İnsanın Aleyhinde Olan Nefis, Şeytan Ve İnsan Şeytanları

İnsan bu üç düşmanın aleyhinde, akıl mantık ve manevi duygularını kullanabilirse kurtulma ümidi artar.

Konunun Arka planına Dair Bir Önsöz

Bediuzzaman Muhakemat’ında “fehim ifhamdan esheldir” diye ifade eder. Yani anlamak, anlaşılır bir tarz ile anlatmaktan kolaydır. Diğer taraftan zaman dehşetli, hayrın ve şerrin karmakarışık bir hale geldiği, hatta yer değiştirdiği yaşadığımız zemin kaygan, meşguliyetlerin artması nedeniyle zaman hızlıdır. Böyle bir zeminde anlayabildiklerimizi anlatabilmek, zamana karşı yarışan bizler için, yaşadığımız zamanı ve ömrü bereketlendirebilecek en önemli yöntem olarak karşımıza çıkıyor. Manevi istidadı Risale-i Nur gibi harikulade ilmi anlamak ve anlatmak gibi zor fakat bu zamanda te’sirli bir yolu tercih etsek çok mühim metodu tercih etmiş oluruz. Yok o yolu tercih etmesek bir sufî gibi yaşamayı tercih edersek, Nurlardan anladıklarımızın kaçta kaçını anlayıp anlatabilirdik?

Anlayabildiklerimizi mümkün mertebe anlaşılır bir tarz ile beyan etmek, şefkatin zorunlu bir gereği olarak karşımıza çıkıyor. Bir zaman bir ders ortamında Resûlü Ekrem (s.a.v.)’in bir sefer dönüşünde söylediği “Küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz” mealindeki sözünü “Nefisle cihad herşeyden önemlidir” tarzında yorumlayan bir arkadaşa, “Eğer bizden öncekiler de senin gibi düşünselerdi, bu gün sen önemsediğin o büyük cihadını yapamıyor olacaktın!” diyerek karşı çıkmıştım. Eğer bu gün bizler burada imanî gerçekleri müzakere edebiliyorsak, bu durum bizden öncekilerin bizlerin imanının derdine düşerek, çoğu zaman kendi manevî makam ve mevkilerine, bizlerin maneviyatını önceleyerek yaşadıkları içindir.

İnsanın zaman içerisindeki sosyal hayatına istikamet vermek için ifrat ile tefrit arasında gidip kurtulma yolunu tercih etmiş olmuş olurduk.

Zamanın kelam uleması, yalnız akıl yoluyla giden islam felsefecilerine karşı İmam-ı Gazalî, akla bir derece uzak duran tasavvufun tefritine yanaşarak cevap vermiştir. Aklı neredeyse terk eder bir hale gelen zamanının ehl-i İslamının zıddına aklı öne çıkan, Eski Said’e karşılık, bencilliğin her boyutunun toplumları ifrat derecesinde sardığı içerisinde yaşadığımız çağın bir düşünürü olarak da Bediuzzaman, nefisten ve enaniyetten uzak kalma derecesinde olan bir düşünce ile çağının dertlerini dengelemeye çalışmıştır. Bu sözüm “Said Nursi nefsi ve enaniyeti reddeder bir tutum ve düşünce ile hareket etmişti” tarzında anlaşılmamalıdır. Resûlü Ekrem (s.a.v.)’in Ashabına hitaben söylediği, içerisinde yaşadığmız zamana da göndermeler yapan “Sizler öyle bir zamanda yaşıyorsunuz ki, emredilenin onda birini terk eden helâk olur. Ancak öyle bir zaman gelecek ki, emredilenin onda birini yapan kurtulacak”[1] mealindeki sözünü, “emirleri terk etmeye, günahlara dalmaya ruhsat var” tarzında anlamak tutarsızlığına karşılık, “İçerisinde yaşadığımız zeminin kayganlığını dikkate alan merhametli Resûl, yakasını günahlardan kurtaramayan ahirzaman mü’minleri olarak bizi ümitsizliğe düşmememiz için bize müjde vermiştir, istiğfar etmeye devam etmeli” şeklinde anlamak dengeli bir yaklaşım ifadesi olduğu gibi, ifadelerim nefsi, enaniyeti ve aklı mutlaklaştırmak olarak alınmamalı, bir denge çağrısı olarak anlaşılmalıdır.

