ettiği kanunlar ve kurallar dahilinde hareket edebilmektedirler. Aksi takdirde şeytanın verdiği vesvese ve şüpheler çok çok az kişi dışında kimsede iman bırakmazdı. Demek İblis dahi, aynen melekler ve insanlar gibi, tevhid hakikatinin esiridir. Yalnızca imtihan hakikatinin tahakkuku için göreceli bir serbestiyeti vardır. Onun yanlış tercihleri kendisinin ve ona tabi olanların Ahiretini Cehennem’e çevirir; fakat onun şerrinden Allah’a sığınanların ebedî hayatlarının kalitesinin artmasına hizmet eder.

İlahiyatçı kardeşimizin diğer iddialarına sizler de cevap verebilirsiniz.

[1] Maide suresi, 18

[2] En’am suresi, 112.

[3] Hicr suresi, 27.

[4] Rahman suresi, 15.

[5] Kahf suresi, 50.

[6] Sad suresi, 76 ve diğer yerler.

[7] Kehf suresi, 50.

[8] Neml sûresi, 10. Bu âyetteki “ cânn ” tabirini mealciler, genel olarak büyük yılan diye ele almışlar. Oysa cânn, cinler olarak da algılanabilir veya cinlerin büyük yılan olarak da temessül ettiğine işarettir. Bu durumda âyetteki “ Ve elkı asâke, fe lemmâ raâhâ tehtezzu ke ennehâ cânnun ” ifadesi şöyle anlaşılır: “ Asanı at! Sonra gördü ki asâsı, cinler gibi ihtizaz ediyor, titreşiyor. ” Cinlerle temas eden herkesin tecrübe ettiği üzere cinler, titreşim tarzında insanlarla temas kuruyorlar. Şerli olmalarına göre sıcak bir titreşim; imanlı olmalarına göre ise, serin bir titreşimle geliyorlar. Titreşen bir vücudları vardır, diyebiliriz.

[9] En’am suresi, 130.

[10] Bakara suresi, 30-34.

[11] Neml sûresi ve Sebe Suresi detaylıca bu hakikatleri tasvir ve o yaşananları hikâye eder.

[12] Neml sûresi, 39.

[13] Bu konuda söz sahibi olan evliyadan 4 tanesi son asırlarda yaşayan Seydişehirli Hacı Abdullah Efendi, Kafkas kartalı Şeyh Şâmil,  Ladikli Ahmed Ağa ve Üstad Bediüzzaman Said Nursi… Hatta Ladikli Ahmed Ağa kendisi Kur’an okumayı bilmezdi. Torunu Zekeriya yanında Kur’an okurken bir yeri yanlış okuduğunda “ Sen orayı yanlış okudun ” der. Torunu “ Dede, sen Kur’an okumayı bilmiyorsun ki! ” diye itiraz edince “ Evladım. Her okuduğun kelimeden melek yaratıldığını görüyordum. Son okuduğun kelimeden yaratılmadı. Oradan anladım ki yanlış okumuşsun. ” ( Kırk Kandil Yayınları, Ladikli Ahmed Ağa ) Demek ki ümmet-i Muhammed’in (ASM) asırlardır “ Anlamadan okudukları Kur’anlar, birer zikir sayılan Kur’an kelimeleri kâinatı meleklerle dolduruyor ve insanlık dünyasında hayrı yayıyor. ” Anlamadan okumanın ne faydası var diyerek Kur’an’ı vird ve zikir edinenleri eleştiren kardeşlerimiz bu konuyu derinliğine tekrar düşünmeliler diyebiliriz.

[14] Tirmizî, Fedâilü`l-Kur`ân 22, Mevakıt 65; Müsned, 5/26.

[15] Buhârî, Nikâh 80, Edeb 31, 85, Rikâk 23; Müslim, Îmân 74, 75, 77

Sende yorum yazabilirsin