İncecik Dallarda Yükselen Fabrika

Yüzer tezgâhları, fabrikaları incecik dallarında taşıyor gibi; hayretnüma yaprakları, çiçekleri, meyveleri dokuyor, süslendiriyor, pişiriyor, bizlere uzatıyor. Halbuki çam ve katran gibi muhteşem ağaçlar, kuru bir taşta tezgâhını atmış, çalışıp duruyorlar.

Asa-yı Musa
Tabiat aslında kör bir tesadüf değil, bir sanat eseri ve ilahi bir fabrikadır, meyve ağaçları sıradan değil, yüzer tezgâh ve “fabrikalardır. Bir fabrikada tonlarca ağırlıktaki makineler beton zeminlere kurulur. Oysa bir ağaçta; meyveyi yapan, çiçeği dokuyan ve yaprağı besleyen sistemler, rüzgarda sallanan incecik dalların üzerinde taşınır. Bu, mühendislik açısından bir hayret makamıdır.

Ağacın faaliyetleri bir tekstil ve mutfak atölyesine benzer. Yaprakların ve çiçeklerin o hassas dokusu, bir tezgâhta işlenir gibi ilmek ilmek var edilir. Meyvelerin renkleri ve çiçeklerin estetiği, sanatkârane bir tasarımın sonucudur. Topraktan alınan acı su ve güneşten gelen enerji, ağacın içinde “pişirilerek” tatlı, vitaminli ve yenilebilir bir meyveye dönüştürülür.

Hiçbir malzemenin olmadığı, kuru bir kayanın üzerinde devasa bir çam ağacının boy atması ve hayatiyetini sürdürmesi; o ağacın kendi gücüyle değil, arkasındaki sonsuz bir kudretin sevkiyle hareket ettiğini gösterir.

Şuursuz, akılsız ve cansız bir odun parçası; nasıl olur da dünyanın en lezzetli meyvelerini ve en hassas yaprakları üretebilir? Ağaç bir makinedir, ancak bu makinenin ustası tabiat değil, her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten bir Sâni’dir.

Düşünün ki ağacın kökleri toprağın altında karanlık, kokusuz ve tatsız bir çamurla temas halindedir. Ancak o incecik dalların ucundan çıkan sonuç; elmanın rayihası, üzümün şekerli suyu veya portakalın ferahlatıcı tadıdır.

Kuru bir odun parçası şeker yapmayı bilmez, toprakta tat yoktur. Öyleyse o tatlar, ağacın kendi hüneri değil; arkasındaki bir Mün’im-i Hakiki’nin yani Asıl Nimet Verenin bir hediyesidir.

Meyvelerin tatları sadece rastgele şekerli su değildir. Her birinin tadı, insan duyularına ve vücut ihtiyacına göre özel olarak ayarlanmıştır. Yazın serinletici karpuzun tadı ve su oranı ile kışın vitamin deposu olan turunçgillerin ekşiliği ve aroması, bir planın parçasıdır. Dillerimize göre ayarlanmış bu lezzetler, Mün’im-i Hakikinin bizi “tanıdığını” ve bize “ikram ettiğini” gösterir.

Meyve ilk oluştuğunda acı, sert ve hamdır. Güneşin ısısı ve ağacın içindeki biyokimyasal süreçlerle o meyve yavaş yavaş olgunlaşır, güneş bir ocak, hava bir yelpaze, ağaç ise bir tenceredir. Bu tencerede pişirilen meyvelerin tadı, doğrudan doğruya ilahi bir kudretin mutfağından çıktığını ilan eder.

Meyvelerin her birinin kendine has tadı, kokusu ve rengi olması; kör bir kuvvetin işi olamaz. Her meyve, kendi lisanıyla “Ben tesadüf değilim, beni yapan zat senin damak tadını biliyor ve sana merhamet ediyor” der.

Çetin Kılıç

Sende yorum yazabilirsin