Bu nedenlerle, Risale-i Nûr’un nefsi tokatlayan ve enaniyeti törpüleyen genel uslubunun içerisinde gizlenen, nefse ve enaniyete, akla muhteşem göndermeler yapan kimselerin ifadelerinin manalarını açığa çıkarılmaya ihtiyaç vardır. Çünkü, bir taraftan Risalenin genel uslubundan etkilenerek ahirzaman şartlarının mü’minlerinden selefî bir hayat tarzı bekleyen bir kısım yaklaşımlar ta’dil edilmeye muhtaçtır. Diğer taraftan “iktisad, kanaat ve tevazu”yu mantıki olarak beyan ederken “israfın, bencilliğin, kanaatsizliğin” fiilî mikdarını sergileyen zihinleri ise, nefsi, aklı ve enaniyeti değişik bir tarz ile anlamaya kapı açarak, içerisine düştükleri çelişik düşünceden, mu’tedil bir hayata davet etmek gerekiyor. Risale-i Nur yoluyla İnşallah Rabbi Rahîmimin yardımıyla amaca vuslat mümkün ve kolay olur ümidindeyiz…

Kötülenen, Nefis, şeytan ve insan şeytanlarından kurtulma çareleri:

Hemen tüm düşünce tarihi boyunca, insanın mahiyetinde yerleştirilmiş olan özellikler binlerce yıl iki temel kategori altında ele alınmış, bir taraf o yolda yürünürken, diğer tarafa savaş açılmıştır. Felsefe takipçileri tarafından akıl neredeyse ulûhiyete yakışır bir makama yükseltilmiş, buna karşılık imân ve tasdik, bu düşünürler arasında hakettiği yeri bulamamıştır. Tasavvufî çizgiyi merkeze alan İslam düşünürlerinin aleminde ise, insanın melekî yönü yüceltilirken, hayvani yönü aşağılanmış, akla şüpheyle bakılmış, benlik duygusu ise hepten reddedilmiştir. Gerçi bu tavrın anlaşılır bir tarafı bulunmaktadır. Çünkü, insanı felakete sürükleyen sebeplerin arkasında genellikle nefis şeytan ve enaniyet ve iki ayaklı şeytanlar vardır. İçerisinde yaşadığımız şu ahirzaman şartlarının, bencilliğin, nefsâniliğin ve dalaletin her nevinin toplumları sardığı, kişileri sarhoş ettiği bu felaket zemininin oluşumunda nefis-ene-şeytan üçlüsünün payı reddedilmez bir gerçektir.

Nefis insanda çok erken bir dönemde gelişmiş gösterilir. Neredeyse insanın varoluşuyla, nefes almaya başlamasıyla birlikte açığa çıkar. Yine insandaki en temel, ve insanı iten  faydalanmanın ve lezzetçiliğin kaynağı ve muhatabıdır bu unsurlar. Öyle ki, nefis faydalanmanın olmadığı, lezzetin bulunmadığı manalara karşı tümüne iligisizdir. Temel yönlendiricileri nefis olan hayvanların yaşamsal merkezleri, hayvani hayattan faydalanma ve lezzettir. Yaşantılarının merkezinde faydalanmanın ve lezzetin bulunduğu insanların da hayvanlardan farklı bir düzlemde olmadıkları görülmektedir. Çünkü, çok ayrılması imkȃnsız  olan bu iki duygu bir varlığın iç âleminde hakim duruma geçtikleri zaman, diğer özelliklerin ve insana istikamet veren tümünü bastıracak kadar etkili olabilmektedirler. Bu etkinin arkasında duyguların varoluşu açıdan, fikirlerden daha derin etkinlikte yaratılmaları yatmaktadır. Bu durumu tersinden izah etmek mümkündür. Duyguların akıldan uzak kalma sayısı, tekrar sayısı çarpı işleyen sürecin aklın kavrama sürecine oranı kadar kuvvetli olduğu gerçeği karşımıza çıkacaktır. Böylesine güçlü bir arzu ile yoğrularak yaratılan duyguların, kendisine oranla kat be kat zayıf kalan aklı defalarca mağlup etmesi kaçınılmaz bir sonuçtur. İşte bu nedenle, hazır lezzetlere aşk derecesinde duygularla bağlı olan nefis, kendisinde var olan duygular kadar güçlü bir donanıma sahip vicdan ile ve şuura hitap eden vahyin prensipleriyle dizginlenmez ise, insan yaşantısını koşar adım bataklığa sevkedecektir.[2]

İnsanın gelişiminde kritik dönemeçlerden birini oluşturan, lezzetçilik ve faydalanmadan sonra en erken dönemde açığa çıkan benlik duygusunun öncelikli tavrı, etken olduğunu his etmesi bir zeminde, ciddi bir sahiplenmedir. Sahiplenmek, asla ve öze yönelik bir bağımlılık duygusunun neticesidir. Kendi varlığını, kendisine bağlı gibi görünen herşeyin aslı olarak kabüllendiği için de öncelikle kendisine sevdalıdır. O kadar yoğun bir sahiplenme arzusuna sahiptir ki, temsil ettiği bütün yapının çelişkilere düşmesine aldırmadan sahiplenmeye devam eder. Zaten kendini temsil ettiği bütün yapının aslı olarak gördüğü içindir ki, bir çelişki hissetmeden sahiplenmesine devam eder. Sahiplenebileceği alan dışındaki değerlerin kime ve niçin verildiği ile ilgilenmezken, kendi tasarruf bölgesine kimsenin yaklaşmasına müsade etmez. Kainat onun sahiplenebileceği bir alan değildir. Bu nedenle kainatın bir yaratıcısı olduğu düşüncesine karşı çıkmaz. Ancak kainatın içerisinde olması nedeniyle, kainatın Yaratıcısına ait olduğu şüphe götürmez bir nesneyi, şüphe duygusuna aldırmadan sahiplenebilir.

Sahiplenmek ilk bakışta basit bir eylem gibi görünse bile, bir inanışa dönüştüğü zaman insanın mahiyetinde meydana getireceği tahribat tasavvur ötesidir. Ben fikrinin merkezde olduğu bir insanın, benliğin vahiyle çelişmemesi mümkün değildir. İlahî vahiy ise insanın merkeze taşınabilmesinin, kendisini merkeze koymamasıyla mümkün olduğunun altını çizmektedir. İktidarı elinin ulaşabildiği alanlarla sınırlı olan, bu iktidarın dahi gerçek sahibi olamayan bir noktanın kendiliğinden merkeze oturarak, kalbin, vicdanın, nefsin, duyguların hayal ötelerine uzanan ihtiyaçlarını yerine getirebilmesi, insanın varlığının her yönünden fışkırarak kendi özünde buluşan bekâ talebini karşılayabilmesi mümkün değildir.[3]İnsanın, böyle bir benliğin etkisiyle çelişkilere düşmesi, acz ve ihtiyaçlar ikileminde kalarak, ihtiyacı olan iktidarı kolay bir yol olan tahrip ve zulümde araması, bu sürecin beklenen sonucudur. Şu içerisinde yaşadığımız felaket zeminin arkaplanıda, varlığını mutlak bir kudrete dayandırmayan benliğin, sönük iktidarını tehdit eden herşeyi kendine düşman edinerek kapıldığı derin düşüncelerin, huzursuzluğunu besleyen ihtiyaç-acz ikileminin neticesinde içerisine düştüğü demogoginin ciddi bir payı vardır.[4]

Neticeye yine Üstadın makbul sösleri ile ulaşmaya  gayret edelim İman şüphe götürmez bir hakikattır. “İman amelsiz kabul olmadığı gibi, amel de imansız kabul olmaz.” Bu sebepten okuduğum anladığım yeter demeden Risale-i Nurları okumaya gayret etmeliyiz .

Abdülkadir Haktanır

www.NurNet.org

Sende yorum yazabilirsin